KIBRIS HAREKÂTI VESİLESİYLE İŞBİRLİKÇİLİĞİN TARİHÎ SEYRİ
Alâaddin Bâki AYTEMİZ
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 50. yılı… Hadiseler değerlendirilirken, ister istemez işbirlikçiliğin-işbirlikçilerin sefaleti de sergilenmek zorunda kalınıyor… Zira her millî mücadelede olduğu gibi Kıbrıs davası da işbirlikçilerin temayüz ederek gözönüne çıkmalarına da vesile oluyor.
Biz Kıbrıs’ta yaşanan katliamlara mani olmak üzere harekete geçmeyi plânlarken, Amerika’nın Başkanı Johnson’un, “bizim verdiğimiz silâhlarla bunu yapamazsınız, ola ki yaptınız sonuçlarına da katlanırsınız!” diyerek Akdeniz’deki 6. Filo ile bizi vurmakla tehdit eden mektubu (1964); o güne kadar ABD’ye tam da Üstad Necip Fazıl’ın eleştirdiği şekilde, “budala âşık” hayranlığı ile bakan ve Amerika’nın bizi en adi şekilde aşağılamasına yol açan işbirlikçiliğin sefaletini ortaya koyarak ABD’nin gerçek yüzünün görülmesinde önemli bir eşiğin aşılmasına vesile oldu. Amerika’dan böyle bir tepki beklemeyenler ne yapacaklarını şaşırdı. (Zannedilenin aksine, İsmet İnönü’nün, “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de bu dünyada yerini bulur” sözü bu mektuba cevap değildir. Bu ifade, başka bir vesileyle, 5 Haziran 1964 tarihli mezkûr mektuptan iki ay önce, İnönü’nün 16 Nisan 1964 tarihinde Times dergisinde yayınlanan röportjında geçmiştir.)
Tabandan gelen tepkiler tavanda da aksini bulmaya başladı. 1965’de iktidara gelen “Morrison” Süleyman Demirel, Türkiye’de demir, çelik, bakır vs fabrikalarının kurulumunda Amerika’yı aşarak Sovyetlerle iş yapmaya başladık…
Bu tip hamleler zahirde bir bağımsızlık gibi görünse de biz bunu takdir etmekle birlikte esas bağımsızlığı maddede değil de ruhta, fikirde arayanlardanız. Yoksa Demirel’in o günün şartlarında yaptıkları, bugün AKP’nin yaptıklarına nisbetle, şartlar itibariyle ve keyfiyet olarak çok daha ileri ve çok daha bağımsızlıkçıdır ama mesele ruh ve fikir olması hasebiyle, Demirel Amerika’nın en sağlam adamlarından biri olarak kalmaya devam edecektir. Bu, AKP’nin madde plânında Demirel’den geri kalsa da ruh ve fikir plânında ileride olduğu mânâsına gelmeyeceği gibi AKP’nin ruh ve fikir dairemiz içerisinde temayüz etmiş olması da bu mânâya gelmez. Bilakis AKP, ruh ve fikir dünyamıza lehtar görünme tabelası altında, mukaddes mânâların içini boşaltarak, İslâm’a en düşman olanın vereceği zarardan daha fazla zararlı olmaktadır. Bağımsızlık serüvenimizde de rolü bu olmuştur.
Kıbrıs Harekâtı’nı da Yunanistan’ın iç karışıklıklarından dolayı ortaya çıkan durumu ABD ve İngiltere’nin tasvip etmemesi sayesinde yapabildik. Son olarak, AKP iktidarı Kıbrıs’ta hemen hemen her şeyi verecekken, bu çerçevede hazırlanmış BM’nin Annan Plânı’na “evet” demeye adadakilerin ekseriyetini de ikna etmiş ve neticede yapılan referandumda “evet” çıkmışken (Çoğunluk ikna edilince -Batı tipi demokrasi gereği- en büyük yanlış bile haklı kabul edilebiliyor ya… Kıbrıs’ı Rum eliyle Batı’ya tamamen teslim etmek üzere hazırlanmış Annan Plânı’na “evet” demenin ne kadar güzel bir şey olduğunu kabullenmiş AKP yönlendirmeli Kıbrıs’lı mankurtların, “Yes be annem!” pankartları ile yaptıkları, “çağdaş Batı’nın insancıl kollarına kendimiz teslim edelim”, “verelim kurtulalım” temalı mitingleri unutmak mümkün mü?), Rum kesiminin, kendilerine teklif edilen “hemen hemen her şeye” razı olmayarak, kendi millî davalarından taviz vermemek adına, “her şeyi istisnasız ve zamana bırakmadan tamamen” istemeleri sebebiyle, yapılan referandumda plânı reddetmeleri üzerine Kıbrıs’ı veremedik, elimizde kaldı…
Bugün hâlâ bu topraklarda yaşamaya devam edebiliyorsak, bu topraklarda yaşamamıza dair gerçek bedelleri kimler ödemiş, onu da bilmek gerekir; yoksa bu toprakların elimizden gitmesi mukadder. Türkiye’yi AB’ne üye yapmaya çalışanlar, NATO’da kalmakta ısrar edenler, NATO’nun belkemiği olmaktan bahsedenler…
Bazıları, kimi şahıslarda vehmettiklerini, olmasını istediklerini dile getirerek, “Batı’ya karşı açıktan bir şey yapamazlar ama gizliden yapıyorlar?” diyor… Biz de bazı durumlarda açıktan bir şey yapılamayacağını kabul ediyoruz; ama… Bir şey o şeyin muhatabı ile yapılır; iş işe, iş de adama bağlıdır. Yani, bir iş, işin adamına havale edilmiyorsa, o işi yapma niyetinden bahsetmek sahtekârlık olacaktır. Kumandan, “bu iş bizsiz olmaz!” diyerek kapıyı açtığı hâlde, Kumandan’ı katlederek nerede durduklarını o kadar açık gösterdiler ki…
İşgâl altındaki İstanbul’da esaret şartları içindeki Vahdettin Han’ın resmiyetteki İngilizlere tabi görüntüsüne mukabil gerçek niyet ve politikasını, nasıl Anadolu’da bir Millî Mücadele örgütlenmesinin yolunu açması ve Efendi Hazretleri’ni çağırarak, Anadolu’daki mücadeleye destek verilmesini istemesiyle biliyorsak, bunların kim olduğunu da, günümüzde bu organizasyonu yapabilecek mihrakı suikaste hedef kılmalarıyla biliyoruz. Vahdettin, kendi tahtına malolması pahasına, vatanı kurtarmak için tahtından olmayı göze alarak cumhuriyetçilerin yolunu açandır. Samimiyet işte burada kendini gösterir.
Hangi mevzuda olursa olsun, müsbet bir oluştan bahsedebilmek için öncelikle samimiyet şartının ifası gerekir. Bununla birlikte, eşya ve hadiseyi, madde plânındaki bir anlık kemmiyet görüntülerine göre değil de ruh ve fikir plânındaki keyfiyetlerine göre değerlendirip kıymet hükümlerini buna göre vermeyi öğrendiğimizde, tam bağımsızlıkçılığın da ne olduğunu göreceğimiz gibi kurtarıcı gibi ortada dolaşan nicelerinin de gerçek kimlikleri ortaya çıkacaktır… Madde plânın yapılanlar veya yapılamayanlar değil, ruh ve fikir plânında yapılamayanlardır ki bu günkü halimizin sebebidir. Ruh ve fikir plânının hakkının verilmesi gerektiği anlaşılmadan, boynumuzdaki esaret zincirinden kurtulmamız da mümkün olmayacaktır.










