HAZRET-İ ÂDEM’İN ROMANI

Selim Gürselgil

Yıllardır hep kafamda olan bir şey, Hazret-i Âdem’in (ve çocuklarının) romanını yazmak; yahut senaryolaştırmak. Bununla ilgili ne bulursam okuyorum: Semavî dinlerin ve onların izinde gelişen tefsirlerin, tasavvufların anlattıkları; eski kavimlerin ilk insana dair efsaneleri, çağdaş ilmin bu konudaki verileri, hipotezleri, ne bulursam…

Bunlar arasında tam bir bütünlüğe ve açıklığa varabilmiş değilim. Hazret-i Âdem dünyaya nasıl geldi? Bunu bilmiyoruz. Cenneti, ebediyeti, sonsuzluğu nasıl hatırladı? Hazret-i Havva’yı nasıl tanıdı? Hepimizin yaşadığı hayat tecrübelerine benzer yönleri olduğu gibi, onlardan üstün, Peygamberlere mahsus yönleri de olmalı. İlk defa konuşmaya nasıl başladı? Cenneti, ebediyeti, sonsuzluğu nasıl hatırladı? Dünyaya geldiğinde cennete mahsus hayatını, yaratılışı, Havva’yı, şeytanı hatırlamadığını varsayıyorum. Tüm insanlar gibi. Hepimiz unutuşla dünyaya geliriz. Ve “öğrendiklerimiz hatırladıklarımızdır.”

Onun çağında, dıştan bakınca insanı andıran veya andırmayan bir çok hayvanlar olmalı. Bunlar arasında hiç şüphesiz bir hayat mücadelesi vermiştir. Tabiatın çeşitli kuvvetlerini kendine boyun eğdirmenin, boyun eğdiremediklerinden kaçınmanın hünerini adım adım geliştirmiştir. Diğer hayvanların bazı hünerlerini, ilkel aletlerini bir bir incelemiş ve bunun üzerine hiçbir hayvanda olmayan bir “el” marifetiyle onlardan daha iyisini yapmış olmalı.

İlk gıdasını kimden, ne yoldan almıştır? Belki daha önemlisi, çevresinde konuşabileceği, lisan denen mucizeyi bilen, anlayan hiç kimse yoktu. Lisan, sadece onun içinde, ruhunda vardı. Ama bu ruhundan gelen kelimeleri söylemeye kalktığında, bunlar hiç kimse için hiçbir şey ifade etmiyordu. Belki kendisi bile mânâlarından, bir mânâları olduğundan kuşkuluydu. Bu yolda ilk yardımcısı, hiç şüphesiz Hz. Havva idi. Zira onu bir tek o anlıyordu. O’nun mânâlarından kuşkulandığı kelimeleri telaffuz ettiğinde bunların mânâlı sözler olduğunun yalnız Havva farkındaydı. O da ona ayak uydurup onun gibi konuşmaya başlayınca, o güne dek (milyonlarca yıl boyunca) yeryüzünde olan bitenden bambaşka bir hayat şekli ortaya çıkmış oldu. İlk lisan. İlk iki insan arasındaki belli belirsiz söz öbeklerinin ilk hizalanışı, ilk düzeni, ilk konuşma.

Hiç şüphesiz İlâhî bir şeydir ve başka türlü olamaz. Arıya nasıl bal yapma içgüdüsü verilmiş bir şeyse, hiçbir yerden öğrenilmemiş, deneme-yanılma yoluyla geliştirilmemişse, insan için lisan da verilmiş bir şeydir; başka türlü olamaz.

Ve bu ilk çiftten, bu İlâhî çiftten doğan ilk insanlar. İlk aile. İlk toplum. İlk kurallar. İlk suçlar, ilk cezalar. İlk din. Bunlar size de çok enteresan gelmiyor mu? Henüz bu kadar uzağa, 300 bin yıl geriye bakınca aydınlanmayan pek çok nokta var ama, aynı zamanda bizim mücadelemize benzeyen pek çok yönleri de var. Biz de insana benzeyen ve benzemeyen pek çok hayvanlık arasında ilk lisan tecrübelerini, ilk tohumun tabiatta tutunma ve hayatta var olma çabasını nefsimizde yaşatmıyor muyuz? Aramızda “ilk soy”u aramıyor muyuz?

Bir şey daha: İnsan olmanın ne demek olduğunu, insanlığa mahsus her şeyi, insanın hayvanla ortak olduğu yeme içme üreme vs yanında tamamen insana mahsus düşünme, rüya görme, ağlama, gülme, tümünü Hz. Âdem keşfetti ve ondan bugüne kadar da bu büyüklükte hiçbir şey keşfedilmedi.

    Bir Cevap Yazın

    Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

    Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

    Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

    Okumaya Devam Edin