MEKTUP YAZDIM KARADAN

Levent AKINCI

Arapçada bina etmek, icad ve ihdas etmek gibi mânâlara gelen inşâ, zamanla güzel şiir okumak veya güzel konuşmak ve yazma sanatı gibi mânâlarda da telâffuz edilir olmuş ve his ve fikirlerin en güzel üslûp, fesahat, hitâbet ve belağat kaidelerine göre ifade edilmesine dair bir de edebî ilim dalı zuhur etmiştir: “İlmü’l-inşâ”. Bir tür “mektup yazma sanatı” da diyebiliriz. Bu ilme göre hazırlanan metinlere de “münşeât” adı verilmiş. Osmanlı döneminde kadimden beri münşeât mecmuaları vardır, 19. Yüzyıl ortalarına gelindiğinde ise bilhassa kalemiyye, kâtipler, arzuhalciler ve mektepli talebeler için resmî ve sivil yazışmalardan emsal teşkil edebilecek örnekler çokça derlenerek, çeşitli mecmualarda matbaa ile neşredilmiştir. Çok sayıda kişi tarafından çok sayıda usûl-i kitabet ve inşâ mecmuaları telif edilmiştir. Mekteplerde ders de konulmuş bu konuda. Türk edebiyatındaki inşâ, Arap ve Fars edebiyatlarındaki gibi, bir dil bilimi terimi ve resmî yazışmaları konu edinen bir disiplin olmasının yanında bir tür kompozisyon tekniği ve güzel yazı yazma sanatı olarak da anlaşılmıştır. Yani ‘inşâ’, nesir yerine de kullanılmıştır. Ayrıca kelimelerin cümle içinde terkîb-i kelâm, yani söz dizimi kaidelerine göre sıralanmasını da ifade ediyor. Bu bağlamda daha hususî bir mânâda “inşâü’n-nesr” tabiri veya “tahrîren ifâde-i merâm etme fenni” gibi tarifleri de vardır. (*)

Bizde, bizzat, cihan harbinde bölük emini olarak muharip askerlik ve daha sonra da müderrislik yapmış olan büyük dededen kalma bir “Hâşiyeli İnşâ” mecmuası mevcut. İlgilenenler için diyeyim, bu kitap ve mecmualardan çeşitli koleksiyoncu ve sahaflarda veya tarihî kütüphanelerde bulmak mümkündür.

Mecmuada çeşitli makamlara yazılan arzuhal türlerinden tutun, tebrik, davetiye örneklerine ve resmî ve gayrı resmi mektuplaşmalara kadar, hemen her türlü yazışma ve arzuhal için örnekler verilmiş olup, bilhassa aile, akraba ve akranlar arasındaki yazışmalarla ilgili sayfaları ve önemli giriş cümlelerinin transkriptini yapıp paylaşmak istedim.

Bu örnekler, Osmanlıdaki nezâket, zerâfet, letâfet, muhabbet, edeb ve vefâ hakkında mühim bilgiler barındırıyor.

Ama şu ayrıntıları belirtmek gerekir; bu inşâ kitapları hangi dönemde derlenip yazılmış olursa olsun içindekiler ânlık, dönemlik değil evvelki yüzyılların birikimidir ve kadimden beri İslâmî Türk devlet ve toplumunda var olan bir kısım yazışma usûl ve kalıplarını göstermektedir. Ve bu örnek metinler ile halka modeller sunulmuş olsa da, bilhassa sivil mektuplaşmalardaki gördüğümüz hitap ve kalıplar yine uzun senelerden beri bu halkın gönlünden, dilinden, kaleminden çıkmakta olan sözler olup, daha bir çok çeşidi vardı.

İnsanlar gurbette, cephede, herhangi bir seferde iken, bir kız uzağa ere varınca, bir oğlan askere gidince, bir asker, bir ilim ehli veya bir memur tayin ile uzağa vazifeye gidince, bir hasta şehre varıp tedavi için hastaneye yatınca, ve daha bir çok “firâk” hâlinde sevdikleri ile mektuplaşıyor ve belki de bir daha dünya gözüyle hiç göremeyeceğini de düşünerek ailelerine en içten sözlerle yazıyor veya yazdırıyordu.

Girişi ayrı bir sanat, sonu ayrı bir sanat idi eski mektupların. Meselâ bazen mektup kenarına bir “beyit” yazılırdı. Toplumumuzda “mektup” ve “gurbet” lafzları bir çok şiir, türkü, ağıt ve mânide yer bulmuştur. Bu konuda ayrı bir yazı düşündüğüm için burada uzatmak istemedim. Şunu da hassaten nakledip geçeyim, bir de “mektup mânileri” vardır. Genellikle mektup bitince altına yazılırdı. Meselâ seksenlerde ben çocukken, ümmî olan babaannem, beş altı yıl evvel Bayburt’tan Kocaeli’ne taşınmış olan bir teyzemize -ki kuzeni olur-, mektup yazdırırdı bana. Bitince muhakkak bir de mâni söylerdi, bunu da sona yaz derdi. Onlardan birisi ve Müslüman Türk toplumundaki en yaygın ve benim için de en sevimli, en asil mektup mânisi şudur:

Mektup yazdım karadan
Dağlar kalksın aradan
Hasretleri kavuştur
Yeri göğü yaradan

Geçelim şimdi inşâ mecmuasındaki bazı mektup örneklerine. Görseller aşağıdadır.

– Evlatlar babalarına mektup yazarken mektubun girişinde bakalım nasıl hitap ederlermiş:

Hâk-i pây-i âlîlerine yüzüm ve gözüm sürdügümden sonra

Duâ-yı hayriyenizle sıhhat ve âfiyetteyim…

– Ve görelim babalar evlatlarına mektup yazarken nasıl başlıyormuş:

Nûr-ı âynım ciger kûşem oğlum…

– Evlatlar anneye mektup yazarken nasıl bir giriş ve uslup vardı:

Şefkatli vâlidem

İftirâk ve hasretinizle dâima endişe üzereyim…

– Beyler hanımlarına mektubun başında nasıl hitab ederdi: (bir kısım zamane hanzolarının kulakları çınlasın)

İffetli halîlem hânım…

– Ve aynı sayfada hanımların beylerine nasıl yazdığını da görüyoruz: (feminist küffarın kulakları çınlasın)

Mürüvvetlü zevcim efendim hazretleri…

– Dostlar, akranlar arasındaki yazışmaları merak edenler olmuştur;

Öteden berü zât-ı âlîlerine derkâr olan muhabbet-i kâmilem iktizâsınca…

Osmanlı’da mektuplardaki zerâfet tabiî ki bu tür kitap ve mecmualardaki örnek metinlerdeki hitap ve cümlelerden ibaret değildi. Bunlar mektup örnekleri sadece. Mektuba nasıl giriş yapılır, meram nerede anlatılır, nasıl sonlandırılır vs, bunları da öğretirken halk arasındaki en zarif bazı hitapları emsal olarak almışlar sadece. Halk, belli bir şekle ve belli sözcüklere takılıp kalmamıştır. Bunu büyük dedemizin bir mektubunda da görüyoruz.

Bize Ankaravî’nin kısa sûreler tefsiri başta olmak üzere Birgivî, Halebî Babadağ tercümesi, Kefevî, Kadızâde gibi çok kıymetli Türkçe yazma ve matbu İslâmî eserler bıraktığı gibi iş bu inşâ kitabını da miras bırakan gazi dedemizin (Vefat 1943) 1938’de Bayburt’tan o sırada 15 yaşlarında olup Aşkale’de çalışmakta olan oğluna yani dedemize gönderdiği mektup ile teyit edeyim. Bu sayfa, acele yazılmış bir mektubun bir kısmı. (Bu arada, vaktiyle Mekke’de Ecyâd kalesindeki son Türk birlikleri içinde bulunmuş bir asker olan ve lâik dönemde hiç fötr şapka veya sekiz köşeli kasket giymemiş ve bu yüzden baş açık gezmiş, çeşitli devrim ve yasaklara rağmen elindeki Osmanlıca eserleri imha etmeyip itinayla saklamış ve Lâtin alfabesine hiç iltifat etmemiş olan gazi dedemiz bir yana, mektupta seslendiği oğlu yani 1990’da vefat eden dedem dahi çoğu zaman notlarını eski yazı ile güzel bir rika ile yazardı. Ki, kalktık büyüdük bu yazı ve eserler içinde, bize de tarih şuuru buralardan geliyor biraz da.)

İki gözüm evladım Tevfik Efendi.

Evvelâ selâm ile iki gözlerinden bûs edip beş vakit namazda hayırlı dua ederim… Şefkatli vâliden de iki gözlerinden bûs edip beş vakit namazda hayırlı dua eder. Biraderlerin ve cümlesi ellerinden bûs ederler. Hemşîren hanım (abla) selâm eder… Ağabegin İsmail efendi (enişte) selâm eder… Cümle komşular selâm ederler. Bâki duâdır, sıhhat dâim olsun. Pederin Hacı Ali.

Çok eskiye gidelim bir de. Konu mektup olur da Gâzî Halife Sultan Süleyman merhumun Zigetvar seferi sırasında merhum Şeyhülislam Ebu Suud Efendi’ye gönderdiği meşhur mektubun girişi unutulur mu:

“Halde haldaşım, sinde sindaşım, ahiret karındaşım, tarik-i Hak’da yoldaşım Molla Ebüssuud Efendi hazretleri”

Şu asalete, vefa ve tevazuya bakar mısınız. Allah Teâlâ cümle meyyitlerimize rahmet eylesin.

(*) https://islamansiklopedisi.org.tr/insa–dil-edebiyat

https://islamansiklopedisi.org.tr/munseat

https://dergipark.org.tr/tr/pub/ataunitaed/issue/2873/39312

*

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin