GÖNLÜN GRAMERİ – 1
Burhan Halit KOŞAN
“Dil, her türlü maddi hayatın, tekniğin, ekonominin de şartıdır.” (*) buyuran Mukaddes İhtiyar’ın himmeti bizimle olsun. Bizimle olsun ki, lâyık olmamız için dilimizin, yani Türkçe lisanımızın inceliklerinin maliki olabilelim ve hem hayatı kuşatalım, hem tekniği kuşanalım, hem de her türlü zenginliğe erişebilelim. Dil mucizesinin teknik ve ekonomi üzerindeki yönetici sıfatını ve tesirlerini erteleyelim ve şimdilik lisanın kendisine odaklanalım.
Hakikat ve gerçekleri dillendireceğimiz kalemimiz ve gramerimizle ifade etme hürriyetimizi kısıtlayan engebeleri çok rahat aşabiliriz. Türkçe lisanımızın ve gramerimizin gerçekleri, edebî keşifler, konuşma şekilleri, kullanılan kelimeler gizemli ve tanıdık bir alanı mekân tutar. Geleneğimiz, yerine göre bunların teknik terimler, tabirler ve terkibi hükümler ile ulvî kelimelerle belirtilmesini gerektirir. Terimleri, terkibî hükümleri ulvî kelimeleri, tabirleri veya süflî olanlarını kategorileştirmeye ve liste tutmaya başladığımızda, hem listenin uzandığını, hem ifadelerde farklılaşma, hem mânâlarda kaymalar, hem de anlaşmazlıkların başladığını görebiliriz. İnsanların her bir konu hakkında doğru veya yanlış olduğuna dikkat etmeksizin bir fikri olduğunu, konuşulanları desteklemesinden, itiraz etmesinden, şerh düşmesinden, laf ebeliği yapmasından veya beden dilinden de anlayabiliriz.
Elbette ki, düşünce dünyasının şuur farkındalığına göre terimleri sorgulayabilir, kelime ve kavramları hesaba çekebilir ve yargılayabiliriz. Sonuçta düşüncenin hammaddesi olan kelimeler, tefekkürün hammaddesi olan mânâ ve kalp yolculuğumuzun hammaddesi olan ulvî duygularımızın ne ucu var, ne bucağı. Düşünce figürlerinin, yani giyindikleri elbisenin mânâ rengine bürünen kelimelerin tanımı şairlere ve yazarlara göre değişir. “Düşünce, her ne kadar çok önceden belirlenmiş kalıplara göre şekillenir” fikri akla küçümseyici gelse de gerçeğin böyle olduğunu söyleyebilirim… Yağmurun neşesi, toprağa düşmesindendir!
“DİL, MÂNÂNIN RESMİ” (**)
“Hakikat, mecaz değil” dediğimizde, beyan ettiğimiz şeyin ne yalan, ne abartı olmadığını kastettiğimiz gibi, sanatın görüntü elbiseleriyle dillendirdiğimiz ifadelerimizin bile kifayetsiz kaldığını belirtiyoruzdur. Dil ve dilbilgisi, figürlerle temsil edilen disiplinlerdir. Bu figürlerin bütünlüğü içinde olmasından dolayı “üslûp” ile nasıl bir ilişki içinde olduklarını hem göremiyoruz hem de dikkat etmiyoruz. Anafor, mübalağa, teşbih, teşhis, tezat, belâgat, cinas, intak gibi yazı ve söz sanatlarının her bir unsurunu kurmay edasıyla derleyen, toparlayan ve bunların her birini kıymetlendiren öğenin “üslûp” olduğu kanaatindeyim.
“Üslûp insandır” şeklindeki formülü, her bir ferdin alışkanlığına değil, bir bütün olarak bütün insanlığa uygulayabiliriz. Cümlenin güzelliğinden ve ifadenin pedagojisinden başka bir şeyi arayanların veya başarmaya çabalayan insanların da olduğunu bilmeliyiz. İster yazılı, ister sözlü ifadelerimizde süreç, kelime dağarcığı, cümle yapısı ve imlâ kurallarına uygunluk ve kalıplaşmış tutum kadar karşılaştırmalı edebiyatın da olması önemlidir. Kıymetli okuyucu şunu sorabilir: “Karşılaştırmalı edebiyat ifadesi ne anlama geliyor?”
“DEVLETLER, ŞAİRLERİN KALBİNDEN DOĞAR” (***)
Karşılaştırma, bilginin ilerlemesi için gerekli olan insan zihninin çalışma tarzlarından biridir.
Hani demem o ki, iki yazarın, iki şairin, iki ilim şubesinin benzerliklerini veya farklılıklarının derecelerini tespit edip ifade etme meselesidir. Bu entelektüel sürecin getirdiği dinamik olma durumu, hem çift taraflı yanlış anlaşılmaların önüne geçer hem de tam gerçeği kavramamızı sağlar. XVII. Yüzyıl’da ilk karşılaştırmalı disiplin dalının anatomi olduğunu ve anatomiyi müteakip karşılaştırmalı dilbilgisi, karşılaştırmalı hukuk, karşılaştırmalı edebiyat gibi benzeri ilim dallarının takip ettiğini biliyoruz. Karşılaştırma; edebiyat noktasında Üstad ile Evola’yı veya Rimbaud ile Kumandan’ı karşılaştırabiliriz.
Üstad, Osmanlı İmparatorluğu’nu masonların yıktığını ifşa ederken; Evola da Cumhuriyet’i inşa edenlerin modern mason olduklarını ifade etmektedir. Aynı şekilde, Fransa’nın asil ve âsi çocuğu Rimbaud, kelimeler olmadığı takdirde varlığın olamayacağını ve aynı zamanda kelimelerin yalnızca görüleni değil, görülmeyenleri de ifade etmeye sahip olduğu gerçeğini kabul ettirdi. MİRZABEYOĞLU ise şair kimliği ile söylenilmeyeni söyleyen ve görülmeyeni gören gözbebekleri ile kalbinden doğan kelimelerle Büyük Doğu Devleti’nin temelini attı.
Ayağa kalk ve ayrıl! Bu cümleyi yazmak çok kolay. Ama nereye ve kiminle? Vatanımızın güvertesini pırıl pırıl temizlesek bile cüzzamlı cumhuriyetin kirlettiği ruhları ve tefrikalarını, sapkınlıklarını ve kibrinin kalıntılarını nasıl paklayacağız?
Kaçmak çözüm değil, hiçbir firar “mutlak” değildir. Hepimiz geçmişimizin izlerini cebimizde, tarihimizi yanımızda taşıyoruz. Ayrılmamız, kaçmamız, terk etmemiz veya firar etmemiz ne mazinin silgisi, ne şerit silicidir. Yoklukta varlık iddiasındaki bu süreçten kurtulmamızın yolu, “ayağa kalk ve yürü” iradesini aşılayan şiirin lisanını kuşanmamızdan geçer.
Şiirin dili, sessiz akışıyla metafizik eşiği aşmanın, tasavvuf kapısına varmanın yönündedir.
Şiir şifa, şiir efsun, şiir kutlu bir dua, şiir bedenin terbiyesi, ahengini bulan ses ve zihni doğal düşünmeye sevk eder. Bütün insanların mutabık olduğu ortak erdemleri ve değerleri uyumlu bir ifade ile bir araya getirir. En güzel şiirler, her bir insanı olağanüstü bir sadelikle muteber anlarının içine sürükler; Bir çift göze, sırma saçlara, bakir bir şafağa, donmuş bir ikindide içilen çay bahçesine, alacakaranlıkta yudum yudum içilen sessizliğe veya ötelerin ötesi iklimlere kanat çırptırır. Şiir dili ile katılaşır, rafine bilgilere kavuşur ve aynı zamanda çirkin ve çirkeflerden yalıtırız kendimizi. Şiir, her zaman bir fırsata gebedir!
ANAFOR
Üslûplarına parlaklık kazandırmak için kelimelerle oynamayı seven şairler, aynı zamanda seslerle de oynamayı severler. Evet, bir şiirde kafiye, ölçü, redif, nakarat gibi, anafor, yani aynı kelime sesinin tekrarlanmasında ısrar etmek hem bir müzik etkisi oluşturur, hem telkin vazifesinin icra edilmesini sağlar. Şiir ve düzyazılar dışında anafor, yani kelime tekrarının yoğunlukla kullanıldığı alanlardan biri de siyasettir. Ferasetle yapılması gereken siyaset, vatanımızda olmadığı için şiirin bir öğesi olan anafor (kelime tekrarı) ile devam edeyim.
Vurgu etkisi sayesinde tekrarlanan kelime veya kelimeler, belâgatin kudretiyle muhatabı davet eder ve ifadeyi güçlendirir. Aynı zamanda bir durumun ehemmiyetini belirtmek için yaygın olarak kullanılır. Yorum, analiz, tahlil ve kompozisyon yazmak, bir anlayışın ifadesi ve taahhütname sunmakla birlikte ikna üzerine inşa edilir. Şiirin ikna etmek gibi bir kaygısı olmadığı gibi, çingene zırvalarıyla da uğraşmaz. Ve yarın değil, hemen şimdi prensibimizle Anafor- kelime tekrarı ile alâkalı numuneler gösterelim ve perdeyi kapatalım;
“Benim bana gardiyan kime kimden şikâyet
İmtihan eden sensin affet Allah’ım affet” (****)
Güneşin doğuşunu gördüm, yıldızların doğuşunu gördüm, dolunayı, gök gürültüsünü ve yağmur damlalarındaki rahmeti gördüm ve şehitlerin bacılarını iğfal ettiren vebalı devletin yıkılışını gördüm.
Aziz Türk milletine, muhacirlere, hür yaşamak ve imânından dolayı sürgün edilenlere bin selâm olsun… İşkence görenler, zulme uğrayanlar, ezilenler ve hor görülenlere merhaba.
Devam edecek…
*Salih MİRZABEYOĞLU: Üç Işık Sayfa: 126
** Salih MİRZABEYOĞLU: Dil ve Anlayış Sayfa: 213
*** Pakistan’ın milli şairi M. İKBAL
**** Salih MİRZABEYOĞLU: Kayan Yıldız Sırrı / Çilem Şiiri, Sayfa: 166










