HAKİKAT KARŞISINDA AKIL VE AKILDIŞI
Selim Gürselgil
Akıl ilerledikçe, ilmi kendi sûretiyle doldurdu; akıldışı’yı ilimden kovdu. Fakat ilim ilerledikçe, aklın yanında akıldışıyı yeniden ele almanın gereğini duydu; aklın hükümranlığını yıkıp, aklı kendi vilâyetlerinden bir vilâyet kıldı.
Batı aklı, Darwin’in “soyları kısa zamanda yok olacak, dünyada sadece medenî milletler kalacak” dediği ilkel insanları, onu kaale almayarak incelemeye başladıklarında, hayretleri gittikçe katlandı. İlkel insanlar diye aşağılanan bu insanların idrak biçimleri, akla sığmayan bir sempati ile akılalmaz gerçekliklere dokunuyordu.
Okült, belki Bergson’un dürtüşü, belki de esasen Castaneda’nın popülaritesi sayesinde yeniden canlandı. Tüm o tarihten kovulan cadılar, kâhinler, büyücüler, şamanlar, çeşitli soydan mistikler yeniden ortaya saçıldı; itibarları iade edildi: “Bilmiyoruz, belki haklı olan sizlerdiniz!”
Hiç şüphesiz Freud’un etkisi de büyük oldu. Onun nevrozu, animizmi, totemi ve tabuyu gündeme getirmesi, insan psikolojisinin erken safhalarına dikkat çeken araştırmaları, onun ardından gelen psikanalizcilerin, özellikle Jung’un ilkel kabileler arasında bizzat yaptığı araştırmalar, “arketip” ve “kollektif şuuraltı” kavramlarına ulaşması, bir heyecan kasırgası estirdi.
Eflatun’a geri dönüldü. Onun Atlantis rivayeti, bugüne dek aranan ve bulunamayan olanca hakikatin madeni addedildi. Bir yazarın belirttiğine göre, Batı’da Atlantis hakkındaki kitaplar, İncil’den çok daha fazla ilgi görmeye başladı. Geçmişte, bugünkünden çok daha ilerlemiş medeniyetlerin olabileceği düşüncesi, akla aykırıydı. Ne var ki, uzak geçmişten bize kalan piramitlerin, megalitlerin ve nice harikaların açıklamasına daha yakındı.
Eski insanların, akıl çağı doğmadan önce yaşayanların, bizden başka bir idrak biçimi vardı ve onların efsaneleri, sembolleri, hayalleri akılla anlaşılamıyordu. Bizim gibi mantık ve hesap bilmeyen bu insanlar, tabiatın sırrına, minerallerin ruhuna, bitkilerin eczasına, hayvanların lisanına, yıldızların mânâsına bizden daha yakın olabilirlerdi.
Ve hepsinin ortak özelliği cinlerden söz etmeleriydi. Bu bana gerçekten çok garip gelmiştir. Yeryüzünde ne kadar kültür varsa, ister semavî din olsun ister beşerî din olsun, ister tek-tanrıcı, ister çok-tanrıcı, ister tanrı-tanımaz olsun, hepsinin ortak bir tek özelliği var: Cinlere inanıyor, onları tanımlıyor, hatta pek çok çeşidini sayabiliyorlar.
Peki bütün bunların hakikati ne? Evet, bir akıl var, bir akıldışı; ama bir de hakikat ve hakikat olmayan yok mu? Akıl mı daha hakikat, yoksa akıldışı mı? Her şeyi yeniden tarif etmek gerekmiyor mu?
Bir gün Kumandan şöyle dedi:
– Masalları da toplarsın.
– Hangi masalları, dedim.
– Bizimkileri.
Tabiî ki burada esas amacım o. Bütün bu şeyleri onun için anlatıyorum. Hem idman, tartışma ve öğrenme imkânı; hem de ortam hazırlama…










