YAVUZ SULTAN SELİM HAN

Bugün 24 Nisan

Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin 9. Padişahı, Âlem-i İslâm’ın 88. Halifesi ve tabiî ki Osmanlı’nın ilk halifesi… Hilafet makamını devralan ilk Türk hakanı olma şerefine ebediyen nail olan Yavuz Sultan Selim Han Hazretlerinin tahta çıkışının 513. sene-i devriyesi

Kutlu olsun!..

O, mağlup hasmı İsmail Safevî’nin hitabıyla “Zamanın İskender’i”, şarkın fatihi, sefer esnasında en şiddetli çatışma anlarında bile Hazret-i Kur’ân’ın ilk emri olan “Oku!” Âyet-i kerimesinin gereğini tereddütsüz her an yerine getirmek suretiyle elinden kitabı düşürmeyerek hep okumuş, okudukça da Rabbini zikredip O’nun yoluna kendini adamış, yaradan Rabbinin adıyla okurken ilim öğrenmekten bir milim geri durmamış, geceleri üç veya dört saatten fazla uyumayıp, vaktini ilim öğrenmekle geçirmiş, ilim öğrenirken de Allâh’ın emirleri dairesini kendine manevi zırh yapmış, mevcut hatâ ve gâfilâne hareketlere karşı son derece celâlli olmasına karşın, o celâli de aynı cemâli gibi Allâh’ın emirleri dâiresinde âdeta eriyip yok olup giden ve Allah korkusunu her şeyin üzerinde tutan, bir o kadar da ölüm tehlikesinden korkmadan ama hep Rabbini yüreğinde hissederek huşû içinde atının üzerinde daima Allah Resulü’nün izini süren bir veliydi…

O, Portekizliler tarafından alçakça bir planla tertiplenen İki Cihan Güneşi Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) naaşını ebedi istirahatgâhından kaçırma ve adeta Ebrehe’nin torunları olduklarını ispatlarcasına Kâbe-i Muazzama’mızı yıkma girişimine dur deyip onları Cidde şehrinde kalelerini başlarına yıkarak yok eden, Resûl-u Ekrem Efendimiz’in (s.a.v.) kutsal emanetlerini ve İslâm’ın yönetim mekânı hilâfet makamını hâlihazırda Hz. Fatih’le birlikte Konstantinopolis’ten Konstantiniyye’ye dönüşerek İslâm’ın göz nuru haline gelen Şehr-i İslâmbol’a getirerek bu kutsal emanetlerin başında gece gündüz Kur’ân-ı Kerîm okunmasını emreden, Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’de inşâ ettiği Osmanlı kaleleriyle tam 5 asır o mukaddes beldelerin korunmasını sağlayan Halife-i Ruyi Zemin’di…

O, “Ben Haremeyn-i Şerif’in hâkimi değil, hadimiyim (hizmetçisiyim)”, diyecek kadar şer’i inceliklere dikkat eden, takva sahibi olan mümin bir âdemdi.

Bu vasıflarından ötürüdür ki O, Kudüs’ün, Beytullah’ın ve Ravza-i Mutahhara’nın Hadimiydi.

O, Hadimu’ul Haremeyn’di.

O, üç kıtada cihad için at koşturan cihan devleti Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderini ve seyrini, Alem-i İslâm’ın kaderini ve seyrini, Ümmet-i Muhammed’in kaderini ve seyrini, hatta doğrudan dünya tarihinin seyrini değiştiren, “geçilemez” sanılan Sina Çölü’nü o günün şartlarıyla 13 günde aşabilmekte muvaffak olabilmiş askerî ve siyasi bir dâhiydi…

Daha ne çok yapacak işi vardı İttihad-ı İslâm ideali ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat davası için…

Daha ne çok gerçekleştirmek istediği arzuları vardı İslâm ümmeti için…

Dahası bir gün, devrin büyük âlimi Kemâl Paşazâde’ye niyetinin “Feth-i Efrenciye”, yâni Avrupa olduğunu bildirmişti…

Hatta Cezayir’i himayesine alarak Mağrib’e atlamak ve İspanya ile karşı karşıya gelmek Yüce Hakan’a kâfi gelmemiş, birkaç asır evvel Tarık bin Ziyad’ın 100,000 kişilik küffar ordusuna karşı 7000 kişilik iman ordusuyla yola çıkıp 5000 müminle yaptığı takviye sayesinde kazandığı destansı zaferiyle fethettiği Endülüs’te, 1492’de hazin biçimde son bulan İslâm hâkimiyetini tesis etmeyi arzu etmekteydi…

Bu hayallerini de Mısır’ı fethettikten sonra, 10 Eylül 1517’de Kâhire’den İstanbul’a dönerken dudaklarından dökülen “Gönül ister ki, Afrika’nın kuzeyinden Endülüs’e çıkayım ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar İstanbul’a döneyim!” sözleriyle dile getirmişti…

Ama en mühimi ise gönlünde yatan, hayallerini süsleyen, gerçekleştirmek için yanıp tutuştuğu hedefi yalnızca Pers/İran Safevi tehdidini komple bitirmekle yetinmeyip, ata yurdumuz Türkistan’a kadar giderek Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri’nin yadigârı Müslüman Türkleri nüfuzu altına alıp, tam bir ittihadı meydana getirmekti…

Ancak Büyük Hakan’ın yine Eyyûb Sultan Hazretlerinin türbesini ziyâretle başladığı bu seferine yakalandığı amansız şirpençe (bir çeşit kan çıbanı) hastalığı bütün bu güzel hayallerini gerçekleştirmesine mâni oldu. Cennet-i Mekân Sultan Selim Han, Çorlu’da başhekim nezâretinde tedâvi gördü. İki ay hasta yatıp, 22 Eylül 1520 târihinde Cumâ akşamı Osmanlı karargâhının bulunduğu Çorlu’nun Sırt köyünde dâr-ı bekâya irtihal etti. Kalbi pûr-nûr, mekânı cennet, makâmı âli olsun…

Kısa süren saltanatına rağmen 8 yıla 80 yıllık icraat sığdıran ve rahmetle, minnetle, şükranla ve duayla yad ettiğimiz Yavuz Sultan Selim Han Hazretlerinin tahta çıkışının 513. sene-i devriyesi bir kere daha kutlu olsun…

Ve sözümü şu dua ve temennilerle noktalamak istiyorum:

Allah, Hazret-i Ömer gibi, Halid Bin Velid (r.a.) gibi, Tarık bin Ziyad gibi, Selahaddin Eyyubi gibi, Alp Arslan gibi, Nureddin Zengi gibi, Kılıç Arslan gibi, Rüknüddîn Baybars gibi, Fatih Sultan Mehmed gibi, Yavuz Sultan Selim gibi İslâm Serdarlarının heybetini, yolumuza tuttukları ışığı bizlerden eksik etmesin!

Kurban olduğum Kadir Yaradan Gazze’nin, Kudüs’ün, Arakan’ın, Keşmir’in, Bosna’nın, Moro’nun, Kerkük’ün, Yemen’in, Urumçi’nin, Lübnan’ın, Patani’nin, Kosova’nın, Belucistan’ın, Kırım’ın ve daha pek çok mümin ve mazlum coğrafyanın adalet ve hürriyet beklediği şu günlerde içimizden yeni Ömer’ler, Halid’ler, Tarık’lar, Selahaddin’ler, Alparslan’lar, Nureddin’ler, Kılıçarslan’lar, Baybars’lar, Fatih’ler, Yavuz’lar çıkarsın İnşallah…

Selâm ve dua ile…

Uğur UTKAN

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin