DEMOKRASİ MENDEBURU
Burhan Halit KOŞAN
Demokrasi mendeburuna karşı, bana kim yardım edecek?
Yeryüzü insanlarının her birini “seçme ve seçilme hakkı” hilekârlığıyla aldatan, sömüren, sadist yöntemlerle kandıran, zihinleri bulanıklaştıran ve kan içmekten doymayan tefecinin demokrasi haydudu olduğunu söyleyebilirim. Afili bir şekilde “halkın egemenliği” olarak pazarlanan demokrasi, hem aidiyet cihetiyle, hem teorik yönden, hem pratik uygulamaları ile bizatihi yamyam bir yönetimin ta kendisidir. Çoluk çocuğu şekerleme ile avutanlar gibi, demokrasi mendeburları da toplumları, oy vermenin -öyle veya şöyle- bir şekilde ferdî hürriyeti teminat altına alacağına olan köksüz ve temelsiz anlayışı, mesnetsiz düşüncelere bulayarak, ilaç niyetine içirmekle avutuyor.
Güzelliği gerçek olmayan demokrasi ile “hürriyet toplumu” bazı noktalarda çakışsa da asla ve kata eşanlamlı değildirler. Demokratik ülkelerin yüksek perdeden seslendirdiği “insan hakları” iddiaları safsata, “eşitlik” söylemleri mırın-kırın zırıltısından başka bir mânâ ihtiva etmez.
Ağızlarda sakız, dillerde pelesenk olan “halkın egemenliği” retoriği, Batı mahreçli olmasından dolayı değil, kuru gürültü çıkarıcı boş lakırdı olmasından dolayı hükümsüzdür. Halk egemenliğini ilâhlaştıran toplumlarda fren türünden bir disiplin veya her bir insana kendi kendisini muhasebe etmesini sağlayan mukaddes bir unsur da yoktur. Hani demem o ki, bir insanın tercihlerinde “sevap, günâh” veya “helâl, haram” anlayışının ağırlığı olmadığı takdirde köksüz ve mesnetsiz olan “yasal mı yasal değil mi” anlayışsızlığının ağırlığı alır. Müesses nizâmın İlâhî dayanaktan mahrum yasalarına göre tercih hakkını kullanan her bir insanın aldıkları ve alacakları her bir kararın yanlış olacağını ve sonunun hüsranla neticeleneceğini söylemek için müneccim olmaya gerek yok.
Eşyanın insana hizmet ettiği değil, insanın eşyaya hizmet ettiği bir anlayışın hâkim olduğu malûmunuzdur. Sultan Abdülhamit Han Hazretleri’nden sonra tepetaklak olan her şey gibi hürriyet kavramı da tepetaklak oldu ve bostan kuyusunun, minare olduğu algısı yerleştirildi.
Bugün hürriyet, hakikatin uyanıklığı, adaletin tecellisi ve gerçeklerin kavranışı olarak değil, sayı çoğunluğu, komşunun kendini geçmemesi ve arkadaşın başarısız olma beklentisi seviyesizliğine indirgendi. Bunlarla birlikte fıtratı güzel olanı kıskanmak ve kavrayışı zeki insanlardan şüphelenmek ve nefret etme şeklinde pazarlanıyor. Bu günâh zihniyetinin, bu yanlış anlayışın cehennem kalıntısı olduğunu ve esir barakalarının kanlı mirasına talip olanların devam ettirdiğini ifşa etmeliyim.
Demokrasi mendeburunun tetiklemesiyle devletlerin şirketleri değil, şirketlerin devletleri yönettiği bu çirkin çağda ülke meclislerinin ilâhlaştırılması da ayrı bir sıkıntı. Şehitlerin bacılarını iğfal ettiğini itiraf eden alçakların, Yahudi tefecilerin emrinde hareket edenlerin, esrar satıcılarının, pedofili-çocuk tecavüzcülerinin, kundakçı ve sabotajcıların, toplum tacizcisi gazeteciler ile bütün bu suçluları koruyan ve kollayan kanun koruyucuların oluşturduğu her bir meclisin ilâhlaştırıldığını görüyor, izliyor ve biliyoruz.
İlâhlaştırılan meclislerin çıkardığı beşerî yasalar, ilâhî kaynaklara çok çok uzak olduğu gibi, insanî prensiplerle bile bağlantılı değildir. Her bir meclisin çıkardığı yasa, kanun ve kanun hükmündeki kararname, göreceli ilke ve değerler ile değişken önceliklerin alanına aittir.
Solucan hayatı yaşayanların çıkardığı yasalar, değişken öncelikler alanına ait göreceli ilkelere dayandığı hâlde, mutlaklıklarına hükmolunduğu, kayıtsız ve şartsız itaat istendiği için de ölümcül tehlikeleri tetikler.
Yahudi tefecilerin kölesi olan ve kendi halklarına düşman olan ulusal meclislerin, her daim dile getirdiği ve insanları manipüle ettiği ulusal sınırların da çağdaş hapishanelerden bir farkı yoktur. Köle nasıl ki, efendisinin çizdiği sınırların dışına çıkamıyorsa, hür insanlar da ulusal devletlerin rehin aldığı modern kölelerden başka bir şey değildir. Elbette ki, buradaki kastım sınır kapıları, dikenli teller ve hudutları ayıran duvarlar değil, pasaport, vize, çalışma karnesi, banka hesaplarında görülmesi gereken döviz miktarı vb. gibi olgulardır.
Halkın egemenliği palavrasıyla azınlığın azınlığı olan çok dar bir kesimin (nüfusun binde biri) hizmetine amade kılınan ulusal topraklar, çok modern ve şatafatlı hapishanelerden başka bir şey değildir. Kendilerinden olmayana biçtikleri direkt vergiler, yasa, kanun, tüzük ve genelge raconu ile kestikleri haraçtan başka bir şey değildir. Aklımızdan ucundan bile geçmeyen şeyler için ödediğimiz vergiler, yani can havliyle ödemeye mecbur bırakıldığımız haracı ödeyebilmek için hangi tarzda feragatte bulunursak bulunalım, maddî bağımsızlığa kavuşmamız artık imkânsızlaşmıştır. Maddî bağımsızlık kaybettiğimiz için de içimizdeki hayırseverliği de şerri de açığa çıkaracak takatimiz yok, mecalimiz kalmadı.
Demokrasi mendeburunun ekonomik, politik ve her türlü tetikçisine rağmen, kazanacağız. Takatimizin tükenmesi ve mecalimizin kalmamasına rağmen, kazanacağız. Despot rejimin harabe üstüne harabe ekleyen normlarına ve icra ettiği gayrimeşru faaliyetlerine rağmen kazanacağız. Hani demem o ki, Türk çocuklarının başarısız olması için tasarlanmış bir sistemle karşı karşıya olduğumuzun farkındayız. Aleyhimize esen sert rüzgârlar, fırtınalar ve kasırgalara rağmen, “Mavi Bayrak” fikrinin hem kendisine hem köklerine ulaşmalıyız ki, milletimizin üzerindeki etkisini güçlendirerek seyredebilelim ve derinleştirerek görebilelim.










