TUFAN SONRASI YENİ ÇAĞ
Yavuz USTA
Kartallar yaşlanınca, keskinliğini yitirmiş pençe ve gagalarını inzivaya çekilip taşlara vura vura parçalayıp 5-6 ay aç bitap kalıp yenilenme hikâyesi de yanlış bilgi imiş… Fakat yılanların derilerini döngüsel değiştirme misali tüylerini yenileme gagalarını ve pençelerini törpülemeleri gözlemlenmiş…
Bir kaç haftadır kâh uzak, kâh yakın tanıdığım bir kaç kişi vefat etti ve geçenlerde vefat edip etmediğinden emin olamadığım ileri devre kanser hastası, benden 10-15 yaş büyük başka tanıdığımla karşılaşmıştım… Yürüyen iskelete dönmüştü, kimi hasta ise yürüyen takım elbise iken yürüyen sidik torbasına dönüşebiliyor; mesele kadavra değil öz meselesi. Marifet sahibi insan espriyi anlar…
-Abi ne yapıyorsun? Bayadır görüşemedik..
Tebessüm ederek:
-Ne yapayım be ustam… Bazen buraya geliyorum, çayımı sigaramı içiyorum, tanıdıklar gelirse sohbet ediyorum…
Bizler, yani tedavisi mümkün görünmeyen rahatsızlar olarak, ölüme dakika dakika, hatta ân be ân yakınlaştığımızı hissedip, korkuyu kaâle almayan insanlarız; işin ilginç yanı, bedenimizin, diğer sağlıklı insanlara nazaran biraz daha hızlı tükenişinden korkmuyoruz… Onunla daha önceki sohbetlerimiz sonucu edindiğim intibâ bunun sebebini düşünmeye sevketti. Onu yıllardır tanırım, bir çok işlerini de yapmıştım, maddî açıdan benden 10-15 gömlek fazla diyebilirim; hatta en son işinden önceki işinde ciddi tartıştıktan sonra tekrar kiralık dairesinin tadilat işini yapmıştım ve nihayet benim kalbim iyice bozulmuş, o da kanser olmuştu… Kabadayı mizaçlıydı fakat kesinlikle kibirli değildi, öfkelenip onun üslûbuyla konuşmaya başlamamla bir espri patlatıp sohbete devam ederdi…
-Sen ne yapıyorsun?
-Ne yapayım, yıllarca temiz kalpli insan olmaya çalışırken, bozuk kalpli insan olarak zaman harcıyorum…
-Aman ilaçlarına dikkat et… Stresten uzak dur…
“Benim bu esprilerimi kimse neden anlamıyor?” diye hayıflanmıştım… “Ulan ne bilsin adam senin yaşamını, hayata bakışını, neyi nelere kasıt söylediğini” vs düşünceleriyle kendimi de paylamıştım… İnsanların gölgelerinde sayısız mahrem sırları vardır, Yüce Yaratıcı, kulları hadlerini aşmadıkça, mahçuplukları devam ettiği sürece onları örter. Bunun için olsa gerek, yolun erenleri, “mahçupluk veren günâh, kibir veren sevaptan üstündür” demişlerdir… Velhasıl ne parası pulu, ne makam mevki, ne de ibadetleri ile kibirlenmeden yaşamayı deneme maceraları olanların, ölümle yaşam arası çizgilerinde psikolojileri de pek değişmiyor diyebilirim… “Allah bir!” deyip kullarına ilâhlık rolleri atfetmiş, tarihsel tezatlarla dolu müslüman toplumun içinde doğmuşum… “Coğrafya kaderindir!” sözü ne kadar doğru bir söz ki, Hindistan’da doğmuş olsaydım büyük ihtimâl Hindû olurdum veya Avrupa’da doğmuş olsaydım Hıristiyan olurdum ve Müslüman topraklarında doğduğumdan dolayı müslüman oluşum… Hatta Sünnî müslüman oluşum tamamen coğrafî kader dairesi, oysa inanç kişinin seçim dairesine ait yörüngede bulunması gerekiyor inancındayım… Seçmedikleri ana-babadan aktarılan dinlerini, sanki kendileri kafa yormuş, vicdanları ile ikna olmuş gibi bir de Allah adına konuşup ahkâm kesen, kesilen ahkâmlara hürmet edip akıllarını, vicdanlarını teslim eden yığınları tanıdıkça ölümü değil de sonrası manzarayı çok merak ediyorum…
İspat edemem fakat iddia ediyorum, ölüm sonrası hayatta Yüce Yaratıcı kendisinin adına konuşanları çok fena ters köşe yapabilir… Hz Ali’nin sözü: “İlim bir nokta idi cahiller çoğalttı”… Noktadan kasıt öz ise? Özümüzün izlerini sürmeliyiz fakat iz sürebilmekte marifet istemez mi? Cahil insan marifetten uzak ise? Bu özümüzü bulma işi nasıl olabilir? Bir toplumun haddi aşan çoğunluğu aydın bireylerden oluştuğunda o toplumun dili, dini, ideolojisi ne olursa olsun -yöneticisinden sistemine- o toplumda adalet tecellî eder…
Zaman, artık ilkel, yoz ve vandal insanları eleyip tefekkür ile aydınlanan üst kimlik insanlığın çağına doğru hızla akıyor… Toplumların ezberlerinin bozulacağı değişimlere motive olabilenlerin hayatta kalabileceği şiddetli tufan ve sonrası yeni çağı vehmettiriyor.










