İSLÂMA MUHATAP ANLAYIŞ’IN ZARURETİ

BOZULUŞUN MUHASEBESİ VE YENİ BİR DÜNYA TASAVVURU

Adnan DEMİR

1. Neden İslâm?

Yeryüzünün ve kâinatın sahibi olan Allah, “sevgilim” diye hitap ettiği Peygamberi aracılığıyla “Bugün size olan nimetimi tamamladım ve din olarak İslâm’dan razı oldum” (Maide 3) diyerek insanlığa son ve mükemmel bir yol göstermiştir. İslâm, insanlığın hem yaratılış gayesini hem de varoluşun nihai anlamını vaaz eden bir sistemdir.

Bu hakikat, yalnızca bir inanç biçimi değil, varoluşun kendisiyle barışmanın adıdır. Bu sebeple İslâm bir “tercih” değil, hakikate yönelmek isteyen insan için zorunluluktur. İnsanlık tarihinin bütün medeniyet denemeleri bu mutlak hakikatle ya yüzleşmiş ya da ondan uzaklaştığı ölçüde bozulmuştur.

2. İslâma Muhatap Anlayış Nedir ve Neden Zaruridir?

İslâma Muhatap Anlayış, İslâm’ın zaman üstü hakikatini zamanın ruhuna yeniden tercüme etme davasıdır. Bu dava, Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu tarafından sistemli bir fikrî bütünlük içinde kurulmuş olsa da, böyle bir anlayışın doğması tarihî ve imanî bir zorunluluktur. Çünkü İslâm, her çağda yeniden muhatap alınmak, yani hem anlaşılmak hem de hayata geçirilmek zorundadır.

Eğer Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu İslâma Muhatap Anlayış’ı yenilemeselerdi, bu keyfiyet, “yapılması gereken zorunluluk” olarak tüm müslümanların vazifesi olacaktı. Zira İslâm, zamanla değişen şartlara rağmen özüyle konuşur; mesele, o sesi doğru anayabilmek ve çağın diline tercüme edebilmektir.

3. Bozuluşun Tarihî Seyri

Allah Resûlü ve dört halife dönemi, İslâm’ın hem ruh hem de sistem bakımından kemâle erdiği bir çağ olmuştur. Adalet, merhamet ve tevhit anlayışı üzerine kurulu bu dönem, insanlık tarihinin en berrak toplumsal düzenini temsil eder.

Fakat bu kemâl hâli uzun sürmemiştir. Bozulma, İslâm’ın düşmanlarından önce Müslümanların kendi elleriyle başlamıştır. İktidar mücadeleleri, ümmetin parçalanması, mezheplerin ruhunun değil şeklinin öne çıkarılması, güç hırsının dinin önüne geçmesi; zamanla İslâm’ın bir “hayat nizâmı” olmaktan çıkarılıp dar bir “ritüeller bütünü”ne indirgenmesi… Bütün bunlar çöküşün taşlarını döşemiştir.

4. Mezhep İmamlarının Rolü

Bu karanlık gidiş içinde dört büyük mezhep imamı -İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafii ve İmam Ahmed bin Hanbel- İslâm’ın özünü zamanın şartlarına taşıyan büyük bir direniş hattı kurmuşlardır. Onlar yalnızca fıkıh üretmemiş; aynı zamanda ümmeti fikrî çözülmeden koruyan birer siper olmuşlardır. Bugün İslâm’ın günümüze kadar ulaşması, büyük ölçüde onların ortaya koyduğu çabanın sonucudur.

5. Türk’ün Tarih Sahnesindeki Rolü

İslâm tarihinin bir başka önemli dönüm noktası da Türklerin İslâm’la tanışması ve İslâm medeniyetinin taşıyıcı gücü haline gelmesidir.

Türkler, İslâm’a yalnızca askerî güç katmamış; medeniyetin yeniden yükselişine omuz vermiştir. Selçuklu’dan Osmanlı’ya, İslâm sancağını dünyanın dört bir yanına taşımış, İslâm’ın kurumsal yapısını inşa etmiş, adalet ve nizâm fikrini cihan çapında temsil etmiştir.

Hadislerde, Türkler henüz İslâm’la tanışmadan önce Allah Resûlü’nün Türk’ten övgüyle bahsettiğine dair rivayetler de vardır. Bu, onların tarih sahnesinde taşıyıcı bir rol üstleneceğine işaret eder.

Türkle birlikte yükselen İslâm nizâmı, onun eliyle zayıflamış; ardından gelen süreçte Doğu ve Batı dünyasında çöküş dalga dalga yayılmıştır.

6. Batı Hegemonyası ve Yeni Dünya Düzeni

Modern çağda Batı, liberalizm, sekülerizm ve kapitalizm üçlüsü üzerine kurulu bir “yeni dünya düzeni” inşa etmiştir. Bu düzen yalnızca siyasal ve ekonomik bir sistem değil, bir dünya görüşüdür.

Bugün Batı hegemonyasına karşı çıkan Rusya ve Çin gibi güçlerin bile anti-liberal ve anti-kapitalist bir ideolojiden yoksun olması, piyasa ekonomisine gerçek bir alternatif sunamamaları ve dolar merkezli küresel finans sistemine bağımlı olmaları, karşı-hegemonik projelerin zayıflığını ortaya koymaktadır.

7. Doğu Medeniyetlerinin Sorumluluğu

Bu tablo karşısında İslâm dünyası kadar diğer Doğu medeniyetleri de sorumludur. Çin, Hindistan, İran, Orta Asya… Bu coğrafyalar tarihin en köklü medeniyetlerine ev sahipliği yapmış, insanlığın ilim, sanat, felsefe ve ahlâk alanında temel yapı taşlarını üretmiştir.

Bugün bu medeniyetler de Batı sisteminin gölgesinde, kendi ruh köklerinden kopuk bir varoluş sürdürmektedir. İslâm’ın hakikat teklifi, yalnızca Müslümanlara değil; bu medeniyetlerin özüne yabancılaşmış halklarına da seslenmektedir. Bu yüzden İslâma Muhatap Anlayış yalnızca Müslümanlar için değil, insanlık için evrensel bir teklif niteliği taşır.

8. İslâma Muhatap Anlayış ve Başyücelik Devleti

İslâma Muhatap Anlayış Davası -Büyük Doğu ve İBDA- işte bu tarihî ve fikrî tablo içinde, yeni dünya düzenine karşı İslâmî bir teklif olarak ortaya çıkmıştır.

Mirzabeyoğlu’nun mimarlığını yaptığı bu sistem, ne sadece geçmişin nostaljisi ne de Batı’ya tepki üretmekten ibarettir. O, İslâm’ın çağlara hükmeden ruhunu, çağın diline tercüme etmeye çalışan bütüncül bir sistemdir.

Bu teklifin devlet modeli “Başyücelik Devleti”dir. Bu modelde:
– Devlet, hakikatin emrinde bir vasıta olarak konumlanır.
– Yasama ve yürütmenin merkezinde imân, adalet ve ilim bulunur.
– Yönetim, halkın rızasını değil, Hakk’ın rızasını esas alır.
– Hürriyet, sorumlulukla birlikte tanımlanır.
– Toplum, inanç ve fikirde tefekkür hürriyeti içinde ama nizâm dahilinde yaşar.

Başyücelik Devleti, Batı’nın seküler-demokratik sistemlerine karşı İslâmî bir siyasal model olarak teklif edilir; hilâfete işaret eder fakat klâsik -saltanat türü- hilâfet kurumundan da farklıdır. Teknik olarak cumhurî bir idare modelidir. Bu, modern dünyanın meydan okumalarına kendi dilinde cevap veren özgün bir fikrî sistemdir.

9. Coşkulu Bir Çağrı

Hakikat, kimi zaman sükûtun içinden, kimi zaman meydanlarda gümbürdeyerek konuşur.
İslâm, insana yalnızca bir inanç değil; varoluşun anlamını hatırlatır. Ve bu anlam, zamanla eskimez… Yalnızca insanların gözleri perdelenir, kulakları sağırlaşır.

İslâma Muhatap Anlayış, yeni bir din arayışı değildir; zamanı aşan hakikatin, bugünün insanına yeniden söylenmesi, hatırlatılması, gözlere inen pedelerin kaldırılarak hakikatin yeniden farkedilmesidir. Bu yüzden bu dava bir tercih değil, insan olmanın tabiî bir yükümlülüğüdür.

Tarih, birçok kez yükseliş ve düşüşe sahne oldu. Fakat hakikat her defasında, kendisine kulak verenlerin dilinde yeniden doğdu. Bugün de öyle olacaktır. Gürültünün büyüklüğü değil, hakikatin karşı konulamaz gücü belirleyecek yarını… Hakkın sesi, şeytanın gürültüsünü bastıracak…

İşte bu yüzden bu yol, kof hamaset ve sloganların değil; derin bir idrakin yoludur. Ne alkış bekler ne de kalabalık… Yalnızca, hakikate teslim olmuş bir yürek ister.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin