BAŞYÜCELİK MİHENGİNDE “İMÂNSIZ İSLÂMCILIK”

Hasan KARADEMİR

İnsan ve toplum meselelerini “Mutlak Fikir” perspektifiyle çözme iddiasıyla yola çıkan her hareket, evvelâ “İslâm’a Muhatap Anlayış” mihengine vurulmak borcundadır. Aksi takdirde, varoluşu, “ne yapacağını aslında kendi de bilmez müslüman -geçinen- camianın” içtimaî bir zaafını sömüren ve “faydasız ‘kolay’a sapanları reddeden” bir çizgi yerine, “her türlü ucuz soydan çerçöp nüktelerin ötesinde” olması gereken keyfiyetten mahrum bir kemmiyet yığını olmaktan öteye geçemez.

İşte bu sebepledir ki, siyaset meydanında aksiyon iddiasıyla tecelli eden her hareket, “ONA VURAN FİKİR DEĞNEĞİNİN ZAVİYESİNİ İHBAR ETMİŞ OLUR”. AKP’nin iktidar pratiği, yirmi yılı aşkın bir süre içinde, fikrin zaviyesini değil, ziyan ve ötesinde ihaneti ilân eder.

İslâm’a Muhatap Anlayış’ın Başyücelik Devleti ideâli, “öz nefsini selâhiyetsizlikte son mertebeye indirmesi” gereken ve “hakikate esir” olan kâmil ferdin timsalidir. AKP kadrolarından fışkıran ve hak etmediği mânâlar atfedilerek gerçekleştirilen lider yüceltme çılgınlığı ise, bu kutlu mefkûrenin tersine çevrilişi, yani enaniyetin (nefsin/benliğin) Mutlak Fikir üzerindeki zalim istibdadıdır.

Lider, fikre esir olmak yerine, yârân (dalkavuk) zümresini tertiplemiş, nisbeti fikre değil, nefse bağlamıştır. Bu durum, DP iktidarı döneminde Demirel’in işi “şeflik devrinin usûl ve psikolojisine” döküp “Yeminliler” grubu tertiplemesine ve hatta CHP’nin zulüm rejiminin sulta eğiliminin İslâmcı soslu bir tekrarına benzemektedir. Bu yârân zümresi, mesleksiz ve mezhepsiz “cîfeler”den ibaret olup, demagocya zanaatıyla liderin nefsini tatmin etmekten başka bir işe yaramaz.

Bu dava, “her türlü şahsîlikten uzak ve yalnız içtimaîliğe bağlı, müthiş bir (aksiyon) ruhu etrafında tamamladıktan sonra” yürür. Lüpçülük; bu içtimaîliği, nefsanî güç ve iktidar tutkusu ile ve “sadece kazanç hesabı güden bir esnaf siyasetçi-siyaset esnafı” tavrıyla, ucuzculuğa ve mânâ hırsızlığına indirgemektir.

AKP politikalarının kemmiyet odaklılığı, lüpçülüğün kurumsallaşmasıdır.

İktidara geldikleri dönem, kendinden önceki iktidarın uyguladığı acı reçete sonrası rahatlama sürecine denk gelmekle, ekonomide başarı görünümünü bedavadan elde etmiş oldular. Ve bu tabloyu, utanmadan kendi kaabiliyet ve maharetlerine bağladılar. Lâkin zaman geçtikçe ekonominin ne kadar kötüye gittiğini ve AKP’nin ekonomik başarı hikâyesinin yalan olduğunu yaşayarak görüyoruz. Türkiye Türkiye olalı böyle ekonomik buhran görmedi…

Buhran sadece iktisadî mi?

Hayatın her sahasında emsali ve misli görülmemiş rezillik ve tefessüh etmişlikle karşı karşıyayız. Her defasında, “bu kadar da olur mu?” dedirten hadiselerin daha da beterine şahit olmaya devam ediyoruz. Pudra şekeri, toplu seks, kumar, rüşvet, yolsuzluk ve haliyle klikleşme ve adam kayırma…

1990’larda verilen mücadele neticesi elde edilmiş olan kazanımlar… Bu kazanımlarda AKP kadrolarının payı yok denecek kadar azdır. Ve hatta çoğu AKP kodamanı, o zamanlar verilen mücadeleye karşı çıkıp, kazanımların mücadele ederek değil de yaranmaya çalışarak elde edileceğini iddia etmekteydi. İşte bunların 90’lar boyunca mücadeleye ve mücadele edenlere nasıl bir düşmanlık beslediklerine, nasıl sinsilikle yaklaştıklarına şahit olundu. Sonrasında ise hiç utanmadan, bu mücadele ile elde edilmiş kazanımları kendileri elde etmiş gibi yaptılar. İşte bu ihanet sürecidir ki, hainlerin ahlâksızca mücadele adamı olarak kendilerini pazarlayarak arzı endam etmeleridir ki, şimdilerde her gün izlediğimiz rezilliklerin kök salmasına sebep oldu. Hak edilmemiş kazancı ancak haramzadeler yer ve haramzadeler de o kazancı ancak böyle safahatle yer.

Yani, hadi şu veya bu şekilde iktidara geldin diyelim. Peki, lüpçülük nasıl olmazdı?

İnsan ve toplum meselelerini İslâma Muhatap Anlayış ruh ve ahlâkına, fikrine göre çözmenin pazarlıksız teslimiyeti ile…

Bunun için de zaten peşinen bu şuurun olması gerekir ki zaten o şuuuru redderek en başından itibaren İslâma Muhatap Anlayışın remz şahsiyetine ihanetin yuvası olmadılar mı? O, yani İslâma Muhatap Anlayış’ın remz şahsiyeti, Kurtuluş Yılı ilân ettiği 1999’da herkesi Metris’e davet etmişken, bunlar, Amerikan elçiliği ile birlikte iktidara gelmenin hesaplarını yapmıyorlar mıydı? Gayesi dinmiş gibi gözükecek bir iktidarla, pazarlıksız Allah ve Resûlü davasının yolunu kesmek için…

Ve bu hâle vücut verici sebep, NATO’ya bağlılık…

Bunu da “gerçekçi” bir yaklaşımla açıklamaya çalışıyorlar: NATO’da kalmaya devam etmezsek, ABD’nin hedefi olurmuşuz… Bu gerçeğin farkına varmalıymışız. Gerçek olan buymuş. Kasabın bıçağını yalayarak hayat hakkı arayan inek… Biz bu muyuz? Türk milleti bu mudur? O kadar acziyet içindeysek, bu kadar hamaset ve kendi kendimizi dev aynasında görmeye ne hacet?

Dış politikada da, şahsiyetli bir oluş hummasına dayanan, bedeli ödenerek elde edilmiş gerçek zaferler değil, emperyalizmayla işbirliği içinde elde edilen sözde başarılar…

Irak’ın işgâlinde emperyalzimaya verilen destekten BOP’a, oradan Arap Baharı’na, Kafkaslar ve Orta Asya’dan Afrika’ya emperyalizmaya taşeronluk derken gelinen noktada İsrail’in katliamlarını seyreden, Suriye’nin bölünmesine yol açan bir acziyet ve ihanet tablosu…

İnsanın şansı yaver gider başkasının başarısnın üzerine konabilir, dış şartlar elverir, tesadüfler devreye girer, belli dönem başarı tablosu çizebilir ama her yalanın bir gün sonunun gelmesi mukadder. İşte AKP iktidarı, şimdilerde kendi yalanlarıyla büyüttüğü heyûla ile başadebilme gibi kendi çapını da aşan bir meseleyle karşı karşıya.

Savaş, kriz ve buhran…

İçeriyi tükettiler, dışarıda ise güvenecekleri bir dayanak kalmadı. ABD, “benden medet ummayın, başınızın çaresine bakın!” dedi.

Şahit olduğumuz zaman diliminde, ilk defa, kendi meselelerimizi kendimiz çözmemiz gereken bir döneme girmiş durumdayız.

İnsan ve toplum meseleleri nasıl çözülür?

Fikirle!..

Bugüne kadar emperyalizmaya dayanarak ve ondan aldığı destekle, meseleleri çözmeden de olsa iktidarda kalamaya devam edebilme imkânı vardı. Fakat herkesin, emperyalist kodamanların dahi kendi can derdine düştüğü bir ortamda, hadiseler dahi fikirsiz adım atılamayacağının ihtarını yapıyor; çağ, mührünü vuracak fikre açılıyor… Korkuyorlar… Fikir kaçkınları, yatırımını fikre değil de yanlış kanallara yapanlar korkuyor… Fikir çağının doğmasından umutlarını kesmişlerdi, inançları sarsılmıştı kimisinin… Ama… Fikre en uzak olunan dönemde, fikrin ne kadar elzem olduğu daha da net anlaşılıyor…

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin