TİRANLIK, SINIFLAŞMA VE ADALET ARAYIŞI ÜZERİNE…
Yiğit Metin
Bu ülkede her şeyden önce bir hakikati teslim ederek başlamak gerektiğine inanıyorum: Türkiye’de uzun süredir güç yoğunlaşmasına dayalı bir yönetim pratiği hâkimdir. Bu pratiğin, siyasal iktidarın etrafında şekillenen yeni bir sermaye çevresi ve ayrıcalıklı bir ekonomik ağ ürettiği de artık açıkça tartışılmalıdır. AKP iktidarı döneminde oluşan yeni burjuva unsurlar, devlet imkânları, kamu ihaleleri ve belirli sektörlerdeki yoğunlaşma üzerinden serpilen bir sınıfsal yapılanmaya işaret etmektedir.
Bugünkü Türkiye’nin en yakıcı meselesi ekonomik kırılganlıktır. Yüksek enflasyon, alım gücünün erimesi, ücretlerin hayat pahalılığı karşısında yetersiz kalması ve genç işsizliği, geniş halk kesimlerinde derin bir gelecek kaygısı üretmektedir. Buna karşılık finans, inşaat, savunma sanayii ve büyük holdingler çevresinde servet birikiminin hızlandığı yönündeki güçlü algı, sınıfsal uçurumun büyüdüğü hissini pekiştirmektedir. Toplumun önemli bir kesimi için mesele artık yalnızca geçim değil; adalettir.
Siyasal alanda ise güçlü yürütme yapısı, muhalefetin parçalı görüntüsü, medya düzenine dair tartışmalar ve yargı bağımsızlığına ilişkin eleştiriler, sistemin hukuki niteliği üzerine süregelen bir gerilim doğurmaktadır. İktidar cephesi dış politikadaki hamleleri, savunma sanayiindeki ilerlemeleri ve altyapı yatırımlarını ön plana çıkarırken; muhalefet hukuk devleti, şeffaflık, yoksullaşma ve kurumsal aşınma başlıklarını gündeme taşımaktadır. Bu iki anlatı arasındaki mesafe, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmekte ve ortak bir gelecek tasavvurunu zorlaştırmaktadır.
Bu noktada sıkça sorulan bir soru var: “Aydınlar neden susuyor?”
Kanaatimce mesele suskunluk değil, etkinin daralmasıdır. Türkiye’de pek çok akademisyen, yazar ve gazeteci ekonomik eşitsizlikleri, yönetim sorunlarını ve toplumsal adaleti tartışmaktadır. Ancak medya yapısındaki dönüşüm, kamusal alanın daralması, baskı ve oto-sansür mekanizmaları bu seslerin geniş kitlelere ulaşmasını sınırlayabilmektedir. Ayrıca entelektüel dünyanın kendi iç bölünmüşlüğü de etkili bir ortak dil üretimini zorlaştırmaktadır.
Türkiye’nin yapısal açmazlarından biri, üretim modelinin yüksek katma değerli alanlara yeterince evrilememesi ve gelir adaletsizliğinin kronikleşmesidir. Eğitim sistemindeki sorunlar, liyakat tartışmaları, beyin göçü, kamu kurumlarına duyulan güvenin zayıflaması ve gözle görülür bir sosyal çözülme bu tabloyu tamamlamaktadır.
Bu noktada mesele yalnızca “hangi ekonomik sistem” sorusu değildir. Asıl soru şudur:
Hukukun üstünlüğü ne ölçüde işletilmektedir?
Vergilendirme ne kadar adildir?
Sosyal politikalar ne kadar koruyucudur?
Kamu kaynakları ne kadar şeffaf kullanılmaktadır?
Bir ülkede adalet duygusu zedelenmişse, ekonomik büyüme tek başına huzur üretmez. Güç dengelenmemişse, kalkınma toplumsal barışa dönüşmez. Bu nedenle ihtiyacımız olan şey yalnızca teknik reformlar değil; hukuk, liyakat ve kamusal ahlâk temelinde yeniden inşa edilmiş bir devlet aklıdır.
Sözün özü: Türkiye’nin önündeki mesele, kutuplaşmayı derinleştiren hamasi söylemler değil; adalet zeminini güçlendiren yapısal dönüşümlerdir. Gerçek istikrar, ancak hakkaniyetle mümkündür.
Vesselâm.










