ELİTİN SON OYUNU: KRİZDEN DİJİTAL ETKİSİZLEŞTİRMEYE
Markku Siira
Sean Stinson, 1973 yılında küresel petrol arzındaki sadece yüzde yedi’lik bir düşüşün bile on yıllık bir ekonomik sıkıntı dönemini tetiklemeye yettiğini belirtiyor. Enflasyon ve işsizliğin felç edici bir birleşimi olan stagflasyon, sanayileşmiş Batı dünyasına hızla yayıldı.
Fabrikalar kapandı, milyonlarca kişi işsiz kaldı ve bazıları evlerini bile kaybetti. Hükümetler tereddüt etti ve bir krizden diğerine savruldu. Yaklaşık altı ay süren petrol krizi acımasız bir uyarı oldu: modern dünya ucuz enerjiyle ödünç alınmış bir zaman içinde yaşıyordu ve herhangi bir önemli aksaklık, sadece fiziksel bir rahatsızlıktan çok daha öte sonuçlar doğuracaktı.
Bugün, ABD, İsrail ve İran’ın dahil olduğu savaş, dünya petrol ve gazının %20 ila %25’inin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini zorlaştırmaktadır. Nisan ayı başlarında, günlük yaklaşık 17,7 milyon varil -küresel talebin %17’si- kesintiye uğramıştı. Bab el-Mandeb Boğazı tehdit altında, bölgedeki rafineriler hasar gördü ve birçok üretim sahası işleyen nakliye rotalarından kesildi. Savaş hemen dursa bile, petrol akışının tamamen normale dönmesi aylar, hatta yıllar alacaktır.
Bunu anlamak için 2008 ekonomik krizine geri dönmek gerekir. O dönemde, finansal sistemin çöküşü sırasında, borçlar silinmeli, iflas eden bankaların batmasına izin verilmeli ve kısa ama gerekli bir resesyon kabul edilmeliydi. Bunun yerine, merkez bankaları faiz oranlarını sıfıra indirdi ve sınırsız parasal teşvik uyguladı. Varlık balonlarını şişirdiler, yaşayamaz şirketleri kurtardılar ve küresel borcu 150 trilyon dolardan 300 trilyon doların üzerine çıkardılar.
Bugün, petrol krizi manevra alanı kalmamış bir sistemi vuruyor. Faiz oranları dibe vurmuş durumda, bilançolar dolu ve her yerde borç var. Steve Keen, Michael Hudson ve Nouriel Roubini gibi karamsar ekonomistler, yaklaşan resesyonun Büyük Buhran’dan daha kötü olabileceğine inanıyor.
1930’larda borçlar ağırlıklı olarak özel sektöre aitti ve üretim kapasitesi korunmuştu; ancak bugün devletlerin, şirketlerin, hane halklarının ve gölge bankaların borçları birbiriyle sıkı sıkıya iç içe geçmiştir. Krizin etkileri göz açıp kapayıncaya kadar küresel çapta yayıldı. 1970’lerin petrol kriziyle yapılan karşılaştırma aslında fazla iyimser.
Stinson, 2020 pandemisini gelecek krizin açık bir provası olarak görüyor. Seyahat kısıtlamaları, sağlık pasaportları, devasa teşvik tedbirleri ve dijital izleme uygulamaları pratikte test edildi. O dönemden kalan altyapı sökülmedi, bir sonraki acil durum için beklemede bırakıldı.
Stinson’a göre, merkez bankalarının, IMF’nin ve Bilderberg gibi forumların eylemleri aynı hedefe yöneliktir: kriz sonrası dijital altyapıya dayalı para reformu. Merkez bankası dijital para birimleri, dijital kimlikler ve programlanabilir para teknik ve yasal olarak zaten hazırdır. Eksik olan tek şey, yeni sistemin uygulanmasını hem kaçınılmaz hem de siyasi olarak kabul edilebilir hale getirecek küresel bir krizdir.
Stinson, ulusötesi devlet ağlarının yaklaşan çöküşü önlemeye çalışmadıklarına inanıyor. Aksine, bu ağlar normal şartlar altında uygulanması imkânsız olan tedbirleri dayatmak için eşsiz bir fırsat görüyorlar: tüketim ve hareketlilik kısıtlamaları, dijital para birimlerinde son kullanma tarihleri, algoritmalar aracılığıyla davranışa dayalı şartlılık ve dijital bir çerçeve içinde gelir ile temel hizmetlerin birbirine bağlanması. Dijitalleşme ve yapay zekâya dayalı tam kontrol altyapısı şimdiden inşa ediliyor.
Yeniden yapılanma, aynı zamanda daha küçük ve daha yönetilebilir bir nüfus gerektiriyor — bu, ulusötesi elitler arasında uzun süredir yaygın olan bir hipotez. Otomasyon ve robotlaşma, insan emeğinin büyük bir kısmını gereksiz kılıyor. Enerji, ekonomi, savaşlar ve iklim değişikliğinin bir araya geldiği kriz, ekonomileri çöküşe sürüklemekle kalmıyor, aynı zamanda nüfusu da azaltıyor.
Stinson, Deagel’in demografik tahminlerine atıfta bulunarak, bu tahminlere göre ABD nüfusunun 330 milyondan yaklaşık 110 milyona, Almanya’nın yaklaşık 50 milyona ve Japonya’nın 40 milyona düşeceğini belirtiyor. Önümüzdeki on yıl içinde, sistemin bir arızası olarak değil, planlı bir işlev olarak kitlesel ölümler yaşanması bekleniyor. Dijital altyapı, kalan nüfusun verimli bir şekilde yönetilmesini mümkün kılıyor.
Geniş halk kitleleri, şimdiden sistematik olarak farklı bir gösteriye odaklanmaya şartlandırılıyor: İran ile aralıklı çatışmalar, borsalardaki sarsıntılar ve kısa vadeli ekonomik kazanç için jeopolitik gerilimlerin araçsallaştırılması.
Stinson’a göre, Donald Trump gibi figürler yeni sistemin mimarları değil, daha çok eski sistemin son aşamasını temsil ediyorlar. Onların gözle görülür yolsuzlukları, asıl meseleyle karıştırılmaması gereken bir performanstan ibarettir. Gerçek karar alma süreci, görünürlük peşinde olmayan, sosyal medya tartışmalarına katılmayan ve iktidarlarını meşrulaştırmak için seçim zaferlerine ihtiyaç duymayan aktörler arasında, gölgelerin içinde gerçekleşir.
Dijital yönetim sistemi hâlâ ele geçirilip yaratıcılarına karşı kullanılabilir mi? Dijital altyapı, bir uçak ya da demiryolu ile karşılaştırılamaz. Çerçeveleri sabitlenmiş, kod yazılmış ve gözetim mekanizmaları çoktan devreye girmiştir. Bir güç EMP silahları kullanmadıkça ya da yapay zeka alanındaki gelişmeler tamamen öngörülemez tersine dönüşlere yol açmadıkça, tekno-kapitalist yönetici sınıfı devirebilecek hiçbir halk hareketi, gizli ağ ya da rakip elit yoktur.
Önümüzde bizi bekleyen şey sıradan bir resesyon ya da bir başka Büyük Buhran değil, insanlar, para ve hareket özgürlüğü arasındaki ilişkinin planlı ve kalıcı bir şekilde yeniden düzenlenmesi. Dijital para, dijital kimlik ve biyometrik gözetim, tek gerçekçi seçenek olarak sunuluyor. Bu sadece bir komplo teorisi değil: günümüz dünyası artık katı hiyerarşik sistemler olmadan işleyemiyor. Yeniden yapılanma çoktan başladı.
Stinson daha iyi bir geleceğe inanmıyor ve aksini ummanın zararlı olduğunu düşünüyor. Geriye tek bir netlik kalıyor: geleceği olduğu gibi görebilme, onu adlandırabilme ve rahatlatıcı yanılsamaları reddedebilme yeteneği. Kriz ve planlanan müdahale kaçınılmazdır. En kötüsü gerçekleştiğinde, insanlar işlerin farklı olabileceğini hatırlayacak mı — ve bu umut hâlâ eyleme geçmeye yol açabilecek mi? “Tarih hiçbir garanti vermez, ancak uyarılar sunar ve bu da onlardan biridir,” diye sonlandırıyor Stinson.
Çeviren: Adnan DEMİR










