DİL BİRLİĞİMİZ- 2

Burhan Halit KOŞAN

Dil, hangi organımızın diplomatıdır? Dil bir insanın veya bir devletin akıllı olup olmadığını, zeki olup olmadığını ele verir mi? Dil, duygularımızın, düşüncelerimizin ve tefekkürümüzün gürbüzleşmesine veya zayıflamasına yol açar mı? Dil hafızası, toplum dinamiklerinin sağlıklı olup olmadığının göstergesi midir? Dil hassasiyeti medeniyetin mi yoksa uygarlığın mı şiarıdır? Kalbimizin konuştuğu bir dil veya diller var mıdır?

ALAGEYİK

Tarihi bir realite olarak, Cumhuriyetin dillendirdiği veya ifade ettiği müfredat tarihinin, aziz milletimiz için çıkmaz bir sokak olduğu gibi, dilbilimi, gramer gibi her bir alanda dillendirdiği safsatalarında milletimiz için çıkmaz bir yol olduğunu söylemeye mecburum. Türk töresine savaş açan, örfümüzü yasaklayan, ananevî geleneklerimizi tecrit eden, inancımıza suikast düzenleyen müesses nizâm, azametli tarihimizi kirlettiği ve rayından çıkardığı gibi, Türkçe lisanımız ile gramerimizi ayakta tutan atasözlerimizi de İngilizler ile Yahudilerin menfaatleri için, yozlaştırmak, çürütmek, unutturmak, rayından çıkarmak, imha ve infaz suikastlarıyla defnetme girişimlerine devam ettiğine mavi kurtlar şahittir, alageyik de şahittir…

MÂNÂ BİRLİĞİ

İlâhî geleneğin bir şubesi olan atasözlerimiz dil birliğimizi sağlayan unsurlardan biri olduğu gibi, mânâ birliğimizi sağlayan şıklardan da biridir. Atasözlerini aktarmamızı sağlayan dil, yani lisan, aynı zamanda aklımızın da bir vasıtasıdır. Evet, akıl uzvu; harf, hece, cümle ve paragraf bukleleri vasıtasıyla kendi görüntülerini sergiler. Ruhîi ve fizikî anatomimizin ana motoru diyebileceğimiz kalp ise mânânın tezahürü olan amel, aksiyon, mimik, jest, tavır ve benzeri hamleler de kalbimizin lisanıdır. Hani demem o ki, akıl, hakikati, doğru ve güzelin boş lakırdısını yapar, pratiğinden uzak durur. Kalp ise hakikatin ifade kalıbı olan gerçeğin, doğrunun ve güzelin rengârenk elbiselerine bürünerek, sevap fiillerinin faili olur.

Hitabı ve kitabîi dil hassasiyeti medenî olup olmamanın göstergesi olduğu gibi, bir devletin de medeniyet anlayışının var olup olmadığını; karakol, hapishane ve hastanelerinde merhamet dilini mi, işkence dilini mi, kibar dilini mi, kaba dilini mi, vefa dilini mi ihanet dilini mi kullandığına bakarak görebilir ve karar verebiliriz. Varoluşunu, Batı ile batılın sokaklarında arayan Cumhuriyetin dilinin dikenli, cerbezeli, ilkel, iptidaî, vahşî, kaba, yabanî olduğu gibi, tehdit ve şantaj dilini konuştuğundan dolayı uygarlığın temsilcisidir diyebilirim.

Bu canice cürümler karşısında akrepler pis pis sırıtsın, sırtlanlar şehvet kahkahaları atsın ve eğlenmeye devam etsin çakallar. Kardeşim ve kız kardeşim, kederlenme, hüzünlenme, üzülme ve tasalanma! İlâhî geleneğin sembollerinden biri olan ve manevî rehberliği temsil eden Alageyik bizimle. Bilgi hiyerarşisinde otoritenin rehberliğini temsil eden mavi kurtlar bizimle. Ve bütün bunlardan ve her şeyden daha önemlisi “Allah seni terk etmedi” buyuran, Ol Resûl’ün Allah’ı bizimle… Şehadet, ölümsüzlüğün tohumudur!

AKLIN NAKİTİ DİKKATTİR!

Şafağa hamile olan karanlığın yırtıldığını görüyorum. Kımıldayan ve kıpırdayan doğmamış çocukların ayak kıpırtılarını işitiyorum. Ben, harfler ve kelimelerden oluşan mürettebatımla mahşer vadisine doğru ilerliyorum. Mavi sonsuzluğu benimseyen mürettebatımla birlikte “ben”i reddedip “biz”i inşa ediyor ve geleceği cümle cümle çağırıyoruz. Ve doğmamış çocukların birbirlerine bir şeyler fısıldadığını işitiyorum: “Geç olsun, güç olmasın.”

İlâhî geleneğin coğrafi menşei olan Türkistan’dan yeryüzüne yayılan semboller (çift başlı kartal, Alageyik, töre, ananevî gelenekler vb.), tasavvuf gibi atasözlerinin de bu kaynağa dayandığını ifşa edeyim. Gezegenimizin her bir iklimini renklendiren ve geleneği olan her bir toplumda dillendirilen atasözlerinde de muhteva ve müktesebat müşterekliğiyle birlikte mânâ müşterekliğinin de bulunduğunu gözlemleyebiliriz. Yarın değil, hemen şimdi şiarımız ile doğmamış çocukların birbirlerine fısıldadığı bu atasözümüz ile alâkalı olarak belki kısa belki uzun olabilecek tahlil ve analizimize girişelim. Girişelim ki, rahmetli Üstad’ın “Sakarya” şiirinde dile getirdiği, “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya” gerçeğiyle yüzleşebilelim ve hürriyete kanat çırpabilelim…

“GEÇ OLSUN, GÜÇ OLMASIN”

“Geç olsun, güç olmasın” atasözümüzün rehberliğinde ütopyana ve rüyana inanmalısın! Bu atasözümüz başlangıçta, bir öğüt, bir ilke, bir nasihat, bir tavsiye olarak kullanılıyordu. Bir ünlem işaretiyle “Geç olsun, güç olmasın!” ifadesini hayatımızın hemen hemen her bir safhasında kullanabilir, rastlayabilir ve gözlemleyebiliriz…

Uzun zamandır beklediğimiz birini karşılama esnasında, ileriye dönük iş plâanlamamızda, aşk hayatımızda kullandığımız bu atasözünü maddî ve manevî yolculuğumuza ait her bir serüvenimizde başarılı olma beklentimizi ifade etmek için kullanıyoruz.

Her bir atasözü gibi, bu atasözü de kişinin amellerine, aksiyonlarına, zihin faaliyetlerine ve tefekkür dinamiklerine rehberlik etmeyi amaçlar. Terazinin bir kefesinde “geç olsun”, diğer kefesinde “güç olmasın” ifadesi vardır. Bu terazi kefelerinin tartılması neticesinde beşerin arzusu, temenni ve tercihinin başarıdan, muzaffer olmaktan yana olan “geç olsun” kefesini seçmesi doğaldır. Bu atasözümüz, aynı zamanda iki seçenek, iki yol ayırımı, birbirine zıt iki görüş arasındaki artıları ve eksileri tartarak, tercih edilebilir olan, neticesi çok daha iyi olanın seçilmesini işaret eden bir nasihattir…

“Geç olsun, güç olmasın” atasözümüz bir bakıma “daha iyi” şıkkını tercih edilmesini telkin, tavsiye ve öğütlemektedir. Bu atasözümüzün, “Acınacak olmaktansa kıskanılmak daha iyidir”, “Kötü arkadaştansa yalnız olmak daha iyidir” deyimlerinin ve “Zarar etmektense sermayeyi korumak daha iyidir”, “Çok zarardansa az zarar etmek daha iyidir” gibi öğüt verici ifadelerin doğumuna da sebep olduğunu söyleyebilirim. Kendimiz dışındaki dünya ile ilgili öğüt veren bu atasözümüz, aynı zamanda kendi muhasebemizi yapmamızı telkin eden, “Kendimizi geç de olsa tanımak, hiç tanımamaktan çok iyidir.” ve “Bir şeyi geç elde etmemiz, ona sahip olmamaktan iyidir.” tavsiyelerinin de annesidir diyebilirim.

Evet, başlangıçta, bir öğüt, bir ilke, bir nasihat, bir tavsiye, bir telkin, bir ilke olarak kullanılan “Geç olsun, güç olmasın.” atasözümüz, bugün bağlamından koparılarak, anlam ve mânâ odağından uzaklaşmış bir şekilde kullanılmaktadır. Hayırlı olanın faili, muzaffer olmanın öznesi, amel ve aksiyonun yüklemi olmayı ima eden bir kullanımdan, yavaş yavaş ikili bir kullanıma geçildi…

Aziz Türk milletinin her bir değerini ve erdemini kendi mezbeleliğinde öğüten cumhuriyet, ilâhî geleneğin bir emaneti, ata yurdumuz Türkistan’ın mirası olan sembolleri, hediyeleri ve ikramlarını öğüterek kendisi gibi çöp olmasına çalışmaktadır. Bu yüzden, bu atasözümüz de yerine getirmeye mecbur olduğumuz sorumluluklarımızı ertelemenin aracı, rahatsız edici davranışlarımızın bahanesi, haksızlıklarımıza bir mazeret, kaba fiillerimizi perdeleyen bir duvar hükmünde kullanılmaktadır…

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin