DİL BİRLİĞİMİZ- 4
Burhan Halit KOŞAN
Zaman denen palindromu anlatacak değilim. Hikmet ehli için aşikâr olan, açık seçik olan “zaman” fenomenini algılayabilmemiz, anlayabilmemiz için, dilbilimin söz sanatları alanına giren “palindrom” sanatını ve geometrinin alanına giren “daire, çember, yuvarlak, helezon” meselesini idrak etmeye çabalamalıyız. Lanetlilerden olmamak için, “bugünün işini yarına bırakma” atasözümüzün anlayışını kuşanmalı, seçkinlerin mâneviyat devletine iltica etmeli ve Büyük Doğu İmparatorluğu’nun Büyük Doğu marşını seslendirmeliyiz.
İskeletle zina eden rejimin piçi; nerede ve kimlerle durduğunu değil, nereye varacağını ve kimlerle olacağını da anlatabilirim. Günâh duvarları olmayan aklından geçenleri ve ahlâk çitiyle çevrilmeyen duygularını anlatabileceğim gibi, aklından geçireceğin ve faili olacağın şehvet fiillerini de yazabilirim. Sadece söylediklerini, düşündüklerini ve plânladığını değil, söyleyeceklerini, düşüneceklerini, faili olacakları cürümleri de açık bir şekilde anlatabilirim.
İskeletle zina eden rejimin zibidisi, sen, kibrin, mutluluğun, hafifmeşrepliğin, gaddarlığın ve zulmün, işkencenin, gürültünün, görüntünün, müsrifliğin, israfın, vefasızlığın, ihanetin, süflî tiksinmenin, bölücülüğün, aymazlığın, gafletin ve delaletin, vatan hainliğinin, hırsızlığın ete kemiğe bürünmüş cadalozu, çürüyen moruğusun!
İskeletle zina eden rejimin her bir çocuğu, mukaddes değerlerimizin ve erdemlerimizin katili veya katil adayı olduğu gibi, Allah’ın âyetlerinden bir âyet olan lisanımızın da celladıdırlar.
Ahalimizin dününü, bugününü ve yarınını ilgilendiren her bir alanı yozlaştırmak ve tefrika çıkarmak, parçalamak ve itibar suikastı düzenlemekten imtina etmezler. Aziz Türk milletini başsız bırakmak için her türlü tezviratta bulunurlar. Bu azgın azınlık aynı zamanda aziz milletimizin hayırseverlik ve merhamet genini sömürmek, şefkat ve tevazuu genini istismar etmek, ağırbaşlılık ve sabır genini küçümsemek, vakar genini dalga geçmek, aşağılamak, alay etmek, itibarsızlaştırmak için kullanırlar.
Ahlâk algoritmalarının her biri, bir kurtuluş formülüdür!
Düşmanlarının kimler olduğunu bilmediğin takdirde “ipi yılan zanneden” veya gelenekçiliği muhafazakârlık ile karıştıran, hayırseverliğin yardımseverlik olduğunu zanneden gafillere, tasavvufu metafizik zanneden şaşkınlara benzersin. Düşmanlarımızı tanımak için, doğal kelimeler denizinde kulaç atmalıyız. İllegâl olan haram ve günâhları legâlleştiren failleri demir sinemizde ezmeye, cehennem kalıntısı kötülükleri çelik yüreğimizle infaza, batıla ait zihniyet sapkınlarına karşı ahlâk algoritmaları ile savaşmaya mahkûmuz.
Kelimelerin dünyası, aziz fikrin ve safsata görüşlerin dünyasından bağımsız değildir!
Rejimin çocuklarının her birinin bir günâh gecesinin zehirli meyvesi olduğuna inanıyorum.
Yerel ve küresel müesses nizâmın kendilerine bahşettiği nakdî hibeler başta olmak üzere, emlâk, statü, makam, mevkii, görüntü ve mikrofon baskınlığı ve üzerlerindeki üniformanın kibriyle ahalimizi yok sayıyor, küçümsüyor ve aşağılıyorlar. Sentetik sözleri tabulaştırıyor, putlaştırıyor ve insanlarımızın zihnini bulanıklaştırıyorlar. İskeletle zina eden rejim, dil vatanımızı parçalıyor ve müfredatındaki, “bağlaçtan sonra virgül kullanılmaz” sapkınlığıyla masum Türk çocuklarını zehirliyor. Aynı zamanda her biri tescilli bir ahlâksız, bir imânsız, bir zağar olan çürük aydınları da sentetik sözcüklerin kullanılmasını yaygınlaştırıyor.
Müsrif değiliz ki, boş lakırdılara harcayacak zamanımız, çarçur edecek sermayemiz olsun! Modern çağın prangalarını parçalamak ve nefes alabilmemiz için, cüzzamlı Cumhuriyetin çelik ağlarını yırtmalıyız. Biz, tevazuunun, neşenin, yoksulluğun, samimiyetin, tevekkülün, vakarın, sükûnetin, suskunluğun, şefkatin, merhametin, muhabbetin, inzivanın, kırgınlığın, burukluğun, hüznün, rağbetin, çilenin, masumiyetin, affedebilmenin çehresi, lisanımız olan Türkçe’nin temel taşı ve sütunlarıyız… Paslanmaz demir ve sessizlik, notamız olsun!
Batı uygarlığının iflâs ettiğini, sadece konkordato ilân etmesini beklediğimizi söyleyebilirim.
Bir üst cümlede dillendirdiğimiz “Batı uygarlığı” tamlamasını her ne kadar coğrafi bir terim olarak kullansam da genel olarak “Doğu ve Batı” ifadesi ile iki coğrafi yer mânâsında değil, birbirine zıt iki bakış açısının ihtilafını işaret etmek için kullandığımızın bilinmesini isterim.
Hani demem o ki, “Doğu ve Batı” ifadesi bir nevi hak ve batıl, siyah ve beyaz, ulvî ve süflî, doğru ve yanlış, güzel ve çirkin ibarelerinin izdüşümü gibi düşünebiliriz.
İblis ile avenesinin dili olan İngilizce veya İbranice düşünmemizi, yazmamızı, konuşmamızı bekleyen despot ve totaliter rejim istemese de Türkçe düşüneceğiz, Türkçe yürüyeceğiz, Türkçe konuşacağız. Modern çağın icat ettiği sentetik kavramlardan biri olan Cumhuriyetin, bir yönetim tarzı olduğunu herkes bildiğine adım gibi eminim. Bilinmeyen ise bu sentetik kavramın farklı farklı dillerde hafifmeşrep, bölücülük, komplo, entrika, kaos, terörizm, çete, serkeşlik, zevzeklik, yargısız infaz, eşitlik, kargaşa, hoppa, sürtük kelimeleriyle eşdeğer olduğunun gizlenmesidir. Bu sentetik kavramın matematik alanındaki karşılığının da bir rakam olmayan “0-sıfır” değerine tekabül ettiğini söyleyebilirim.
Küfrü, yokluğu, çukuru, karanlığı, batılı temsil eden “0-sıfır” değerine karşı, İlâhî geleneğin Rahmet yollarında dikey yürüyebiliriz. Evet, İlâhî geleneğin bir şubesi olan sembollerin fizikî figürlerinden biri olan “gökkuşağı” gibi, kalem, kılıç, mağara, seccade, köşe taşı, sefine ve diğerlerinin biraz daha dem almasını beklerken, İlâhî geleneğin şubelerinden bir şube olan atasözlerimizden olan “Bugünün işini yarına bırakma.” ifadesini tahlil ve analiz edelim.
“BUGÜNÜN İŞİNİ YARINA BIRAKMA”
Fütuhatı, fethetmeyi düşünmeyen, kesinlikle ve kesinlikle sömürgeleştirilmeyi istiyordur! Yeryüzünü fethedebilmemiz, İlâhî geleneğin her bir şubesine olan niyetimiz, algılamamız, idrak edebilmemiz, pratiğe dökebilmemiz, istidadımız, azmimiz ve çabamızla bağlantılıdır.
Fethetmenin bastırılamaz yasası olan terkibi hükümler, yani tasavvufi ve fiziki denklemler, yani formüllerinden biri de atasözlerinin manasını algılayabilmekten geçer. Feraset devleti, hikmet imparatorluğuna erişmenin olmazsa olmaz kurallarından biri olan atasözlerimiz ile yüzyılın zincirini kırabilir, turfanda fetihleri, taptaze fütuhatları görebiliriz.
Atasözleri, bir millet, bir kıta, bir havzaya ait olmaktan ziyade insanlığın genetiğine işlenmiş İlâhî bir ikramdır. İnsanlığın ortak mirası ve aynı zamanda her bir millete işaret levhası olan atasözleri, kendi kendileriyle çelişmekten çekinmezler. Atasözleri “her şey zıddıyla kaimdir” prensibinin teorik izdüşümü, tecrübe ilminin sütunlarından bir sütundur. Algılara değil, olgu temelinde yükselen ve yaşanmışlıklardan kuvvet bulan atasözleri, insanlık tarihinin mazisi ve istikbali arasındaki köprüdür. Sevgilim! Sen, benim sesim; ben senin kalp atışın!
Evet, “Bugünün işini yarına bırakma” atasözüyle billûrlaşan tavsiye, talimat veya uzlaşmaz kınama, bir müddet önce incelediğimiz “Geç olsun, güç olmasın.” atasözünün savunduğu hoşgörüyle karşılanır. Bu ahlâk temelli formülün kendisine hatırlatılmasından rahatsız olan her bir insan, bir şeyi yapma noktasında ihmalkâr davranan, savsaklayan, ayağını sürüyen ve sorumluluğunu devamlı bir şekilde tehir eden birisine karşı “Geç olsun, güç olmasın” hoşgörüsüyle değil, “Bugünün işini yarına bırakma” kınamasını uygulamaktan çekinmez!
Sorumluluğundan kaçanı kınayan, bu çağın modası olan “erteleme” ve “öteleme” fiillerinin tenkit etmek için kullanabileceğimiz bu atasözümüz, çok çok önceden haber veren uyarı mekanizması dolayısıyla bünyesinde güçlü anlamları barındırmaktadır. Bu fazlasıyla açık, şeffaf ve gayet makûl karşılanması gereken atasözümüze uygun davranılmaması hâlinde zararlı çıkacağımız, çok sıkıntılar yaşayacağımız kesin ve katidir. Yarın değil, hemen şimdi prensibimizle iki numune yazalım; Onarılması ve bakımı yapılması gereken çatısını zamanında onarmayan birisi, kendisinin ve ailesinin uzun kış mevsiminde hasta olma krizini göze alıyor demektir.
Tarla işlerini zamanında yapmayan bir çiftçi hem kendisi zarara uğrar hem de tüm yılın hasadını tehlikeye atarak ailesinin aç kalmasına ve ülkesinin kıtlık yaşamasına neden olma riskini göze alıyor demektir.
“Bugünün işini yarına bırakma.” atasözümüz, edebî tarzlar başta olmak üzere, nükte, mizah ve plâstik sanatlar ile hayatımıza tesir eden her bir alanda müspet veyahut menfi mânâda ilham kaynağı olduğunu söyleyebilirim. Rus aydını İvan Goncharov tarafından 1859 yılında yayınlanan “Oblomov” romanına da ilham kaynağı olmuştur. Romanın edebi karakteri olan “Oblomov” üzerinden Rus yöneticilerin tembelliğini, ilgisizliğini, lâkaytlığını, hareketsizliğini, sorumsuzluğunu ve karar vermekten kaçınan acizliklerini tenkit eden bu roman, edebiyat tarihinde de hak ettiği yeri almıştır.
“Oblomov” romanı, modern çağın hastalığı olan ertelemek, üşengeçlik, tehir etmek, bilinçli geciktirmek gibi uyuzlukları bir yaşam biçimi olarak tarif eden ve tanımlayan “Oblomovizm” tabirinin de çıkmasına yol açmıştır… Ya Vedud! Bize, sevdiklerini sevmeyi nasip eyle!
Rus aydını İvan Goncharov ile aynı dönemde yaşayan Marko Paşa’dan ahalimize sirayet eden ve Cumhuriyetle birlikte moda olan “Bugün git, yarın gel” ifadesiyle çözümsüzlüğün alışkanlığı ve yönetim kademesinde bir prensip haline geldiğini hâlen daha görebilir ve izleyebiliriz. Hani demem o ki, “Oblomovizm” denen bulaşıcı hastalığı, Anadolu ikliminde yaygınlaştıran ve dolaşıma sokanın da Marko Paşa denen deyyusun eliyle gerçekleştiğini lütfen ama lütfen unutmayalım… Bu karanlık çağı, bu kahpe düzeni, dervişler devirecek!
“Bugünün işini yarına bırakma.” atasözümüz, ertelemeyi tenkit etmektedir. Hani demem o ki, “yarın” zarfından türetilen herhangi bir ameli, aksiyonu, düşünceyi, tefekkürü, kızgınlığı veya hoşgörüyü, işareti veya görmemezliğe gelmeyi, ifadeyi ve refleksi tenkit etmek için kullanılmaktadır. Hani demem o ki, “yarın” zarfından türetilen “erteleme” herhangi bir fiili sistematik ve bilinçli olarak ertesi güne tehir etme tutumunu tanımlar.
Yarın yazacağım; yarın tamir edeceğim; yarın halledeceğim; yarın gideceğim; yarın tövbe edeceğim; yarın bırakacağım; yarın başlayacağım; yarın bitireceğim; yarın döneceğim; yarın rapor alacağım; yarın yürüyeceğim; yarın seveceğim; yarın, yarın, yarın, yarın…
İblisin pankartı, sloganı, iknası, zehri, şarkısı, mandolini, mikrofonu, görüntü ve ayartma tabelalarındaki hilekârlıklarının “yarın” ertelemesiyle başladığını söyleyebilirim. Yahudiler gibi lânetli olan İblisin bu ayak oyununa düşmemek için, kifayetsiz muhterisleri yenebilmek için, tembelliği alt edebilmek için, süflî duyguları tuş edebilmek için, “Bugünün işini yarına bırakma.” şiarının zihniyetiyle hareket etmeye mecburuz diye inanıyorum! Bu konuda sen ne düşünüyorsun?










