PATOJEN RUHLAR

PATOJEN RUHLAR

Takdim:

Yazarlarımızdan Emel Zor hanımefendinin aşağıda okuyacağınız makâlesi, ADIMLAR Plâtformu merkez binamıza yapılan ve sonucunda gönüldaşımız Ünsal Zor’u şehid verdiğimiz bombalı saldırının tarihi olan 25 Mart 2015 günü mail yoluyla bize ulaşmıştır.

Yazarımızın Adımlar Dergisi’nde yayınlanmak üzere gönderdiği yazısını, matbû yayınımıza verdiğimiz ara dolayısıyla internet sitemizde yayınlıyoruz.

ADIMLAR

 

PATOJEN RUHLAR*

Yaşamakta olduğumuz toplumda suç ve suçluların sayılarının her geçen gün çoğalmakta olduğu sosyal bir gerçeklik olarak karşımızda durmakta. Pek çoğumuz suça ve suçluya dair yorumlar yaparken veya olayı aktarırken dehşet duygusu içerisinde “bu hâle, bu kadar çabuk nasıl gelebildik? “ diye soruyoruz. Endişelerimiz her geçen gün katlanarak artarken, ne yapacağımıza dair kesin ve net çözümlere bir türlü ulaşamıyoruz. Çocuklarımız, geleceğimiz, dünya ve insanlık bu denli tehdit altındayken, “bu pis dünyanın artık hiç de yaşanmaya değer olmadığı” düşüncesi belleklerimize ister istemez kazınıyor. Hâl böyle olunca, toplum olarak, ümitsizliği, korkuyu, çaresizliği ve pek çok olumsuz duyguyu bir arada yaşar durumda buluyoruz kendimizi.

Yalnızca, “yaşanmaya değer hayatın nasılına” dair az ya da çok fikri, bilgisi veya birikimi olanlar bu olumsuzluklar karşısında yıkılmamak, direnç göstermek ve dik durabilmek için çaba sarfetmeye ve bir nevi savaşmaya devam edebilme gücünü kendilerinde bulabiliyorlar. Fakat genç neslin büyük bir çoğunluğunun yaşanmaya değer hayatın nasıl olması gerektiğine dair fikir sahibi olmaması bir tarafa, bunu öğrenmek için dahi ortamlarının olmaması esef verici bir durum. Toplumu ve çevreyi oluşturan bireylerin, aynı zamanda bu iki olgudan etkilendikleri de tartışma götürmez bir realiteyken, toplum olarak “bu hale ne zaman geldik veya getirildik?” sorusu yine karşımıza çıkmakta.

Şeytanın ayrıntılarda gizli olması gibi, aslında bu hâle gelmemizdeki en büyük etken de küçük olduğunu düşündüğümüz ama zamanla etkisi ve sirâyet gücü çok büyük olan ayrıntılarda gizli.

Bundan yaklaşık 5-10 yıl önce şikâyet edilen mahalle baskısı (ki artık kentsel dönüşüm programlarıyla mahalle kavramı da ortadan kalktı) bunun en somut örneklerinden biri olsa gerek. “Kişisel hak ve özgürlük”, herkesin tercih ettiği yaşam şekline “saygı” gibi kavramlarla süslenerek ortadan kaldırılan bu olgunun yokluğunda gördük ki, yanımızda adam kesseler tepki vermez duruma gelmişiz. Bu tepkisizliğin nedeni sorulsa eminim her birimizin verecek cevabı hazırdır:

“Korkuyorum”, “beni ilgilendirmez ben işime bakarım”, “muhakkak bir sebebi vardır”, “ne yapabilirim ki? Elimden bir şey gelmez” en popüler cevaplardan bir kaçı olsa gerek.

Korku, kaygı, endişe, çaresizlik, vurdumduymazlık gibi sebeplerle birlikte yaşadığımız bu tür durumlar, artık gittikçe bencilleşmekte olduğumuzun bir göstergesidir. Fedakârlık, yiğitlik, cevvallik gibi kavramlar lügatimizde yeri olmayan kavramlara dönüşürken, sevgi, saygı gibi kavramlarınsa içleri boşaltılarak bu kavramlara sahte ve yeni anlamlar yerleştirilmeye başlandı. Gelenek- görenek, inanç veya ahlâk gereği tepki verdiğimiz her şeyi kanıksar duruma geldik. Olanı, yaşanılanı tasvib etmesek, yanlış bulsak da bizleri şaşırtan pek bir şey kalmadı hayatımızda; her şeyi normale indirgedik. Hâl böyle olunca yeni nesle kuru nasihatten başka verebilecek pek bir şeyimiz de kalmadı.

Gençliğin bu yoğun bencillik ortamında kendisine “hayat veya varoluş gayesi” edinmesini beklemek saflık olur. Tek amacı alamadığı ama arkadaşlarının hepsinde var olan akıllı cep telefonu veya tablete sahip olmak olan, yakınmaktan başka hiçbir çaba veya emek harcamaksızın bunlara ulaştıktan sonra, bir üst modele veya başka yeni bir teknolojik alete sahip olmayı arzulayan, hep isteyen –vermeyen- hiçbir şeyden hoşnut olmayan, canı sıkılan, kendini uyuşturucuya veren, her hafta yeni bir sevgili yaparak kendisini tatmine çalışan, çılgınca eğlenirse huzura kavuşacağını ümit eden,  bir türlü doyuma ulaşamayan, dolayısıyla da yaşamaktan bunalan, intiharın eşiğine veya potansiyel suç işleme makinesi hâline getirilen gençlik için her birimizin fert fert ve toplum olarak yapacak bir şeylerimiz olmalı.

Önce kendimizin sonra da onların ruhlarını olabildiğince huzura kavuşturacak, ruhlardaki bu patojeni söküp atacak tek tedavi “hayatın gayesi ne?” sorusuna verilecek cevap iken, böyle bir ortamda bu soruya verilecek cevabın ulvî olamayacağı da su götürmez bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Hayatının sahte gayesini yukarıda birkaç cümleyle özetlediğimiz gençlik için olduğu kadar, tek amacı kariyer, makam-mevki, statü veya kolayından para kazanmak olan yetişkinler için de durum aynıdır ve onların, “hayatın gayesi ne?” sorusuna verecekleri cevap bunlardan ibarettir.

Dolayısıyla bu sorunun ezbere, tepeden inme veya dayatmacı bir yöntemle sorulmasıyla ve bu türden bir hayatı kendisine amaç edinmiş insanların verecekleri cevapla çözüme ulaşılamayacağı aşikârdır. Peki, hastalığın hızla bulaşan bir virüs gibi bütün toplumu sardığı böyle bir ortamda, tek tedâvi olarak ortaya sürülen “hayatın gerçek mânâsı ne?” veya “yaşanmaya değer hayat nasıl olmalı?” sorusunu muallaklıktan çıkartıp, nasıl ayakları yere basar hale getirebiliriz? İşte öncelikli sorulması gereken soru budur.

“ Bu hâle gelmemizdeki en büyük etkenin küçük olduğunu düşündüğümüz ama zamanla etkisi ve sirâyet gücü çok büyük olan ayrıntılarda gizli” olduğunu söylemiştik ve buna dair bir örneklendirme yapmıştık. Sanırız yukarıdaki soruyu çözümümüz için merkeze aldıktan sonra, nasılına ait cevap da yine küçük ama sirâyet gücü büyük ayrıntılarda saklı olsa gerek diye düşünüyoruz.

Patojenik* ruhlardaki problemin asıl kaynağının “gayesiz bir hayat” olduğu gerçeği üzerinde kısaca da olsa durmakta ve bu konuyu biraz açarak nasıl hastalık sebebi haline geldiğine bakmakta fayda olduğu kanaatindeyiz.

Ulvî bir gaye uğrunda emek sarfetmeyen, acı ve cefâya katlanma ve bunların üstesinden gelme duygularını tatmamış, fedakârlık ve yardımlaşma duygusundan yoksun, empati kurma konusunda yetersiz veya vurdum duymaz olan kişiler egoisttirler ve dünya kendi etraflarında dönsün isterler. Onlar için hayatın mânâsı ilk ve tek olmak, en önemli kabul edilmek ve istediği her şeye, “nasıl” olduğunun önemi olmaksızın sahip olabilmektir. Afred Adler şımartılmış çocukların, ileride egoist İnsan olmasının kaçınılmaz bir sonuç olduğu vurgusunu aşağıdaki ifadeleriyle yapar:

“Şımarık çocuk, isteklerinin yasa olmasını beklemek üzere yetiştirilmiştir. Bunu hak etmek için hiç çalışmamıştır. Çalışmadan önem elde etmiştir ve genellikle doğumda kazanılmış bir hak olarak bu önemi bekler. Bu nedenle dikkat merkezi olmadığı ve diğer insanlar onun duygularını dikkate almayı birincil amaç olarak görmediklerinde ne yapacağını bilmeyerek, dünyasının başına yıkıldığını hissedecektir. Vermek için değil almak için eğitilmiştir. Sorunlarla yüzleşmenin başka bir yolunu bilmez. Başkaları kendisine karşı o denli verimkâr bir tutum içinde olmuştur ki bağımsızlığını yitirmiş ve işleri kendi başına, sorunları kendi başına çözebileceğini anlamaz hâle gelmiştir. Ana ilgi odağı kendisi olmuş, işbirliğinin yarar ve gerekliliğini hiçbir zaman öğrenememiştir. Güçlüklerle karşılaştığında onlarla başa çıkmak için yalnızca bir yönteme sahiptir. O da sorunu başkalarının üzerine yıkmaktır. Önemli konumunu tekrar kazanabilirse başkalarını kendisinin özel bir insan olduğunu ve her istediğinin yerine getirilmesi gerektiğini kabul etmeye zorlayabileceğine inanır. Ancak o zaman durumu düzelecektir.

Bu şımarık çocuklar birer yetişkin olduklarında toplumdaki en tehlikeli grubu oluştururlar. Bazıları büyük iyi niyet gösterileri yapabilir. Hatta başkalarına egemen olma fırsatını elde etmek için “sevimli” bile olabilirler. Ama sıradan insanî işlerde sıradan insanlar gibi işbirliği yapmaları istendiğinde karşı koyarlar. Daha açık bir isyan gösterisinde bulunan başkaları da vardır: Alışkın oldukları kolay içtenliği ve kabulü artık bulamadıklarında kendilerini ihanete uğramış hissederler. Tüm toplumun kendilerine düşman olduğunu hisseder ve intikam almaya çalışırlar. Ve eğer toplum onların yaşam biçimine düşmanlık gösterirse (ki olasılıkla öyle olacaktır) bu düşmanlığı kendilerine kişisel olarak kötü davranıldığının kanıtı olarak alırlar. Cezaların hiçbir zaman işe yaramamasının nedeni budur. Cezalar yalnızca “herkes bana karşı” görüşünü doğrularlar. Ama ister karşı koysun ya da açık biçimde başkaldırsın, ister güçsüzlüğü yoluyla egemenlik kurmaya çalışsın ya da şiddet yoluyla intikam almaya çalışsın gerçekte şımarık çocuk dünyaya ilişkin aynı hatalı görüş temelinde davranmaktadır.” (1)

Görüldüğü üzere egoist insanlar ulvî mânâda hiçbir gayeye sahip değillerdir. Emek harcamadan kazandıklarından onlar için tam olarak ne kazanmanın sevinci, ne de kaybetmenin hüznü ve acısı vardır. Aynı şekilde korku ve cesaret de onlar için anlamsız kavramlardır. Tek korkuları kendi adına yaşadıkları kaygıdan ibarettir. (Birincil olamamak veya yalnızlığa itilmek gibi)

Yine de hayatını öyle veya böyle devam ettirme mecburiyetini içinde taşıyan her insan için (ulvî veya süflî) hayatın mutlaka bir mânâsı vardır. Pek çok insan, işleri şu veya bu şekilde rayında gittiği sürece, hayatının mânâsına dair bir sorgulama yapmaksızın yaşar. Onlar için hayatın mânâsı, bazen günübirlik dahi olabilir. Bir iş adamının ertesi gün katılacağı ihâle onun için ve o anlık hayatının mânâsını veya gayesini oluşturabilir. Yaşam içerisinde, “genel mânâ”dan ziyade “özel mânâ”larla hayatını sürdürür ve bu soruyu yaşam tarzıyla ve eylemleriyle cevaplar. Ne zaman ki iflas eder işte o zaman “genel mânâ”da “hayatın mânâ”sını sormaya başlar. Bu sorma, esasında içerisinde bir nevi sitemi barındırır. Bugüne kadar çalışmış-çabalamış ve bir yerlere gelmiştir ama şu an elinde hiçbir şey kalmamıştır. Öyleyse bu çaba boşuna mıdır? Ne için veya kimin için yaşıyoruz? Hayatın mânâsı nedir? Bu sorular sitem veya isyan olmaktan çıkıp, sorgulamaya dönüştüğü takdirde kişi “genel mânâ”da hayatın veya hayatının gayesinin gerçekliğine doğru ilerlemek için çaba sarfertmeye başlayacak demektir. Eğer, sorgulama aşamasına geçememiş, yaşadığı hayal kırıklığını bir türlü üzerinden atamamış ve tutunacak dalı kalmadığı hissiyatına kapılmış ise işte o zaman büyük bir boşluğa düşecek ve hayat onun için hiçbir şey ifade etmez olacaktır. Bu durum “varoluşa âit boşluk”tur.

“Birçok intihar hâdisesi, bu varoluşa âit boşluğa (vakuma) bağlanabilir. Depresyon, saldırganlık ve uyuşturucu vesaire alışkanlığı gibi, bu türden yaygın olguları, bunların altında yatan varoluşa âit boşluğu kavrayamadığımız sürece anlayamayız. Bu ayrıca emeklilerin ve yaşlı insanların yaşadığı krizler için de geçerlidir.

Ayrıca varoluşa âit boşluğun kendini gösterdiği çeşitli maskeler ve kılıflar da sözkonusudur. Bazen engellenen mânâ talebi, en ilkel güç talebi olan para talebi de dahil olmak üzere, bir güç talebi ile temsilî yoldan dengelenir. Diğer durumlarda engellenen mânâ talebinin yerini haz talebi alır.Varoluşa âit engellemenin bir çok durumda cinsî-behimî dengeleme ile neticelenmesinin sebebi budur. Bu tür durumlarda cinsî libidonun (cinsî içgüdünün belirtilerini meydana getiren hayatî kuvvet), varoluşa âit boşlukta serpilip yayıldığını müşahede edebiliriz.” (2)

Kendi “ben”i, sevdikleri, insanlık ve toplum için bir yararlılık gösterememiş olmanın verdiği hayal kırıklığı ve yalnızlık hissi içerisinde kişinin kendisini boşlukta hissetmesi ve yaşama dair bir isteğin olmaması, her şeyin boş olduğu duygusu en hafif haliyle nevroz* belirtisidir ve farkına varalım veya varmayalım etrafımız nevrozlu insanlarla doludur. Güncel nevroz durumunda kişiler, zaman zaman yaşadıkları bunalım nöbetleri dışında, iş hayatı ve sosyal yaşamı ile ilgili bir takım kendini kasma durumları yaşasalar da günlük hayatlarını sürdürebilirler. Abartılı suçluluk duygusu belirgin bir nevroz durumu oluşturduğu gibi, aşırı sorumluluk duygusu da böyledir. Kişi kendisine yüklediği veya iş ya da sosyal çevresi tarafından kendisine yüklenen sorumlulukta kendisini yetersiz hissetmeye başladığı an bir takım davranış bozuklukları sergilemeye başlayacaktır. Kendisine yüklenen misyonun gereğini yerine getirememiş olmanın verdiği baskıyla kişisel bozukluğa bağlı öfke ve saldırganlık nöbetlerine girecektir. Bu öfke ve saldırganlık fiziksel olabileceği gibi, vücud diliyle veya sözle de olabilir. Bu durum yoğun aşağılık kompleksi ile birlikte yaşanırsa kendisine yüklenen misyonu yerine getiren herkese karşı ağır bir düşmanlık besleyecek ve saldırılarını yoğunlaştıracaktır. Burada da yine kişinin kendi “varoluşuna âit boşluk” sözkonusudur. “Kendi varoluşunun gizli mânâsını” keşfedemediği sürece de bu boşluk içerisinde debelenip duracaktır.

Yukarıda nevrozlu kişilerin günlük hayatlarını sürdürürken bir takım kasılmalar yaşadıklarından sözettik. Bu kasılmaların arkasında  “varoluşa dair mânâ” arayışlarının da bulunabileceği kanaati taşmaktayız:

“Kuşkusuz insanın mânâ arayışı “iç denge” yerine “iç gerilim” meydana getirebilir. Ne var ki, ruh sağlığının vazgeçilmez ön şartı da işte bu gerilimdir.” (3)

“Ruh sağlığının, belli bir gerilim ölçüsüne, kişinin ulaşmış olduğu şeyle, ulaşması gereken arasındaki veya o ânda ne olduğuyla –“olması gereken” arasındaki gerilime dayandığı görülebilir.” (4)

“Ruh sağlığı mevzuunda insanın her şeyden önce muvazeneye (dengeye) veya psikolojideki deyişle “gerilimsiz bir durum”a ihtiyaç duyduğunu farzetmenin tehlikeli bir neticelendirme olduğunu düşünüyorum. İnsanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, daha çok uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, hür olarak seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir. İhtiyaç duyduğu şey, her ne pahasına olursa olsun, gerilimi boşaltmak değil, onun tarafından yerine getirilmeyi bekleyen potansiyel bir mânânın davetidir.” (5)

Farkına varılsın veya varılmasın, varoluşa dair mânâ arayışlarında yaşanan gerilim, sıkıntı, sancı, ıstırap -adına ne dersek diyelim- insanî hakikatimiz için olmazsa olmaz ilk şarttır. İnsanî hakikati yerli yerine oturtmak gayesi güden her fert, yaşanılan sıkıntıları ve çekilen acıları oluş yolunda bir sıçrama tahtası olarak görmekle yükümlüdür. Üstad’ın: “Keşke bir mustaripler kampımız olsa!” şeklinde ifâde ettiği bu gerçeklik, acı çekmenin insan olabilmekle yakından ilişkisini göstermektedir. Unutmamamız gereken en önemli gerçeklerden biri şudur:

HAYAT BİZE BAĞIŞLANMIŞ DEĞİL, BİR GÖREV VE MESULİYET OLARAK VERİLMİŞTİR. (6)

Kaynakça:

1-(Alfred Adler, Yaşamın Anlamı; Sh:21-22)

2-(Salih Mirzabeyoğlu, İnsan, Sh:244-245)

3-(A.g.e; Sh:242)

4-(A.g.e; Sh:242)

5-(A.g.e; Sh:242-243)

6–(A.g.e Sh:232)

*Patojenik: 1-Yozlatan

2-Hastalığın nedenini oluşturan

 

*Nevroz: Sinir sisteminde meydana gelen fonksiyon bozuklukları.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: