BU BAŞKANLIKTAN “BAŞYÜCELİK” ÇIKAR MI?

BU BAŞKANLIKTAN “BAŞYÜCELİK” ÇIKAR MI?

Başkanlık sistemine geçişe dair Meclis’te yapılan oylamaların ilk turu sona erdi.

Bundan 20 sene kadar önceye değin Başkanlık sistemine karşı olduğunu, bunun bize Batı’nın bir dayatması olduğunu, Batı tuzağı olduğunu söyleyen Erdoğan, ne oldu da “Başkanlık sistemi”ni istemeye başladı?

Türkiye’de başkanlık sistemini “Başyücelik” olarak alternatif bir rejim ve yönetim sistemi değişikliği ile ilk defa teklif eden Büyük Doğu–İbda’dır. Yani İbda’nın teklif ettiği, savunduğu, mücadelesini verdiği Başyücelik Devleti, salt bir yönetim biçimi değişikliği olmayıp, bir rejim, sistem ve daha da ötesi mânâ ve ruh değişikliğidir. Başyücelik Devleti, kuru bir yönetim biçimi olmayıp, onu var eden ruh ıska geçilirse, adına Başyücelik dense ve şekil olarak birebir kopyalanıp alınması durumunda bile Başyücelik’ten beklenen netice elde edilemez.

Başyücelik Devleti, herşeyden önce bir ruh ve mânâ davasıdır. Şekil, bu ruh ve mânâ ile vardır. Ruhsuz beden, cesettir. Cesede canlı muamelesi yapmak, şeklen Başyücelik’e benzerlikleri var diye, ölüyü diri zannetmek gibi bir abese delalet ederken bu benzerliği kuran hakkında da spekülasyona sebebiyet olur.

Şekil olarak, Başyücelik de Başkanlık sistemleri kategorisinde değerlendirilebilirse de, şekil olarak benziyor oluşu, onu o yapmaya yetmez. Yoksa Amerika Birleşik Devletleri de Başkanlıkla yönetiliyor ama, bu durum, mevcut objektif şartlarda ABD’yi Başyücelik sisteminin baş düşmanı olmaktan alıkoyamıyor.

Biz şekle değil, mânâya, ruha bakacağız ve şekli de sûreti olduğu mânâ sözkonusu olduğunda ele almak gerekecek.

O halde Başyüce nedir ve bugün Meclis’te kabul edilen şekliyle “Başkan”ın “Başyüce”ye kıyasında ortaya nasıl bir manzara çıkacaktır?

Öncelikle, Başyüce’nin müsbet olarak nasıl bir keyfiyet arzetmesi gerektiğinden evvel, devlet bakanının neler yapmaması ve ne olmaması gerektiğini göstermek üzere sözü Üstad Necip Fazıl’a bırakalım.

Bakalım, Üstad Necip Fazıl, “İdeolocya Örgüsü” kitabında “İslâm Nasıl Bozuldu?” başlığı altında, İslâm’ın bozuluş sürecini “devlet başkanı” şahsında nasıl ele almış ve göstermiş:

 

 

İSLÂM NASIL BOZULDU?

1 – KANUNÎ DEVRİNDE:

  • İslâmın bizde nasıl bozulduğunu tarihî bir kronolocya içinde incelemek ve anlamak, İslâm bundan böyle ve en ileri bir dünya görüşü plânında ele geçecek olursa onu bir daha kaybetmemek olacaktır.
  • İslâm, büyük Türk hükümranlığı tarihinde, ilk defa Kanunî Sultan Süleyman çağında bozulmaya başlamıştır. O devrin şevket ve satveti bu mânevî zaafı örter ve bu derin hususiyeti kimse bilmez ve görmez. Zira gerçek tarihçimiz henüz gelmemiştir.
  • Kanunî çağı, sâf ve berrak İslâm akîdelerini bulandırmakta umumiyetle en korkunç tesiri aşılayan Fars ve Bizans parmak izlerinin, iman çehremizi adamakıllı lekelemeye başladığı devirdir.
  • Farsların ettiği cenklerde Fars krallarının usûl ve âdetlerine kapılıp kendisine akran muamelesi eden generallerinden mabud muamelesi istiyen Büyük İskender, bu korkunç tesirin ilk kurbanlarındandır. O zaman bir generali, Büyük İskender’e «Veyl, atalarının âdetlerini bırakanlara!..» diye bir Yunan şairinden bir mısra okumuş ve İskender’in bizzat başına indirdiği harbi altında can vermişti.
  • Fars tesiri korkunçtur; İslâmda en büyük kafalarla at başı, en hain bozguncu kelleleri de İranlı…
  • İnsanoğlunu mabud mevkiine çıkarıp insanoğullarını ona mahkûm kabul etmekte en müthiş edebiyata malik bulunan Fars ve Bizans dünyası, İslâmın, hakca en zayıf köleden farklı görmediği devlet reisine, elbette ki, İslâmî hükümlere karsı da hâkim mevkide bulunmayı telkin edecekti. Nitekim bu gizli tesir Kanunî çağındadır ki, «Şeyhülislâm»lar, bir memur gibi, Padişahın iradesiyle nasp ve tayin edilmeye başlanmışlardır. Önceleri, şûrâya benzer bir heyetçe seçilirlerdi.
  • Artık, ilk sarhoş Padişah Yıldırım Beyazıd’a «Yaptırdığınız cami güzel ama yanında bir meyhane eksik!» diyebilen büyük ve halis din adamı nerede, bu yeni «Şeyhülislâm»lar nerededir? Hatır, gönül ve korku fetvâları başlamıştır.
  • Fars ve Bizans tesirinin, büyük ve kutsî fetva makamını imparatora yavaş yavaş mahkûm kılmaya başladığı bu vaziyet, devrindeki şevket ve satvet ne kadar büyük ve din ve devlet adamları ne derecede ulvî olursa olsun, İslâmın ilk defa aldığı ve ileride çok genişlemek istidadını kazandığı en canhıraş yaradır.
  • Garp dünyasının yepyeni bir doğuş (Rönesans) fecri içinde yüzdüğü en nazik hengâmede bu yara, İslâm tefekkür dünyasının aceleyle seferber olup cihanın yeni keşf ve istikametlerini sadece kendisine bağlamasını gerektiren bir çığırda, ancak naslara sadece mıhlanmak ve onların vecd ve hakikatinden uzak kışırlarında kalmak gibi ölü bir ezbercilik mevsimi açabilirdi. Yani naslara yapışmak değil, onları hikmetlerinden öksüz bırakmak, düpedüz ihanet…
  • Nitekim öyle olmuş; ve Garp dünyası, aklın eşya ve hadiseler üzerindeki tefahhus hakkını zafer iklimleriyle süslerken, bizde Medrese, aslındaki nâmütenahi derin ruh ve istiklâle rağmen, vecdsiz ve hakikatsiz nas ezberciliği mevkiinde tutunmaktan başka çare bulamamıştır.
  • Kanunî ile başlayan Yahudi istilâsı da cabası…

 

Yazı dizisinin bu ilk bölümünü bu iktibas-hatırlatma ile bitirirken, bu mesele üzerinde, Üstad’ın söyledikleri ışığında düşünelim ve tartışalım; yorumlarınızı bekliyorum.

Bu tartışmaların ışığında yarın inşallah devam ederiz.

Bu arada tartışmaya katkı olması bakımından hatırlatma:

/otokrasi-baskanlik-basyucelik-devleti-necip-fazil-salih-mirzabeyoglu/

A. Baki AYTEMİZ

 

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: