İNSAN, MODA, GİYİM

İNSAN, MODA, GİYİM

Peygamberler olmasa medeniyet olmazdı; insanlık olmazdı ki…” (1) Giyimin kültür ve medeniyet ayırımındaki yeri ve rolü tartışılamaz. Hz. İDRİS Peygamberin terzilerin piri olarak takdim edildiğini de hatırlatmak isteriz. İlk insan, ilk peygamberin dünyaya teşrifi ile beliren hayâ, edep duygusu neticesinde, giyinmek; fıtri bir özellik, zaruri bir yükümlülük hâlini alıyor.

İnsan şuurlu bir varlık olmasıyla diğer canlılardan ayrılıyor. Ahmed Arvasi’nin ifâdesiyle; “maddeyi aşamadıklarından ötürü bitki ve hayvan insanın gerisinde kalmıştır, insanın varlığını sürdürmesine malzemelik etmişlerdir. ”Mevzumuz ile alakalandırsak; duygu ve düşüncesinin yönlendirmesiyle farklı kılıklara bürünen insan, giyimine gösterdiği itina, alaka, değiştirme ve yenileme gibi durumlar ile diğer canlıların önünde bulunduğunu gösteriyor. Kıyafet üretiminde kullanılan iplerin, kumaşların (pamuk, keten vesaire) bitkilerden elde edildiği, hayvanların tüyleri ve derilerinden faydalanıldığı, her ikisinin de desen özelliklerine ilham olduğu düşünülünce, Allah’ın “âlemi insan, insanı da kendi marifetine erişmesi için yarattığını” ifade ettiği kutsî hadis etrafında giyim kuşam davasının da bu varoluş vazifesine dair olduğu anlaşılır.

İnsan farkında olsun-olmasın, arayış içindedir. Var kalabilmenin mücadelesini verir. Yaşadığı cemiyet içerisinde kurulu düzenine, nizamına karşı da çoğu zaman “şahsiyet”ini savunma hâlinde olur. Sürekli olarak kendisi ve çevresiyle mücadele halindeki insan, hızlıca değişen giyim biçimleriyle, farklı tarzlara, aykırı şekillere girerek arayış halinde olduğunu mu göstermektedir? Yahut kendisini tatmin edip oyalamakta mıdır? “ MODA” adı altında ortaya sürülen kılıklara bakınca görülüyor ki; denenmemiş yeni bir biçim sunmanın güçlüğü yüzünden kimi modacılar işi çığırından çıkarmıştır. Bu da kendini arayış cümlesinden midir?

Peki bu kılıkların ( moda olanların) gelip geçiciliği bariz olduğu halde rağbet görmesine sebep nedir? Hiç şüphesiz ki, insan ruhuna nüfuz eden yönü ile giyim kuşam;  estetik, sanat, güzel bahislerini çerçeveleyen, üslup edasına vebakış açısına kavuşmuş usta kişilerin ellerinde biçimlenmeyi bekliyor.

Yaşanılan ortamda insanların maneviyattan soyutlanarak maddi unsurlara önem vermesi neticesinde ruha sirayeti sağlayan ince dokunuşlar da mahiyetini kaybetmiştir. Örf, adet, gelenek, görenek ve bunların esasını oluşturan inanç kavramı insanları belirli şekillere sokarak farklışahsiyet dokuları ile toplum yapısını oluşturur. Her şahsiyet ve topluluk yapısı zamana kendi damgasını vurmak isterken buna dair ölçüleri de beraberinde getirir. Bu ölçüler en çok ve etkili olarak “giyim” bahsinde ifadesini bulur. Giyim tarzları sembolik bir çatışma sahasıdır. Günümüz insanının “moda” tutkunluğunu hemen hiçbir ahlaki kaygı gözetmeden nefsani ve maddi değerlere endekslemesi, haz çukurunda debelenmesi, hiçlikte kaybediş olarak nitelendirilebilir.

Kendini arama ve bulma yolunda verilen mücadele elbette farklı şekillerde, zıtlıklarda gerçekleşebilir.  Fakat “varoluş ferden yaşanır” denmesi, herkesin başına buyruk, keyfince yaşaması, (giyimin insan ve toplum hayatına yaptığı; psikolojik, sosyolojik, ruhi vs. tesirlerigöz önüne getirirsek) herkesin istediği gibi giyinmesi manasını taşımıyor. Ferdi oluşlar, arayışlar, çıkışlar kendini topluluk içinde tatmin eder. Her ferd, kendi duygu ve düşüncesine uygun olan gruba dâhil olarak, sirayet eden ve sirayet edilen mevkiine geçer. Farklı şahsiyet tiplerinin ve grupların meydana gelmesi, “tez” ve “ antitez” kavramlarını tezahür ettirir. Tek yönlü bir akış, yöneliş olsaydı; insanın kendini arayan, mücadeleci yönü ortaya çıkmaz, değişme, yenileşme, farklılaşma “ideale” olan arzu gibi ruhi ihtiyaçlardan mahrum kalırdık. Güzele dair hüküm yoksa çirkinin bilinmezliği, kötü olmadan iyi olamayacağı noktasından hareketle; zıtlıkların, ”değer” hükmünü güçlendiren, etkileyen biçimde hizmet gördükleri belirtilebilir.

Ferdin giyim biçimleriyle çevreye sirayet etmesi, davranışlarını aksettirmesi, bir yerde çevrenin ferde empoze ettiklerinin yansımasıdır. Yayılmak genişlemek temayülündeki düşüncelerin, insan ve giyim vasıtası ile ifadeye gelmesi şeklinde düşünülebilir. Ayrıca cemiyet içerisinde farklı tabaka ve sınıflara ayrılan insanların “sosyal hadiseler” karşısında (zaruri ya da isteğe bağlı) değişikliğe gitmeleri çeşitli misallerle açıklanabilir. Mesela; iktisadi krizler neticesinde, ekonomik yapıya bağlı olarak alım gücünün azalması, coğrafi şartlar, darbe, savaş, ihtilal vs. Bu bir bakıma değişimi ve farklılığı çevreye nispet ortaya koymaktır. Fakat değişim ve farklılığın içten gelen, idraktan doğan yönü  de vardır. Biri fertten, diğeri toplumdan ama iç içe bir süreç, insanda tecelli eden fert- toplum arasındaki ritimler… S. AHMED ARVASİ’den takip edelim:

“Yaşama savaşında, ihtiyaçlarımızı idrakimiz tayin eder. İnsan idrak edebildiğine ihtiyaç duyar. Bu belki de diğer canlılar içinde doğrudur. Ancak ihtiyaçlar birçok noktalardan hepimiz için ortak olmasına rağmen her nev’ e her insan, grup ve ferdine göre değişir ve çeşitlenir. Her tür, her gurup, her ferd yaşama savaşında idrak seviyesine, ihtiyaçlarının duyum ve şuuruna göre kendini ifade eder.”(2)

Yeni ihtiyaçlar, fiziki olanlar yanında, inanç ve kültürün yeni durumlara intibak ve hâkimiyetini tecelli ettirecek eser-verim zaruretidir de diyebiliriz. Bu ifade geçmiş tarihlerdeki giyim biçimlerinin zaman içinde neden değişime uğradıklarının cevabını da barındırıyor içinde.

Kabuğunu kırıp “inancını üstte tutarak” yenilenen her zamana yeni eser sunmaktan kaçan ve “yobaz” olarak nitelenen insan tipini ise şu ifadede arayalım: “Yaşama savaşı, ileriye doğru intibakı, geriye doğru intibakın önüne geçmeyi ifade eder. Geriye doğru intibak organizma için ölümdür.”(3)

Demek ki giyimde  “değişiklik” ve yeni çığırlar, sadece kuru keyif ve maymun iştahlılığa icra edilemez. Giyimdeki asaletin ölçüsü de “şeklin-giyimin”kabuk tarafında değilde, onun inanç ve kültürle olan mana bağınadır. Bir teknik ve sanat olarak giyim, İBDA düşüncesinin “teknik” kavramıyla alakalı formülü ile “varlığı kavramak için yapma varlık” nitelemesine mevzu olucu bir kıymet taşır. Onu kendinde taşıyan insanla birlikte ileriye intibak eden ve zamanda tahakkümünü yitirmeyen “ruh ve fikir” kıymeti”…

Sosyolog-yazar Prof.Dr. Erol Güngör, “bugün mahrum kalınan kıymetler yüzünden geçmişe hasret duyulduğunu” ifade ediyor. Bizce de bu şekilde bir değerlendirme yapılabilir, lakin bu hâl maraz halini alınca donmaya sebebiyet vermektedir. Elbette geçmiş devirlere göz attığımızda hepimizin alakasını ve beğenisini çeken yönler olmuştur, olmaktadır da. Ancak zamanın akışı ile biz de geçmiş ve gelecek arasında kendi zamanımızı şartlarına nispetle, her an yenilenmeye ve değişmeye devam edeceğiz. Bir yandan kendi zamanımızın keyfiyetini temin edeceğiz, bir yandan ona uygun kalıbı teşkil edeceğiz.

Öyleyse temel ölçü mana ölçüsüdür. Modaya karşı çıkışla, yenilenmeye, yenileşmeye karşı çıkış aynı addedilmemelidir.  Hazza yönelik ve nefsani duyguların dışa vurulmasıyla “maraz” belirten giyimle, mananın tecelli zemini suret hüviyetinde “araz” hükmüne geçen giyimi doğru değerlendirme usulüne kavuşmak, kavuşturmaktır olması gereken…

Yeni adı altında moda olarak sunulanların israf olduğu düşünülmeden, ahlaki kaidelere uygunluğu göz önüne alınmadan, verilenin ayniyle kullanılması şahsiyetsizliğe girer. Belirli kaideler ışığında ölçülere uygunluk sağlandıktan sonra zaman ve mekan hususiyetine göre kılık- kıyafette değişikliğe gitme müsaadesi Büyük Doğu Mimarı Necip Fazıl tarafından mahfuz tutulmuştur:

Şeriat sana neyi gösterebilirsin diyorsa göster, gerisini kapa ve ondan sonra dilediğin kılığa gir! İstersen her gün bir moda icad et, ama mukaddes ölçüleri zedeleme!” (4)

Her kültürün ahlaki yapısını belirleyen unsurlar “inanç sistemine” göre düzenlenir. Bu yönüyle de giyim- kuşam bir medeniyet için müspet görünürken,  bir başkasına menfi tesirler getirebilir. Kültürler arası böylesi aktarmalar insanları psikolojik açıdan tehdit ederken toplum nizamını sarsıcı etkileri de beraberindedir.

Şimdi; moda adı altında ortaya çıkarılanların “ruhî – ahlaki” bir çabanın eseri olduğu söylenebilir mi? Yoksa ruhi bir doyumdan ziyade, batağa bulandırıcı, içinden çıkılmaz bir labirente mi sürüklüyor? Bizce MODACILIK sistemi son haykırış ve debelenişlerini ortaya çıkarıyor. Kendini hiçlikte kaybeden ve her tuttuğu dal elinde kalan, sonra yeni çürük dallara atlayan, tutunmaya çalışan insan paniği… Bu derece anlamsız tasarımların, reyting rekorları kıran moda programlarının ve onları güya eleştirirken popülerliğini arttıran, isim yapan “modacı” ların sayılarındaki artışın başka bir açıklaması olamaz.

Zamanın “daire sırrına” benzetiliş hikmeti gibi, baş ve son noktanın bitiştiği an ortaya çıkacak “hakiki nizam”, “ hakiki ahlak nizamı” iç ve dış şartların uyumuna bağlı. İBDA Mimarının “Yağmurcu” vesilesiyle aktarmış olduğu misal;  “dış nizamı” gerçekleştirmek için “iç nizam” peşinde koşan yağmurcunun hadisesi insanın memur, mecbur olduğu vasfa işaret olsa gerek.

İçe doğru olmak ve dışa doğru bunun tezahürlerine geçmek

Giyim bahsinde de böyle değil mi?

1- Salih Mirzabeyoğlu, İstikbal islamındır – Denenmiş Tek Nizam- 3. Basım, İBDA yay.sf; 105

2- Ahmet Arvasi, Kendini Arayan İnsan, Beakat Yay. 4. Baskı. sf;183.

3- A.g.e. sf; 22

4- Necip Fazıl Kısakürek, rapor 10/13, Büyük Doğu Yay. 2. Baskı, sf; 262.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: