Ezilenlerin Pedagojisi ve Ezilenlerin Tiyatrosu (Cihat Faruk Sevindik)

Ezilenlerin Pedagojisi ve Ezilenlerin Tiyatrosu (Cihat Faruk Sevindik)

Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Oyunculuk Ana Sanat Dalı’ndan mezun olan gönüldaşımız Cihat Faruk Sevindik‘in, bitirme tezi olarak sunduğu “Ezilenlerin Pedagojisi ve Ezilenlerin Tiyatrosu” başlıklı makalesini iki bölüm halinde paylaşıyoruz.

Ezilenlerin Pedagojisi ve Ezilenlerin Tiyatrosu

Çağımızda birey, belki de ilkel topluluklar içinde yaşam savaşımı veren insandan daha büyük acılar ve uyumsuzluklarla karşı karşıyadır. Bu toplumsal sorunlar -halka halka- önce bireyin kendisine ve ailesine, sonra sırasıyla çevreye, topluma ve küreselleşen dünyaya yansımaktadır. Bütün sanatlar içinde mesajın ve etkisini en hızlı biçimde iletebilen, tepkisini doğrudan doğruya alabilen ve böylece yüzyıllar boyunca en önemli toplumsal konuma sahip sanat dalı olan tiyatronun, sahnesini bu yansımadan uzak tutması elbette düşünülemez.

Tiyatro kelimesi farklı anlamlar içermek bakımından çok zengindir. Bazıları onun anlamını tamamlayıcı, bazıları da öylesine çelişkilidir ki tiyatro hakkında konuştuğumuzda ne demek istediğimizi asla bilmeyiz.

Hangi tiyatroyu kas­tederiz?

Her şeyden önce tiyatro bir mekândır: Bir bina; göste­rilere, oyunlara, teatral sunumlara ev sahipliği yapmak için özel olarak tasarlanmış herhangi bir yapıdır. Bu bağlamda ‘tiyatro’ kelimesi teatral üretimin tüm teçhizatının -dekor, ışık, kostüm vb.- ve tüm prodüksiyon kadrosunun -oyun­cular, oyun yazarları, yönetmenler, tasarımcılar vb.’nin- yerine kullanılır.

Tiyatro, klâsik deyişle, pasif seyirciler olarak, sahnelenen komik ya da trajik önemli olayları belirli bir mesafeden izlediğimiz bir ortamdır: Suçun tiyatrosu, savaşın tiyatrosu, arzularımızın oyununun tiyatrosu.

‘Tiyatro’ kelimesini aynı zamanda önemli sosyal du­rumlar için de kullanabiliriz: Bir heykelin açılış töreni, bir geminin suya indirilişi, bir hükümdarın taç giymesi, askeri bir geçit töreni, kutsama töreni, bir balo. ‘Ritüel’ kelimesi ti­yatronun bu görüntülerini adlandırmak için kullanılabilir. Bu nedenle insanlar tanımlayabilme özelliğine sahiptirler.

Dünya üstünde varlığını sürdürmeye başlayan ilk insanla beraber avcılık ve toplayıcılıkla beraber sosyal statü de yavaş yavaş ilk insanın yaşamında şekil almaya başlamıştır. Bu statülerin arasında zenginlik, kandan gelen soy bağı ve dinsel unsurlar da birer baskı aracı olmuştur. Bu baskıların kırılması, ilk insanla beraber anlatılma ihtiyacı ya da diğer bir deyişle taklit etme ihtiyacı ile giderilmeye çalışılmıştır. Daha sonra egemen güçlerin insanlar üzerinde bu denli etkili olan bir gücü fark etmeleri ile kitleleri kendi istedikleri şekle sokmak için bu sanat kullanılmıştır. Antik Yunan’dan bu yana tiyatro, egemen sınıfın bir halkı ehlileştirme aracı olmuştur. Ancak tiyatro yine de bu baskılara rağmen kendi içinde sakladığı gücü ile bir şekilde tekrar tekrar var olmayı başarmıştır. Ortaçağ’ın karanlık dönemlerinde bile kilisenin fikirlerini, öğretilerini halka iletirken bir diğer yandan da kendi içinde muhalif olan tutumunu sürdürmüştür. Ancak dünyayı yıkıma götüren milyonlarca insanın ölümüne sebep olan iki dünya savaşı sonrasında uyanan halkla beraber tiyatro da bir atılım göstermiş ve birçok farklı tür ile sözünü söylemeye devam etmiştir. Bana kalırsa bilinen yaygın anlamı ile tiyatro ne korodur, ne de keçi ezgisi anlamına gelir. Tiyatro belli bir arınma ve korkutma yöntemi izleyerek savaşlardan önceki dönemlerde kitleleri kontrol altına tutmak için kullanılmıştır. Savaşlardan (dünya savaşları) sonra ise atılım göstermiş ve yeni nesil toplumun sözcüsü haline gelmiştir.

Artık kitleler trajik bir hata sonucu bilgisizlikten bilgiye geçişi taşıyan bir kahramana ihtiyaç duymamış. Toplumun, dinin ya da paranın hayatı sürüklediği kendi içinden olan insanı sahnede görmeye başlamıştır. Ancak bu belli bir yere kadar devam edebilmiştir çünkü dünya ile birlikte tüm sanat dalları da değiştiklerinden bunun da artık değişmeye ihtiyacı olmuştur. İlkin öğreti oyunları formunda ortaya çıkan değişim günümüze doğru bundan bir otuz yıl kadar evvel tam bir değişim göstermeye başlamıştır. İlkin devinimin sahneye gelmesi ile dekorların, ışıkların daha yaygın kullanılması ve farklı reji metodları ile tiyatro da çağa ayak uydurmuş belki de yeni gelişen çağı o şekillendirmiştir. Kahramanların, koroların, anti-kahramanların hikâyelerine değil onların hikâyelerine ve müdahalelerine ihtiyaç vardır. Bu bağlamda Augusto Boal’in değişimin rüzgârını başlatan Ezilenlerin Tiyatrosu formu çare olmuştur. Bu formda insanlar bir kahramanın hikâyesinden ziyade kendi hikâyelerini izleme olanağı bulur. Ya da kahramanın hayatına müdahale etme olanağını. Bu belli başına bir farklılıktır. Oyuncu ve seyirci anlamı ile beraber oyuncu ile seyirciyi ayırdığı varsayılan duvarlar yerle bir olmuştur. Seyirci oturduğu yerden kalkarak sahnede veya herhangi bir platformda oyuna müdahale hakkı vardır. Bu, bütün duvarları tümden yerle bir etmekle kalmamış halen bile bazı tiyatro insanları tarafından kabul edilmeyerek veya yok sayılarak engellenmeye çalışılmaktadır.

Özgürlük dört duvar arasında sıkışmış mekânlarda değil daha çok insanın geçtiği yerlerdedir; trende, metroda, vapurda kısacası insanın olduğu her yerde.

Çalışmama, öncelikle bu kuramı ortaya çıkaran Paulo Freire’nin kısa bir hayat ve fikir hayatını anlatarak başlamayı uygun gördüm; çünkü kendisi ezilenlerin ya da diğer adıyla forum tiyatrosunun ilk temelini atmıştır. Brezilya’da yaptığı eğitim çalışmaları esnasında 45 gün kadar kısa sürede insanlara okuma yazmayı öğretmiştir. Daha sonra Boal’le ilgili bölümle çalışmam devam etmiştir. Boal’in hayatına kısaca değinme gereksinimi duymamın sebebi bu tiyatro insanının ülkemizde pek fazla tanınmamasıdır; umarım bu konuda yazdığım bilgiler onun hayatına ışık tutacak niteliktedir. Daha sonra Brecht’in ortaya çıkardığı öğreti oyunları başlığı altında öğreti oyunun tanımını yapıp oradan forum tiyatro modeline nasıl geçtiğini anlatarak devam ettim.

Ama asıl amacım tiyatro sanatının değiştirilebilir bir sanat olduğu savını savunmaktır. Bu konuda;

Atina halk adına, fakat soyluluğun ruhuyla yönetiliyordu… Meydana gelen tek “ilerleme’’ soy aristokrasisinin yerini pa­ra aristokrasisinin, klan devletinin yerini plütokratik bir rantiye devletinin almasıydı… Bedeli, köleler ve halkın sa­vaş ganimetlerinden pay almayan kesimleri tarafından ödenen kazanımları, özgür vatandaşlara ve kapitalistlere dağıtan bir politika izleyen emperyalist bir demokrasiydi.

Tragedya, Atina demokrasisinin karakteristik ürünü­dür; hiçbir sanatsal biçimde toplumsal yapısının iç çelişkile­ri tragedyada olduğu kadar doğrudan ve belirgin bir şekilde görülemez. Kitlelere sunuluş biçiminin dış görünümü de­mokratikti, ancak içeriği yani hayata dair trajik-kahramanca bir bakışa sahip kahramanlık destanları, aristokratikti… Tartışmasız bir şekilde yüce gönüllü bireyin, olağanüstü farklı insanın standartlarını yaymaktadır… Kö­kenini -şarkıların kolektif icrasını dramatik diyaloğa dönüş­türen- “koro başının korodan ayrılması” olgusuna borçludur…

Tragedya oyuncuları gerçekte devletin burslu eleman­ları ve levazımcısıdırlar -devlet onlara sahneledikleri oyun­lar karşılığında para öder-, ancak doğal olarak devlet politi­kasına ve yöneten sınıfların çıkarlarına karşıt eserlerin sahnelenmesine izin vermez. Tragedyalar açık bir şekilde taraflıdır ve zaten taraflı değilmiş gibi de yapmazlar.” [1]

Fikrini destekleyerek bu formatın değişmesi gerektiği konusunda fikirler öne sürdüm. Daha sonra çalışmamın ilerleyen bölümlerinde Ezilenlerin Tiyatrosu’nun neden gerekli olduğunu anlatmaya çalıştım. Neden gerekli olduğunu açıkladıktan sonra ise poetikası üzerine önceki poetikalar ile bir hesaplaşma içine girerek neden değişimin gerekli olduğunu savundum.

Reji bağlamında gerçekçi türde yazılmış bir oyunu uygulamak elbette kolaydı çünkü hikâye bizzat hayatın içinden alınmıştı. Ama kuramsal bağlamda anlatmak beni biraz zorladı. Çünkü dilimize çevrilmiş kitap ve dergi sayısı oldukça azdı. Ben de bu sebeple okuyup araştırdığım kaynakların yanı sıra bazı metinleri kendim İngilizceden çevirerek kuramsal anlamda açığı kapatmaya çalıştım.

Umarım bu amacıma ulaşmayı başarmışımdır. Son söz olarak insanların yanı sıra tiyatroda kendi özgürlüğüne kavuşmalıdır. Tiyatro ne zaman daha çok özgür olursa insanlar da o derece özgürleşirler.

 

Tarihçe ve Öncüler

Augusto Boal, 1970’li yıllarda, Paulo Freire’nin çalışmalarından etkilenerek, Aristoteles ve Brecht’le giriştiği hesaplaşma sonucunda Ezilenlerin Tiyatrosu’nu formüle eder. Boal’in hesaplaşması Brecht’in poetikasında dünyanın değiştirilebilir biçimde açığa çıkarıldığını kabul eder, ancak özgürleşme için seyircinin düşünme ve eyleme erkini sahnedeki karaktere devretmekten vazgeçmesi gerektiğini savunur. Aşağıdaki bölümde 1930’lu yıllarda Brecht’in “oynayanlar” için geliştirdiği öğreti oyunları kabaca ele alındıktan sonra Boal’in 1970’li yıllarda seyirci ve oyuncu arasındaki ayrımı ortadan kaldırma girişimi ile geliştirdiği Ezilenlerin Tiyatrosu’nun ana hatlarından bahsedilecektir…

Boal’in Ezilenlerin Tiyatrosu adlı yapıtı yazmasından evvel -Ezilenlerin- kelimesini literatüre kazandıran başka bir ismi incelemekte fayda vardır.

Paulo FREİRE, Ezilenlerin Pedagojisi adlı eserinde somut durumlara dayanarak; köylünün ezilmişliğinin, köylü ve kentli insanların eğitim sırasında gözlemlenmesiyle ortaya çıktığı savını ortaya sürer. Ve bazı durum saptamaları yaparak insanların tekrar özgürleşebileceğini ve reformların durmadan devam edeceğinden bahseder. Kaleme aldığı eserin ülkesi ve diğer dünya ülkelerinin yönetimleri tarafından hoş karşılanmayacağını şu sözlerle dile getirir:

“(…) kitap muhtemelen bazı okurlardan olumsuz tepkiler alacaktır. Kimi okurlar benim insanın özgürleşme konusundaki görüşlerimi tamamen idealist bulacaklardır, hatta doğal yeteneğin, sevginin, diyaloğun, umudun, alçakgönüllüğün ve dayanışmanın tartışılmasını bir sürü gerici lafazanlık olarak da değerlendirenler de çıkabilir.(…) deneysel olduğunu iddia ettiğim bu eser radikaller içindir.” [2]

Paulo FREİRE kuramında öncelikle insandışılaşma ve insanî değerleri ortaya koyar. Ona göre “değer”, yargısal bir bakış açısıdır. İnsanlaşma problemi daima insanın temel sorunlarından biri olmuştur, insandışılaşmanın sadece ontolojik bir olasılık olmadığını ayrıca tarihsel bir gerçeklik olarak dikkat çekilmesi gerektiğini savunur. Tarih içinde, somut ve nesnel bağlamlarda, yetkinleşmemişliğin bilincindeki yetkinleşmemiş bir varlık olarak insanı görür ve insanlaşma veya insandışılaşmanın birer olasılık olduğu çıkarsamasını ortaya koyar.

İnsanları tarih içinde insanlıkları çalınmış olarak nitelendirir. İnsanlığı çalınan insanları tarih içinde birer tahrifat olarak kabul eder. Ona göre bu tahrifat tarih içerisinde kendini gösterir. Ancak bu tahrifat tarihi bir yeti değildir. Şayet bunu tarihin bir yetisi olarak kabul edersek bu yol bizi ya kinizme ya da mutlak umutsuzluğa götürmektedir. Bu durumda insan bu çelişkilere düştüğü takdirde insanlaşma mücadelesi, emeğin özgürleşmesi mücadelesi, yabancılaşmanın aşılması mücadelesi, bireyin varolma mücadelesi anlamını kaybeder.

Toplum ikiye bölünmüştür, efendiler ve köleler vardır. Topluma bu mesaj tiyatro metinleri, seminerler ve hatta savaşlar aracılığıyla empoze edilmiştir. Bunların değişmesi gerekmektedir. Aşağıda geniş kapsamlı olarak bahsedeceğim bu değişim öncelikle insan ve insan kadar eski olan tiyatro ile mümkün olacaktır. Tiyatro nedir? Boal’a göre tiyatro halkın açık havada şarkılar söylemesidir. Teatral gösteri halk tarafından halk için icad edilmiştir. Baskının veya toplumsal sınıfın bir ürünü değildir. Bu fikirler doğrultusunda önce Freire insana tekrar insanlığını hatırlatmak ve mücadele yollarını göstermek amacıyla kaleme aldığı eserinin fikirleri doğrultusunda Boal insanla beraber tiyatroyu kurtarmayı planlamış ve tiyatroyu pedagoji ile ilişkilendirmiştir.

Pedagoji ve tiyatro birleşmesinin faydasını ve tiyatroya aradığı taze kanı vereceğini ilk tahmin eden ve saptayan şüphesiz modern tiyatronun atası Bertolt Brecht’tir. Brecht ME-Tİ adlı eserinde pedagojiyi şu şekilde açıklar:

“Burjuva filozofları eyleyiciyle gözlemci arasında geniş bir ayrım yaratıyorlar. Düşünen adam bu ayrımı yaratmıyor. Bir kez bu ayrım oluştu mu, gerçekte politikacılar filozof ve filozoflar politikacı olmalıyken, politika eyleyicilere, felsefe ise gözlemcilere bırakılır. Hakiki felsefeyle hakiki politika arasında hiçbir fark yoktur.

Düşünen adam bu bilgi üzerine genç insanların tiyatro yoluyla eğitilmesini önerir, bu onları hem eyleyici hem de gözlemci yapma anlamına gelir ki, bu da pedagoji-hanelere tavsiye edilir. Gözlemden alınan keyif de, eylemden alınan keyif de tek başına olduklarında devlet için zararlıdır. Hem gözlemci hem de eyleyici olunan oyunlar vasıtasıyla gençler devlet için eğitilebilirler. Bu oyunlar devlete faydalı olacak şekilde tasarlanmalı ve icra edilmelidir.

Bir cümlenin, jestin ya da eylemin değerini belirleyen şey güzellik değildir, değeri belirleyen bir cümlenin sarf edilişinin, bir jestin sergilenişinin ya da bir eylemin icrasının devletin yararına olup olmadığıdır. Devletin yararı yalnızca kendilerince sosyal saydıkları eylemlerin oynayanlar tarafından icra edilmesini isteyen dar kafalılar tarafından ucuzlatılabilir.

Buna karşın devletin müstakbel vatandaşının, özellikle de en eksiksiz ve muhteşem örneklerden yola çıkarak, asosyal olanı sergilemesi devlet için son derece yararlıdır. Devletin, insanların korkularından ve cehaletinden kaynaklanan asosyal eğilimlerini düzeltmesinin en iyi yolu, bu eğilimlerin mümkün olan en kusursuz ve bireyin kendi başına erişmesinin neredeyse imkânsız olduğu biçimlerini herkesten talep etmesidir. Tiyatroyu pedagoji-hanelerde kullanma düşüncesinin temelinde yatan şey budur.”

Göründüğü gibi Freire’nin Boal’in ve Brecht’in savunduğu tez şudur; yönetimler tarafından unutulan insanların artık soru sorma vakitleri gelmiştir.

Freire bunu diyalogculuk olarak ele alır. Diyalogun var olması için derin bir dünya ve insan sevgisi olması gerektiğini savunur.

Pedagojik olarak ele almak gerekirse, Freire, ‘ezilenlerin pedagojisi’ adlı eserinde özgürleşmenin öncelikle okullarda başlaması gerektiğine inanır. Onun tesbitlerine göre, “eğitim bir tasarruf yatırımı, öğrenciler ise yatırım nesneleridir”; her şeyden evvel bu algı kırılmalı ve insanların özgürlüğü ilk buradan başlamalıdır.

Öğretmen öğretir ve öğrenciler ders alır. Öğretmen her şeyi bilir öğrenciler hiçbir şey bilmez. Öğretmen düşünür, öğrenciler hakkında düşünülür. Öğretmen konuşur öğrenciler uslu uslu dinler. Öğretmen disipline eder, öğrenciler disipline sokulur. Öğretmen seçer ve seçimini uygular, öğrenciler buna uyar. Freire bunu eğitim sisteminin bir örneği olarak gözler önüne serer lakin bu tabloda öğretmen ve öğrenci sıfatları değiştirilip ezen ve ezilen tanımı konduğunda tablo daha açık bir şekilde önümüzdedir.

Çalışmamda adları geçen her düşünür ve tiyatro insanı, kitleleri ve bireyi özgürleştirme yolunda çalışmalar vermiş ve bu uğurda sürgünlere maruz kalmıştırlar. İnsanlar özgürleşmeli ve kendilerini zincirleyenlere karşı eyleme geçmelidirler.

İnsanlar politiktir, politika da tiyatro aracılığıyla gücünü gösterir. Aşağıdaki bölümlerde insan, tiyatro ve diyalektik düşüncenin nasıl yorumlanıp bir tiyatro felsefesi haline geldiğini açıklamaya çalışacağım.

 

  1. Paulo Freire

Dünya üstünde varlığını sürdürmeye başlayan ilk insanla beraber -avcılık ve toplayıcılıkla beraber- sosyal statü de yavaş yavaş ilk insanın yaşamında şekil almaya başlamıştır.

Tezimin başlığı olan Forum Tiyatro (Ezilenlerin Tiyatrosu) olgusunun çıkma aşaması da yine bir toplumsal pedagoji incelemesidir.

Paulo FREIRE, Recife’de (Brezilya) orta sınıftan bir ailenin çocuğu olarak 1921 yılında dünyaya gelmiştir.

1929 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde başgösteren ekonomik buhran bütün dünya ile beraber Brezilya’yı da etkilemiştir.

FREIRE’nin ilk çalışmaları bu sıkıntılı döneme denk gelir. Bu dönemdeki çalışmalarıyla ülkesinde adından söz ettirmeyi başarır. Eğitim ve öğrenme sorunlarıyla gençlik yıllarında ilgilenmeye başlar. 1959’da Recife Üniversitesi’nde doktorasını verir. Daha sonra aynı üniversitede Eğitim Tarihi ve Felsefesi profesörü olarak görev yapar.

1947’de halkı özgürleştirmeyi amaçlayan bir okuma yazma yöntemi geliştirerek üniversite yönetimine sunar. Bu okuma yazma yöntemi, okuma yazma öğrenenlerin günlük yaşamından doğrudan esinlenilmiş bir gereci ve bunu konu alan metinleri kullanarak, onları gerçek anlamda siyasal olarak bilinçlendirmeyi amaçlamaktadır.

Bu yöntem, piskoposluğun da desteğiyle, Goulart hükümeti tarafından resmileştirilir. İlk uygulamada, 300 kadar işçiye, 45 gün kadar kısa bir sürede okuma yazma öğretilir. Elbette bu başarı; her ülkenin başına gelen, özellikle 3’üncü dünya ülkeleri arasında nitelendirilen Brezilya’da da 1964 yılında yapılan darbe ile kesilir. Bu darbeden sonra Eğitim ve Felsefe Tarihi profesörü iki kez tutuklanır. Önermiş olduğu yöntem yeni düzene karşı tehlikeli bulunur ve ülkesini terk etmek zorunda kalır.

FREIRE, “Conscientizaçao” adını verdiği sistemine karşı tepkileri şöyle damgalar:

Conscientizaçao’nun muhtemel etkilerine kuşkuyla yaklaşılması, kuşkuyla yaklaşanın her zaman açıkça ifadelendirmediği bir önermeyi içinde barındırır: haksızlık kurbanlarının kendilerini böyle kabul etmemeleri daha iyidir.

Bununla birlikte conscientizaçao, insanları “yıkıcı fanatizm”e yöneltmez. Tersine, insanların sorumlu özneler olarak tarihi sürece girmelerini mümkün kılmak suretiyle onları kendine güven arayışına sokar ve böylece fanatizmi önler.” [3]

Ancak başlatmış olduğu program birçok Lâtin Amerika ülkesinde özgürleşme hareketi olarak önem kazanır.      

Paulo FREIRE 16 yıllık sürgün hayatının ilk beş yılını Şili’de UNESCO ve Şili Tarım Reformu Enstitüsü’nde çalışarak geçirir. Toplumda ki ezme-ezilen ilişkisinin temellerini atan çalışmaları bu yıllar zarfında oturmaya, şekillenmeye başlamıştır. Şili’de birçok yetişkin eğitim programında yer alır. Sonra, Harvard Üniversitesi Eğitim Okulu’nda misafir hoca olarak dersler vermeye başlar. Bu çalışmalarının ardından Cenevre’de, Dünya Kiliseler Birliği’nin Eğitim Bürosunda özel danışman olur.

Sürgün hayatında şekillenen düşünceleri Harvard Üniversitesi’nde ders vermeye başladığı dönemlerde “Ezilenlerin Pedagojisi’’ kuramı olarak kitap halinde ortaya çıkar. Amerika’nın Vietnam’a müdahalesi, 1965’de alevlenip sokaklara dökülen ırk kökenli toplumsal çalkantılar, özellikle öğrenci olayları bu kitaba kaynak olmuştur. Ezilenlerin ve dışlananların sadece üçüncü dünyada var olmadığını anlayarak, üçüncü dünya kavramını coğrafi sınırlarından çıkarıp siyasi arenaya taşıması bu kitabı ile olmuştur.

Paulo Freire bu kitabından ötürü UNESCO tarafından “Barış ve Eğitim” ödülüne layık görülür.

Günümüzde Sao Paola’da, Freire’nin yöntemleriyle eğitim veren, Instituto Paolo Freire adlı bir kurum bulunmaktadır.

Brezilya’da ve dünyada birçok ülkede adına enstitüler ve merkezler kurulmuş durumdadır. [4]

Ezilenlerin Tiyatrosu’nu daha iyi kavramak ve anlamak açısından Paulo Freire’nin pedagoji kuramını incelemekte fayda vardır.

Devam Edecek….

 

[1] Augusto BOAL, Ezilenlerin Tiyatrosu, çev: Necdet HASGÜL, Boğaziçi Yayınevi, 2003, s 3

[2] Francisco Weffert, Paulo Freire’nin Özgürleşme Pratiği Olarak Eğitim, (Rio, 1967) kitabına yazdığı önsöz

[3] Paulo FREİRE, Ezilenlerin Pedagojisi, çev: Dilek Hattatoğlu&Erol Özbek, Ayrıntı Yayınevi, İstanbul, 2010, (7. basım) s 16

[4] Bkz: http://www.paulofreire.org

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: