VAMPİR BALOSUNDA SON DANS…

Ayhan SÖNMEZ

Rusya’nın birleşik NATO Leviathan’ına karşı kazanacağı zafer gerçeğiyle yavaş yavaş yüzleşen Batı, içinde bulunduğu vaziyeti idrak ettikçe, hikâyesi daha tiz hale gelip keskin bir değişime uğradı. Komprador elit sınıfı, Rusya’nın niyetini okudukça küresel düzenin dağılmanın eşiğinde olduğu gerçeğinin farkına vardı. Onlarca yıl süren Gladyo ve diğer yıkımlar gözlerimizin önünde sona eriyor; nesiller öncesine uzanan belirli bir elit mimarlar silsilesinin hayalleri, Dinyeper’in gözyaşlarıyla silinip gidiyor. Yeni bir dünya doğuyor.

Nereye dönseniz, bu elit ahlâkî panik ön planda ve merkezde ortaya çıkıyor. Endüstrileri ölürken, insanları gıcırdayıp köpürürken ve kurumlar çöküşle flört ederken, boğuk sesli kompradorlar birbirlerinin üzerinden geçerek kendilerini ve sınıflarını kurtarma konusunda çılgınca uyarılar yağdırıyorlar. Batı düzeni çöküyor. Sonu buhran olan yavaş ilerlemesiyle başa çıkmaya çalışırken, onun öncüleri ve has bahçesinin bülbülleri, yavaş ilerlemeyi nasıl durdurabileceklerini veya bu işin nereye varabileceğini anlama umuduyla meselenin köklerinin izini sürmek için yarışıyorlar.

Teknokratların çözümlerinin işe yaramazlığı daha çok hepsinin aynı minvalde olmalarındandır. Yaklaşan çöküş krizini, tüm Avrupa uluslarının egemenliği üzerindeki kontrolü gasp etmenin bir yolu olarak kullanıyorlar. Sinsi, içeriden adamları vesilesiyle, Çin’le ve yeni değişen küresel düzenle rekabet edebilmek için “radikal değişime” ihtiyaç duyulduğu empoze ediliyor. Acilen önerilen şey, Davos’taki ahbap kontrolörlerinin yazdığı bir senaryo gibi… AB ülkelerini demir bir yumrukla “bütünleştirmeye” dair bir eylem çağrısına karşılık bulabilmek için, bu onları belirli nüfûz noktalarından daha yüksek ve etkili, seçilmemiş bir bürokrasiye yönlendiriyor.

Diyalektik her zaman aynıdır: Güvenlik uğruna insanları yapay olarak tek bir bayrak altında birleştirmek için bir öcü lâzım. Bu, 1984’ün ve diğer birçok distopya eserinin senaryosudur.

Yaşadığımız, yüzyıllardır devam eden sömürgeci sisteminin acı verici ölümüne şahit olmaktır. Bu, hegemonik Avrupalı ​​ve İngiliz İmparatorluğu’nun, gücü ve nüfûzu yüzyıllara yayılan elit tüccar ve bankacı ailelerden oluşan bir sınıfın çıkarları için küresel ekonomi üzerindeki yozlaşmış kan emici vampir hâkimiyetidir.

Bu, Batı düzeninin küresel ekonomiyi kartelleştirme ve oyunlaştırma biçimi elbette, para arzını kontrol ederek sonsuz arbitraj ve senyoraj uygulayabilecekleri dünya finans ve ticaret akışına aracılık eden bankacılık tekelini kontrol etmeleri yoluyladır. Hâkim rezerv para birimlerinin ihraç edilmesi… Bugüne kadar bunlar kaldı: Bir araya gelerek küresel dövizin neredeyse yüzde 90’ını oluşturan Dolar ve Euro.

Bu sistem, Hollanda ve İngiliz Doğu Hindistan Şirketleri gibi örgütlerin dünyayı kasıp kavurmasına neden olan devlet, bankacılık ve şirket güçlerinin yağmacı ticarî birleşmelerinin doğrudan aktarımıdır. Ancak özellikle 20. Yüzyıl’ın başında Britanya İmparatorluğu’nun üzerinde güneş batarken Kraliyet, Çin ve Rusya’nın yükselen güçleri konusunda giderek daha fazla huzursuz olmaya başladı.

Artık bu rakipleri alt edecek askerî veya endüstriyel araçlardan yoksun olan, küçülen Britanya İmparatorluğu, oyunu her zaman kendi lehine ‘hileli’ hale getirmek ve her fırsatta Doğulu devlerin dizlerini bükmek için giderek sinsi ve gizli taktiklere başvurmak zorunda kaldı. Zamanla bu vaziyet, gözlemcilerin şunu merak etmesine yol açtı: İngiltere’nin Rusya’ya yönelik algılanan şeytanî düşmanlığının arkasında ne var? Sonuçta, her iki yönetici hükümdar da yakından ilişkiliydi.

1840’lar, hegemonyanın gerçek kökleri, yani Büyük Britanya, hırslı ve bu kadar meraklı bir dünya görüşüne sahip bir hegemon olarak dünyayı yönetmek istiyordu. 19. Yüzyıl’da Amerika’ya bildiği her şeyi öğretti. Şimdi soru şu: İngiltere’nin Rusya’ya olan nefreti nereden ileri geliyor? Çünkü bu aslında biraz şaşırtıcı. Britanya 1840’lardan bu yana Rusya’dan NEFRET ediyor ve Kırım Savaşı’nı bu sebeble başlatıyor. 1850’ler, çünkü Rusya’dan nefret ediyordu. Nefretin nereden geldiğini anlamaya çalışıyoruz, çünkü bu, şu ânda Batı’nın kuşandığı nefret, yinelenen nefretin aynısı. Bu arada, biz Sovyetler Birliği’nden komünist olduğu için nefret ediyorduk. Daha sonra komünist olmadığı halde Rusya’dan nefret ettik. Bunun bir önemi yok…Yani bu daha derin bir olgu ve bu nefretin nereden geldiğini bulmaya çalışıyoruz. 1812’den 1815’e kadar, Rusya’daki Moskova Savaşı’ndan Napolyon’un Waterloo’daki mağlubiyeti olan Napolyon Savaşları’na kadar ikisi de aynı taraftaydı ve aslında uzun yıllar boyunca ilişkiler pek iyi değildi ama bir bakıma normaldi. Hıristiyandı ve Batılı kökleri vardı. Gerçekten bu nefretin makûl bir sebebi yok. Rusya hain bir şekilde davranmadı. Bu Rus kötülüğü değildi; Çar bir şekilde raydan çıkmış değildi. Rusya büyük bir güçtü (saha bakımından) ve dolayısıyla bu İngiliz hegemonyasına hakaretti. Hâlbuki zaman içinde oluşan ve kendi kendini gerçekleştiren bir köpükten başka bir şey değildi. ABD’nin Çin’den nefret etmesinin nedeni de budur: Çin’in gerçekte yaptığı hiçbir şey için değil, gezegen üzerinde büyük yer kapladığı için. Bugüne kadar Amerika Birleşik Devletleri ve Britanya’nın Rusya’dan nefret etmesinin nedeni de aynı; çünkü Rusya büyük. Nefret, aslında 1840 civarında ortaya çıktı. İngilizler, Rusya’nın Orta Asya ve Afganistan üzerinden Hindistan’ı işgâl edeceğini çılgın kafalarına yerleştirdiler. Akla gelebilecek en tuhaf, sahte, yanlış fikirlerden biriydi bu, ama bunu tam anlamıyla takıntı yaptılar. Ve kendilerine şunu söylediler: “Biz emperyalistiz. Rusya Hindistan’ı işgâl etmeye nasıl cesaret edebilir?” Yani demek istediğim şu ki, hiçbir temel sebep olmadan bu nefret, büyük bir savaşa, hatta bunun nükleer imha noktasına varması mümkündür.

1800’lü yılların başında Napolyon Savaşları sırasında Rusya ve İngiltere aynı taraftaydı, ancak 1840’lardan itibaren bir şeyler değişmeye başladı. Her şeyin bir nüansı var: Britanya uzun süredir Rusya’nın, o zamanlar Doğu Hindistan Şirketi tarafından yutulan ve bazılarının inandığı gibi Rothschild klanının büyük desteğiyle Hindistan’ı çalmayı amaçladığına inanıyordu.

Ancak, Rusya’nın Britanya düzenine ciddi bir acil tehdit oluşturması biçimindeki uygun jeopolitik zorunluluktan başka “nefret” için gerçek bir nedenin olmadığı sonucuna varıyoruz. Bu, Büyük Oyun’un Orta Asya’ya doğru ilerlemesine yol açtı ve çok geçmeden Mackinder, “Heartland Teorisini” ortaya attı. “Heartland-Dünya’nın Kalbi” teorisi olarak da bilinen bir teoridir. Buna göre, deniz kuvvetleri ile ulaşımın zor olduğu Sibirya’yı mihver bölge olarak belirlenmiş ve Avrasya’nın tümünü doğal güç alanı olarak tanımlanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’ nun ölmekte olduğu ve Britanya’nın korkularının bir kez daha alevlendiği dönemde, Rusya, Osmanlı topraklarının çoğunu ele geçirerek aşırı jeopolitik güç elde etmeye hazırlanıyordu; bu da, Britanya’nın görüşüne göre Rusya’yı Büyük Güç statüsüne taşıyacaktı.

Britanya Başbakanı Benjamin Disraeli’nin (bugüne kadar Britanya tarihindeki tek Yahudi Başbakan’ın), sırf çevre bölgelerini Rusya’nın erişiminden uzak tutmak için, yıkılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nu mümkün olduğu kadar uzun süre ayakta tutmak için nasıl büyük çaba harcadığı malûmdur. O zamanlar hâlâ Rusya’nın Hindistan’a erişimini engellemek kaygısı vardı ve İngilizler bunun Rusya’nın hedefi olduğuna inanmaya devam ediyordu.

İngiltere’nin husumeti, Rusya’yı, Yahudi diasporası eliyle hizaya getirme teşebbüsleri, bir darbe daha aldığı Birinci Dünya Savaşı öncesi döneme kadar devam etti. O zamanlar Rus pogromları, Rus Yahudilerinin çoğunlukla günümüz Polonya’sı, Batı Ukrayna, Baltıklar vb. oluşan bölgeye yeniden yerleştirmeme dalgasına sebep olmuştu.

Rusya’ya yönelik iki yönlü saldırı da burada başladı. Benjamin Disraeli, pek çok kişi tarafından Siyonizm’in babalarından biri olarak yad ediliyor; o ilk ‘Siyonist’ vizyonlardan birini ortaya koymakla kalmıyor, aynı zamanda kendisini Yahudi halkının Mesih’i olarak ima ediyor. Gaye İsrail’i doğurtmak.

Britanya’nın Ortadoğu’da “Siyonizm”in himayesi altında bir koloni oluşturma arayışı her zaman, Napolyon’un Mısır’ı fethettiğinde olduğu gibi Fransa’yı bölgeden uzak tutarak, Rusya’nın da Ortadoğu’ya tecavüz etmesini engellemek İngiliz çıkarlarını sürdürmekle bağlantılıydı. Eski Osmanlı toprakları uzak tutma siyasetinin tatbik sahasıydı.

Gerçek anlamda uluslararası bankacılığın yükselişe geçtiği dönemde, Rothschild ve diğer birçok Yahudi bankacı ortaya çıktı. Dolayısıyla bu birleşik vektörleri Rusya’ya yönelik yeni bir saldırı olarak kullanmanın tam zamanıydı. Hem Rus-Japon savaşında Japonları, hem de 1917 devrimine öncülük eden Bolşevikleri finanse etmesinin nedeni budur. Rothschild’ler gibi en güçlü hanedanlar İngiltere’ye yerleştiğinden beri ülke Rusya’ya karşı tek koordinasyon noktası hâline geldi. Ancak göründüğü kadar siyah ve beyaz değil. Bolşevikler iktidarı ele geçirip Batı bankacılığını ve diğer varlıkları sıkıntıya sokmaya başladıktan sonra, finanse edilen paralar çekildi. Britanya da aynı şekilde Batı plânını fiilen benimseyen Bolşeviklere karşı Beyaz güçlerin yanında bir sefer gücü gönderdi .

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin