PUTİN VE YENİ DÜZEN ARAYIŞI
Putin’in yeni döneminin dış politika koşulları ne olacak?
Fyodor Lukyanov
“Ortaya çıkmakta olan küresel politik ekonomi hem tek bir hakimiyet merkezini hem de bloklara ayrışmış katı bir yapıyı dışlıyor.”
Putin’in yeni devlet başkanlığı döneminde Rusya’nın dış politikasının ne olacağı sorusu yersiz değilse bile gereksiz görünüyor. Devlet Başkanı, neredeyse çeyrek asırdır ülkeyi şu ya da bu statüde yöneten biri. Yalnızca ideolojik anlamda değil, keskin dönüşlerden hoşlanmaması açısından da muhafazakârlığıyla tanınıyor. Ayrıca Rusya, uluslararası koalisyona karşı yoğun bir askerî harekât yürütüyor ve bu harekât sona erene kadar [ve beklentiler hala belirsiz] plan yapmanın pek bir anlamı yok. Bu harekâtın başarıyla tamamlanması, öbürleriyle kıyaslanamayacak kadar önemli bir görev olmaya devam ediyor.
Yine de bu konu üzerinde düşünmek lazım. İlk olarak, Vladimir Putin’in görevde olduğu tüm dönemler, her ne kadar yaklaşımlarında süreklilik gösterseler de birbirlerinden belirgin farklılıklar gösterdi. İkinci olarak, özel harekatın hedeflerine ulaşmasının önemi yadsınamaz olsa da zafer tek başına mucizevi bir şekilde tüm dış politika sorunlarına cevap vermeyecektir. Son olarak, dünya sistemi nesnel nedenlerle hızla değişiyor ve Moskova her halükârda buna yanıt vermek zorunda kalacak.
“Geri sıçramanın” sınırı
Özel askerî harekât, Rusya’nın uluslararası konumu açısından bir dönüm noktasıydı. Telafi edici toparlanma dönemi [borsa terimleriyle buna “toparlanma” denebilir] sona ermişti ve önceki yirmi yılın ana muhtevası buydu. Sadece önde gelen aktörler arasında kalmanın gerekli olduğu son derece zorlu 1990’lardan sonra, yüzyılın başından beri dünya [Batı merkezli] sistemine katılarak fırsatlarda ve statüde bir artış oldu. Ekonomi istikrara kavuştukça ve yönetim düzene girdikçe Rusya, kendisiyle iş birliği yapmanın ve ekonomisine yatırım yapmanın faydalı olacağına karar veren gelişmiş ülkeler için yeterince cazip bir ortak haline geldi. Böylece Rusya, yalnızca iktisadi temelini genişletmekle kalmadı, özellikle eski Sovyet coğrafyasında dış politikasını da yoğunlaştırdı.
Moskova’nın kendisi açısından temel öneme sahip bir bölgede güçlenmesi ve zayıflaması, tuhaf bir şekilde, tek bir sürecin bileşenleriydi. Bir yandan eski Sovyet cumhuriyetlerinin Avrupa-Atlantik alanına çekilmesi Rusya ile rekabeti ve genel çatışmayı şiddetlendirdi. Diğer yandan, Rusya’nın sahip olduğu kaynaklar sayesinde Batı’nın en büyük pragmatik ilgisine konu olması, komşularıyla ilişkilerindeki konumunu güçlendirdi. Basitçe ifade etmek gerekirse Rusya, genel eğilimin amiral gemisiydi. Aynı durum, Avrupa’dan [siyasi kısıtlamalara rağmen] Afrika’ya, Doğu Asya’ya ve az da olsa Latin Amerika’ya [Rusya’nın karşı ağırlık olarak değerli olduğunu kanıtladığı Orta Doğu ayrı bir yerde] kadar Rusya’nın etkisinin arttığı dünyanın diğer bölgeleri için de geçerli.
İktisadi olarak Batı dünyasına entegrasyon [vasal olarak] getiri sağladı ve yaşam standartlarını iyileştirdi ama giderek bağımsız bir jeopolitik güç olarak kendini gösterme arzusuyla çelişiyordu. Belli bir noktaya kadar, giderek daha yüksek bir çığlıkla da olsa, bu iki vektör uzlaştırılabilirdi. Şubat 2022 çizgiyi çekti. Rusya, Batı’ya açıkça karşı çıkarak jeopolitik lehine bir seçim yaptı. Kararın ne ölçüde bilinçli ve hesaplı olduğunu ve katalizörün ne ölçüde koşullar ve hatta dış provokasyon olduğunu bir süre sonra değerlendirebilir. Fakat iki vektörün daha fazla kombinasyonu imkânsız hale geldi, 1992 seviyesinden ziyade “toparlanma” [liberal uluslararası düzen içindeki rolün artırılması] sınırına ulaşıldı.
Batı’nın ötesinde
Batı’ya olan güven, gidişatın özünü oluşturuyordu, bu nedenle değişim tektonik oldu. Batı uzun zamandır ilk kez Rusya siyasetinden tamamen çekildi. Resmi ilişkiler suçlama ya da tehdit alışverişine ve on yıllar boyunca inşa edilen yasal çerçevenin kademeli olarak feshedilmesine indirgendi. Gayri resmi ilişkiler ise çok daha geniş kapsamlı değil ve kalan ancak hızla daralan iktisadi çıkarların yönetilmesine odaklanıyor.
Muhtemel senaryoların hiçbirinde, eskiyi anımsatan bağların yeniden kurulması ihtimali yok. Ayrışma derin ve kalıcı. En makul seçenek, çatışmanın doğrudan bir çatışmaya dönüşmesini engellemek ve barış içinde bir arada yaşamaya geçmek için çatışmayı kurumsal olarak düzeltmektir. Rusya’nın Batı merkezli sisteme entegrasyonu meselesi, yalnızca ilişkilerimizdeki gerileme nedeniyle değil, tüm sistem geri dönülemez bir şekilde değiştiği için gündemden düştü.
Ukrayna’daki askeri kriz, Avrupa’da güvenlik konusundaki ABD ile Rusya arasındaki çelişkilerin doruk noktası olarak başladı, fakat iki yıl içinde farklı bir boyut kazandı. Özel askerî harekât, küresel dengenin Batı hakimiyetinden uzaklaşması açısından bir katalizör haline geldi. Fakat bu, belirli bir modele değil, esnek ve dağınık bir konfigürasyona doğru oldu. Moskova nezdinde bu durum fırsatların önünü açıyor ama aynı zamanda bazı tanıdık varsayımların gözden geçirilmesi gerektiği anlamına da geliyor.
Kutupsuz çok kutupluluk
Yeni durum, Rusya’nın bir önceki aşamada Batı ile giderek artan çatışmalı ama yine de iş birliğine dayalı iktisadi ve kısmen kültürel-ideolojik iş birliği yoluyla elde ettiklerini büyük ölçüde geçersiz kıldı. Moskova ile en yakın müttefik olan ülkeler bile, Rusya ile ABD/NATO arasındaki keskin karşıtlık karşısında, herkesle iş birliğini sürdürürken seçim yapmaktan nasıl kaçınacaklarını düşünür hale geldiler. Batı’nın küresel Güney ve Doğu’daki ortakları da aynı şeyi yapıyor.
Çok kutuplu dünya olarak nitelendirilen gelişmekte olan uluslararası ortam, aslında “kutupluluğu”, yani bölgelerin belirgin merkezlere doğru çekilmesini öngörmüyor. İktisadi ve siyasi olarak en güçlü devletlerin bir cazibesi olduğu aşikâr ve komşu ülkeler bunu göz ardı edemez. Fakat büyük güçlerin komşuları en yakın “kutuplara” boyun eğmek istemezler ve kaçınılmaz etkilerini başka ilişkilerle dengelemeye çalışırlar. Bu teşebbüsler, farklı derecelerde başarılı olsa da eğilim bu yönde. Ve bu durum, dağılan liberal düzenin yerini yapılandırılmış başka bir düzenin almasını beklememize imkân vermiyor. Rusya ile Batı arasındaki çatışma da küresel ölçekte net bir güç dengesinin ortaya çıkmasında bir etken olmayacaktır. Yukarıdaki eğilimlerden soyutlanmış bir Avrupa düzeninin bile bugün mümkün olup olmadığına dair hiçbir netlik yok.
Ayaktaki pranga
Ukrayna topraklarındaki askeri çatışmanın uluslararası durum üzerinde gözle görülür bir etkisi oldu ama bu kendi başına yeni bir aşamanın başlangıcı değil, ilişkilerin netleştirilmesini sona erdirme teşebbüsü. Önceki dönemlere özgü, “nüfuz alanları” çelişkileri barışçıl bir çözüm bulamadı ve geçmişte sık sık olduğu gibi zorlayıcı bir aşamaya dönüştü. O dönemlerde, çatışmanın arzu edilen sonucu bu alanların ayrım çizgilerini sabitlemekti. Ancak şimdi çatışma farklı bir uluslararası ortamda gerçekleşiyor, dünya hızla düzenini kaybediyor. Günümüzün nitelikleri, çatışmayı özetleyecek bir “büyük pazarlık” anlamına gelmiyor. Bunun için açık kurallar ve uyulmasını sağlayacak mekanizmalar gerekiyor. Şu anda bunların ikisi de yok.
Modern gazetecilik terimlerini kullanmak gerekirse zafer, hibrit savaşta da aynı anlama gelir; tam ve koşulsuz değil, buğulu ve belirsizdir, çatışmanın doğrudan askeri olması gerekmeyen çeşitli yollarla devam etmesini ima eder.
Bu, günümüz uluslararası sisteminin paradoksuna dayanıyor. Devletlerin milli çıkarları [ve kendi kültürleri tarafından belirlenen anlayışları] tarafından yönlendirilme arzusunun neden olduğu çatışma, ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlı bir dünyada ortaya çıkıyor. Liberal küreselleşmenin krizi, uluslararası sistemin izole parçalara ayrılmasına yol açmıyor. Etkileşimin fıtratı değişiyor ama kesintiye uğramıyor. Silahlı çatışmalar nedeniyle üretim ve lojistik zincirlerinin zarar gördüğü durumlar, evrensel endişeye ve engellerin kaldırılması için evrensel arzuya neden oluyor [açıklayıcı örnekler; Karadeniz ve Kızıldeniz’deki seyrüsefer sorunları]. Değişen dünyanın bu bütünlüğü, çıkarların/değerlerin ayrışmasının önündeki bir başka engel. İkincisi, tüm fırsatlardan istifade etmeyi ve sürekli iletişimi gerektiren kalkınma hedeflerine aykırı. Ortaya çıkmakta olan küresel politik ekonomi hem tek bir hakimiyet merkezini hem de bloklara ayrışmış katı bir yapıyı dışlıyor.
Kalıcı güç
Yeni dünyanın önemli niteliklerinden biri de geçen yüzyılın sonunda anlaşıldığı şekliyle “yumuşak gücün” azalması. Bunun nedeni, şiddet içermeyen etkinin etkinliğini ispat etmiş olması. Ve şimdi herkes bunu etkisiz hale getirmek için tedbir alıyor. Yabancı etkiyi önlemeye yönelik yasalar bu amaçla çıkarılıyor. Bu, hem Batı toplumu içinde [radikal-liberal temelde konsolidasyon] hem de dışında kültürel ve değer kimliğini güçlendirmeye dönük yaygın çabalarla birleşiyor. Sonuç olarak, bireyin kendi kültürü dışındaki fikirlere açıklığı azalıyor. Bu durum hem Batı’nın evrenselci yaklaşımını dünyaya empoze etme çabaları için geçerli ki bu çabalar hala etkisiz, hem de herhangi bir aktörün [Rusya istisna değil] diğer ülkeleri ve halkları kendi ideolojik ve siyasi bayrakları altında birleştirme arzusu için geçerli.
Bir devlet ideolojisine duyulan ihtiyaç konusunda ülkemizde aktif olarak devam eden tartışma, devlet ve toplumun uyumu açısından muhtemelen önemli ama uluslararası faaliyetlerle pek ilgisi yok, dünyada herhangi bir tür ulusötesi ideolojiye talep bulunmuyor. Bu, bazı sloganların [sömürgeciliğe karşı mücadele, geleneksel değerlerin korunması] kullanılmasının makullüğünü dışlamasa da araç olarak kullanılabilir.
Çatışmalar bir düzlemden diğerine geçtikleri için kalıcıdır, ancak sona ermezler. Devletin temel nitelikleri, istikrarı ve herhangi bir değişikliğe hızlı tepki verebilme kabiliyeti haline gelir. Dış politika başarısının anahtarı devletin iç sosyo-ekonomik ve ahlaki durumudur. İki yıllık özel askerî harekât deneyiminin gösterdiği üzere, dış dünyada en büyük etkiyi yaratan ideolojik söylem ya da kurumlara hitap etmek değil, gelişme potansiyelini koruyarak dışarıdan gelen güçlü baskılara dayanma becerisidir. Bu, “yumuşak güç” olarak adlandırılan şeyin yenilenmiş muhtevası olarak görülebilir. Amerikan tarzında kelimelerle oynayarak, bu olguya “sert güç” diyelim.
Bu, artık resmi düzeyde kabul gören “devlet-medeniyet” kavramına çok iyi uyuyor. Bu olgunun net bir tanımını yapmak mümkün değil ama genel anlayışı zamanın ihtiyaçlarıyla iyi bir şekilde örtüşüyor. Devlet-medeniyetinin kendi içinde bir temeli vardır, kendi kendine yeterlidir, izolasyonizm ilan etmez ve moda bir terim kullanmak gerekirse “kapsayıcıdır”, yani farklı kültürel unsurları uyumlaştırabilir. Böyle bir çerçeve, sadece ilan edilmekle kalmayıp aynı zamanda somutlaştırılabilirse, “değişken” uluslararası koşullara da karşılık gelir.
Köşelerin olmaması
Rusya’nın uluslararası faaliyetleri açsından tüm bunlar ne anlama geliyor? Sonuç çıkarmak küstahlık olur; tanımlanan küresel ortam değişkenlikle karakterize ediliyor. Peki bazı eğilimleri özetlemeye çalışalım.
İlk olarak, dış politika iç kalkınma görevleriyle yakından alakalıdır. Bu önemsiz bir ifade, daha önce de söylendi, ancak şimdi kelimesi kelimesine alınmalı; iç kalkınma mutlak bir önceliktir, bu olmadan başka hiçbir şey işe yaramaz. Devlet faaliyet alanlarının hiyerarşisinde savunma politikası dış politikadan [uluslararası ortamın kutuplaşması ve militarizasyonu nedeniyle], iç politika da savunma politikasından daha önemli hale geliyor. Fakat aralarındaki ayrım neredeyse ortadan kalkıyor.
İkinci olarak Rusya, dünyayla olan bağlantılılığını korumaya ve güçlendirmeye ilgili olan bir ülke. Bunun nedeni basit; dünya sisteminin doğal gelişiminde [yıkıcı siyasi müdahaleler olmaksızın] Rusya’yı baypas etmek —kaynak, lojistik ve ulaşım anlamında— neredeyse imkânsız. Rusya’nın imkânlarından faydalanmak, otomatik olarak potansiyelini geliştirmek ve konumunu güçlendirmek anlamına gelecektir.
Bununla alakalı olan üçüncü husus ise gerçekten ortak bir çözüm gerektiren dünya sorunlarına yönelik teşebbüsler. Bunlar arasında ekoloji, uzay ve kamusal ve özel yaşama teknolojik müdahale olanaklarının sınırlandırılması [yapay zekânın geleceği gibi daha geniş bir konunun parçası olarak] sorunları yer alıyor. Şimdiye dek bu sorunların tartışılması tamamen Batı’nın ideolojik paradigması içinde yapıldı ama bu paradigmanın tükenmekte olduğu şimdiden fark ediliyor. Rusya, sahip olduğu doğal, entelektüel ve teknolojik birikim sayesinde yeni yaklaşımlar sunma konusunda gerekli ön koşullara sahip.
Dördüncüsü, benzer düşünen grupları [uluslararası koalisyonlar] belirli ülkelerin ulaşmak istedikleri net hedefler altında toplamak mümkün. Genel türden kurumlar, katılımcılarının çok yönlü çıkarları nedeniyle etkinliklerini kaybederler. Bu durum sadece önceki dünya düzeninin dayandığı yapılar için değil, BRICS veya ŞİÖ gibi yenileri için de geçerli. Önemi tüm üyeler tarafından kabul edilecek uygulamalı bir gündeme ihtiyaçları var. Açık olan bir şey var; parasal ve mali alanda Batı hegemonyasının üstesinden gelmek ve kalkınmayı Batılı kurumlar aracılığıyla değil, kendi çıkarları doğrultusunda teşvik etmek. Tekelcilikten uzaklaşmak herkes için hayırlıdır, Batı ile iyi geçinenler için bile.
Beşinci olarak, komşu alan önemini katlıyor. Daha da önemlisi, geçmişin mirası olan eski nüfuz yolları [kayıtsız şartsız Rus hakimiyetinin ataleti] geri dönülmez bir şekilde ortadan kalkıyor. Makul yeterlilik sınırları içerisinde nüfuzun nasıl sürdürüleceği [çıkarlarını takip edebilmek, ancak diğer güçlerle sonuçsuz bir rekabete girmemek] önümüzdeki yılların ana meselesi.
Göç politikası, komşu ülkelerle ilişkilerin kurulmasında neredeyse belirleyici bir rol oynayacaktır. İnsanları daimî ikamet ve işgücü olarak çekmek için iyi işleyen, net kriterlere dayanan ve mümkün olduğunca yolsuzluktan uzak bir sistem hem yeni gelenler hem de Ruslar için temel öneme sahip. Katı ama adil bir göç modeli medeniyet yapısını güçlendirecek, yoksulluğu geriletecektir. Genel olarak, insanların hareketliliğinin nesnel nedenlerle [iklim, eşitsizlik vb.] arttığı bir dünyada, göç akışını düzenleme kabiliyeti sürdürülebilirlik ve kalkınma açısından en önemli koşul olacaktır. Bu aynı zamanda bir dış politika aracı olacaktır.
Bu durum, sınırların doğası hakkında kavramsal bir soruyu gündeme getiriyor. Liberal küreselleşmenin miras bıraktığı gibi sınırları tamamen açmanın ya da yirminci yüzyılda olduğu gibi tamamen kapatmanın imkansızlığı temel ikilem. Her ikisi de devlet için felaket. Esnek düzenleme [sadece insan değil, para, bilgi ve mal akışlarından da bahsediyoruz], uzun zaman alacak ve elle yordamıyla çözülecek acil bir görev.
Yukarıdakilerin tamamı geniş anlamda ulusal güvenlik sorununu çözmeye yönelik. Daha klasik anlamda, güçlü ve modern görevlere uyarlanmış silahlı kuvvetler, diğer her şeyin gerekli bir teminatı. Dünyadaki yüksek çatışma düzeyi hiçbir seçenek bırakmıyor. Muhtemelen devletler arası çatışmaların giderek artacağını ve bunların şiddetinin de artacağını öngörenler haklı. Fakat günümüz uluslararası sisteminin karmaşıklığının önemli bir sonucu var; savaş, geçmiş yüzyıllarda olduğu gibi çelişkileri çözmenin bir yolu haline gelmiyor. Daha doğrusu, askeri bir çatışma “bir çıbanı patlatabilir” ama bu mutlaka bir tedaviye yol açmaz ve komplikasyonlarla, yani yeni hastalıklarla doludur.
İkna edici caydırıcılık, bazen güç kullanımını gerektirse de her şeyden önce dengeyi korumak için gereklidir. Ukrayna krizi, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana ortaya çıkan gözle görülür bir dengesizliğin neticesi. Ölçeği ve potansiyeli nedeniyle Rusya, bağımsız kalkınma için azami fırsatlara sahip. Kalıcı barış koşullarında bu gerçekçi. Ve kulağa ne kadar acıklı gelirse gelsin, bunun için mücadele etmek tüm devlet politikasının temel görevi.
Kaynak: https://profile.ru/abroad/kakimi-budut-vneshnepoliticheskie-usloviya-novogo-sroka-putina-1514126/
Tercüme: Emre KÖSE










