DUYGULARIN SENFONİSİ – 4
NEŞE, MUTLULUK DEĞİLDİR
Burhan Halit KOŞAN
MİM VE VAV
“Ben, üstün ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyuran Allah Resûlü’ne saygı ve hürmetlerimi arz ederim. Allah’ın rahmeti ve mağfireti, Efendimiz’in şefaati, bu hadisi şerifi “bütün güzel duyguların kul plânında ‘mutlak eksiksizlik’ olarak Allah Resûlü’nde hazineleştiğinin delilidir.” (*) içtihadı ile tefsir eden Salih MİRZABEYOĞLU ile olsun.
FİRKETE
Siyaset sanatını icra edenler ile politika mesleğini ifa edenlerin duyguları müşterek midir?
Kendi lisanına hassasiyet gösteren ile yabancılaşanın duygu parametreleri farklılaşır mı?
Paliloji (söz sanatları) noktasında hangi duygular etkilidir? Dudaklarımızdan dökülen ilk harf, ilk kelime, ilk cümle ve ısrarla kullandığımız kelimeler veya kullanmaktan çekindiğimiz sözcükler, hangi duygulara malik olduğumuzu veya olmadığımızı ele verir mi? Sevdiğimiz çehreler veya sevmediğimiz silüetler, duygularımıza tesir eder mi?
SİYASETİN VE POLİTİKANIN DİLİ AYNI DEĞİLDİR
Siyaset sanatını icra eden aziz insanlar ve politika mesleğini yapan gafiller arasındaki fark dağlar kadar değil, “var” ile “yok” arası kadardır. Siyaset sanatını icra edenlerin çıkış kaynağı feraset ve varış noktası cennettir. Habil’den tevarüs eden saf ahlâk, derunî bilgelik, dürüst tevazu, adaletli merhamet, imân odaklı hoşgörü, şefkatli af, cömertlik, sır idraki, ketumiyet cevherleri ile hemencecik fark edilirler. Bu aziz insanların, mecbur kalmadıkları müddetçe tek başlarına yemediklerini, şahsî husumet gütmediklerini, günü kurtarmak gibi süflî işlerin peşine düşmediklerini, soranı azarlamadıklarını ve dinleyenleri korkutmadıkları gibi muhataplarını da tahkir etmediklerini söyleyebilirim. Adalet, hakikatin emir eridir!
Çıkış noktası ihanet, varış noktası cehennem olan politika mesleği ile iştigâl olan gafillerin ise ataları olan Kabil’in kalıtımından aldıkları kibir, acımasız alaycılık, pintilik, hinlik, hainlik, hilekârlık, katmerli yalanları ile kâinatı kirlettiklerini söyleyebilirim.
Davranışları ve üslûpları ile hilkat garibesi olan bu ucubeler, beşinci kol faaliyetleri, muhabbet tellallığı, Siyonizm’in zihniyetine paralellik arz eden lobicilikleri, İslâm dinini ve inançları kemirmeleri, Halide Edip Adıvar ve izdüşümü olan yazarlara karşı besledikleri süfli dalkavuklukları ile kendilerini ele verirler… Zulüm, iblis ile dolaşır, yılışık, yılışık!..
Habil kutbundan gelen siyaset sanatını icra eden aziz insanlarla, Kabil kutbundan gelen politikacıların duygu parametreleri müşterek değil, karşıttır. Birbirlerine olan karşıtlıklarının temelinde imân cevherinin varlığı ve yokluğu olduğu için de kelimelere verdikleri mânâ ve kavramlara yükledikleri muhteva anlayışları ile de ayrışırlar. Roma döneminde yaşanan bir vakıayla bu meseleyi renklendirelim…
Küçük çizme anlamına gelen Caligula, küçükken öğretmeni, büyüdüğünde danışmanlığını yapan bilge Seneca’yı öldürttüğü gibi Prachus adındaki generali de öldürtmek istemesine rağmen bir türlü bahane bulamaz. Bunun üzerine Prachus’u sarayına davet eden Caligula, “Prachus, sen çok fazla dürüstsün. Bu nedenle gerçek bir Romalı olamazsın! Seni, vatana ihanetten tutukluyorum!” hitabıyla azarlar.
Tutuklamanın, öldürülmek mânâsına geldiğini söylemeye gerek yok! Zulüm, iblis ile dolaşır, yılışık, yılışık!..
Evet, mânânın ete ve kemiğe büründüğü dil, yani insanlar arasında iletişim aracı olan lisan aynı zamanda bir güç gösterisi ve zenginlik göstergesidir. Kendi evimizde lisanımız olan Türkçe’ye ait her şeyi savunmak, İngilizce’nin emperyalist hegemonyasına karşı kainattaki bütün dilleri savunuyoruz demektir. Kendi lisanına yabancılaşan her bir insanın erozyona uğradığını, savrulduğunu ve diğer dillere karşı da yabancılaştığını söyleyebilirim.
Kaymak tabakanın kaypakları, kendilerini elit zanneden hümanist çeteler, tescilli hainler ve gafillerin dillendirdiği “iki dil zenginliktir” safsatası, çok tehlikeli bir pusu ve parçalanmayı getirecek bir sapkınlıktır. Dil, yani her bir lisan her bir insanın zihin dünyasını inşa eden enstrümanlarının dolaylı faili değil, baş müsebbibidir. Bundan dolayı da lisanına hassasiyet gösterenle göstermeyen arasında fark, nötr ile faz, bedevî ile medenî arasındaki farktan, daha fazlasıdır. İngiliz hırsızı Şekspir’in, bizden çaldığı, “olmak ya da olmamak” hâlidir.
Ulvî duygularımız, düşünce dünyamızı ve tefekkür anlayışımızı zenginleştireceği gibi zihin dünyamızda ve kalbimizde canlandıracağımız ulvî figürler de sempatik tavır ve sevimli bir edaya bürünmemizi tetikler. Aynı zamanda kullanacağımız kelimelerin kibarlaşmasını ve rahmet ayrıntısı nüansları tespit etmemizi de sağlar. Bütün bunlardan da ötesi zamanda yolculuk yapmanın ve mekânda mesafeleri aşmanın hakikatini işaretleyen ve ilâhîsini mırıldayan Üstad’ı dinleyelim:
“Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
Atlas sedirinde Mavera Dede.”
Hakikatin kaldırımlarını arşınlayan Üstad’ın, bu efsunlu dizelerinin tahlilini şiir ehline havale edeyim ve tefekküre dalayım: Mavera Dede kim?
Süflî duygularımız, düşüncelerimizin kirlenmesine ve tefekkür anlayışımızı zehirlenmesine sebep olacağı gibi zihnimizde veya kalbimizde canlandıracağımız süflî figürler de antipatik tesirlere yol açar. Tefecilik yapan süflî duygular, sömürdüğü aklın fukaralaşmasına ve süflî figürlerinde kalpleri körleştirir. Aynı zamanda kullanılacak kelimelerin kaba ve kavramların hoyrat olanlarına yönelteceğini söyleyebilirim. Eylem hâlinde olan cehaletle birlikte hareket eden bu anlayış moda olsa da bu anlayışla hareket eden bedbahtların varacakları ve ebediyen kalacakları yerin “Hutame” olduğunu müjdeleyebilirim!
Paliloji (söz sanatları) ile alâkalı noktalı boşlukları doldurmayı tehir ederken, hoş veyahut nahoş duyguların, yalnızca beyinde ve kalpte kalmadıklarını, insan fizyolojisinin ve somatik değişimlerine de yol açtığını söyleyebilirim.
NEŞE FARKLI, MUTLULUK FARKLIDIR
Birçok insan neşe ve mutluluğun bir ve aynı şey olduğunu zanneder. Hâlbuki bu iki duygu iki farklı dünyanın yansımasıdır. Neşe ve mutluluk duygularının çıkış odakları farklı olduğu gibi ikâmetgâhları, strateji ve taktikleri, güzergâhları ve ipi göğüsleyecekleri varış noktaları çok çok farklıdır. Neşe cevheri, “Allah’ın rızasını kazanmak” şiarından başka formül, başka kanun tanımaz. İnsanın iç dünyasında ikâmet eden neşe, aşk duygusunun kız kardeşi olan hakikî şiirlerle bir kısım ulvî hazları yaşasa da hayırseverliğin getirdiği manevî haz ile doruk noktasına ulaşır. Ol Resûl’ün, “Sağ elin verdiğinden, sol elin haberi olmayacak” hadisiyle bizlere, hayırseverliğin formülünü bahşettiğini hatırlatmaya gerek var mı, bilmiyorum!
Katığı mânâ olan neşenin, kalpte bıraktığı her bir tadın bir defaya mahsus olup kesinlikle ve kesinlikle tekrarı olmadığını, olamayacağını bilmeliyiz. Allah’tan saklanamayan bir aciz, yoksul bir Türk olsam da şunu biliyorum: Kendini tekrarlayan ne olursa olsun, zihnî ve kalbî donmanın, mefluç olmanın, hüsranın ve bataklığa sürüklenmenin alâmetidir. Bu ve benzeri sebeplerle neşe cevherinde tekrar yokken, mutlulukta ise tekrar berdevamdır.
Protoplazmasında görüntü, desinler, çalçene, boşboğazlık, popülizm, şamata, dedikodu, kıskançlık ve süflî dalkavukluğun bulunduğu mutluluk, “beşerin hayranlığını kazanmak” tıngırtısıyla hareket eder. Mânâ, muhteva ve müktesebatıyla en fakir ideâl olan zenginlik karşısında ağzının suyu akan mutluluğun, israf ile, alkış ile, “Aa, ne kadarda güzel, nereden aldın” dırıltıları ile, övgü zırıltısı ile ve dikkat çekmek ile karnını doyurduğunu söyleyebilirim.
ASLAN YOKSA ÇAKALLAR VALS YAPAR
Söyler misiniz bana, Salih MİRZABEYOĞLU’nun suçu neydi?
Her birimiz bir damla su, bir avuç balçıktan yaratıldık. Kabûl etsek de etmesek de dünyaya düştüğümüz ilk ândan itibaren can çekişiyoruz. Her birimiz sürekli hakikatin ve mâneviyat arayışının hiç bitmeyen bir büyüme yolculuğuyla mükellefiz.
Sorumluluğumuzla birlikte ân itibari ile olsun, süreç ve sonuç itibari ile olsun gerçeklerin farkındayız. Ve farkındayız ki, kedi yoksa fareler dans eder; aslan yoksa çakallar vals yapar.
Cumhuriyet mezbeleliğinin küf tutan ikliminde nefes alıyor, her hususta hezimeti yaşıyoruz.
Hayal kırıklıkları ve hüsranlarımızla dımdızlağız. Kendi adıma, rehin alındığımın ve parya olduğumun farkındayım. Sesim fısıltı ile çıkıyorsa, şiirlere kelepçe ve hür fikre tahammülü olmayan cumhuriyet mezbahasında kesimimi beklediğimdendir.
Hâlbuki bizim hikâyemiz, tüm içtenliğimizle sürekli hakikatin, tüm çıplaklığıyla gerçeğin, doğrunun güzelin ve maneviyat arayışının hiç bitmeyen bir büyüme yolculuğuydu. Ne oldu, nasıl oldu bilmesem de yalanın ve iftiranın çıplak gözle görülür şekilde yükseldiğini, tısladığını, şiştiğini, şişmanladığını, büyüdüğünü gördüm. Yalanın uçtuğunu, iftira ile irtifa kazandığını, yırtıldığını, katlandığını, dağıldığını, tohumlarını saçtığını ve sobelendiğinde ise korkunç bir şekilde patladığını gördüm. Ve devran değişti, hak vaki oldu, hakikatin gür sesi susturuldu, yani Kumandanım susturulunca, yani Salih MİRZABEYOĞLU katledildiği ândan itibaren saf ve namuslular daha fazla yok ediliyor.
Çile kelimesinden bile ödümüz kopsa da her bir insan gibi devletler de kaderini yaşayacak. Mavi bir kurdun acı acı ulumasından daha güzel bir ilâhî yazılamayacağına inandığım gibi, Cumhuriyet cehenneminin tahdidi ve tehditlerinin de Mavi Bayrağın göndere çekilmesini durduramayacağına ve engelleyemeyeceğine inanıyorum.
Rüyalarım yarım ve saçlarıma değse de kırkikindi yağmurlarının hüznü, yürümeye mecburum. Ve dalgın dalgın yürürken, düşünüyorum: Mukaddes ihtiyar, yani Salih MİRZABEYOĞLU olmadığına göre, ister yerel ister küresel çapta koro hâlinde söylenen yalanlara şimdi kim karşı çıkabilir ki?
*Salih MİRZABEYOĞLU / Kültür Davamız / Sayfa: 116










