SİVİL (!) ANAYASA VE BAŞYÜCELİK
Alâaddin Bâki AYTEMİZ
Silivri Nâibi.
Şeriat hâini.
İ’lâmını gördüm;
Kahkahayla güldüm.
Meâli hezeyan.
Hükm-i hilâf-ı Kur‘ân.
Mühr-i müeyyedimi basarım.
Seni mahkeme kapısında asarım.
Yeni Anayasa yapılmasına dair tartışmalar ortaya atıldığında aklıma ilk gelen şey yukarıdaki satırlar oldu.
Devletlüler Anayasa yapmaya karar vermişler…
Hem de öyle böyle değil, sivil olacakmış…
Sivil olacakmış amma Anayasa’nın ilk dört maddesi de yerinde duracakmış…
Hem sivil olacak, hem ilk dört madde yerinde duracak, hem de bu anayasayı, Diyanet gibi, YÖK gibi gayet sivil kurumların üzerinde yıllardır tepinenler, bu ve benzer kurumların etinden, sütünden, derisi, bağırsakları, kan ve idrarına kadar her zerresinden istifade etmeyi gayet iyi becerenler yapacak öyle mi? Peki, sivil alanı var etmesi beklenen sendika, dernek, gibi kurumların bu kadar zayıflatıldığı bir devir var mıdır?
Hele babo bi anlatın hele sivillik ne ola ki; yenir mi, içilir mi?
Ağam bizimle eğlenir…
Sivil anayasa!
Breh breh breh…
12 Eylül darbe anayasası tarihe gömülecek!
Hey yavrum heyyy…
Ya hu bu adamlar daha dün, “Büyük Doğu’yu hep birlikte kuracağız!” demiyor muydu; Büyük Doğu nire, sivil anayasa nire?
Bu ülkeye sivillik gerekirse, onu biz getiririz; İslâm gerekirse biz; komünizm gelecekse de biz getiririz… Ayyy, ne kadar sivil, gözlerim yaşardı…
Emperyalizmanın dünden bugüne bize uygun olanı bizden daha iyi bilmesi gözleri yaşartmaz mı? Bir gün Kemalist, bir gün liberal, bir gün sosyalist, bir gün İslamcı kardeşlerimiz… Sosyal-siyasal konjonktür neyi gerektiriyorsa; işbirlikçinin adı ahmet de olur, mehmet de… Yeter ki işbirlikçi olsun… İşbirlikçinin ideolojisi olmaz; örtüleri, kılıkları, jargonu farklı olur ki bu fark ve sözde zıtlık da zaten sistemi yürütmek için gereklidir.
Yoksa, işleri düzeltemeyecek derecede bozunca, Avrupa ile arayı düzeltmek için yapılmaya çalışılan hokkabazlık numaralarından biri daha mı bu sivil anayasa edebiyatı? Türkiye mavnası battı batıyor, çareyi bu mavnayı Avrupa (AB) transatlantiğine bağlamakta görüyorlarsa müjdeyi verelim: O güvendiğiniz transatlantik de çoktandır su alıyor ağalar… O battığında, biz müstakil kalırsak belki kurtuluruz ama, bağlı olduğumuz vakit kurtuluş şansımız hiç yok…
Başın en başında, her müspet oluşun başı samimiyettir. Silivri naiblerinin istihkakı, mahkeme kapısında sallandırılmaktır.
Bu millet hiçbir zaman “sivil” olmayı istemedi, zira bizim tarihimizde Batı’daki gibi bir kamu-sivil ikilemi yaşanmadı. Biz “ordu-millet”iz. Bizim meselemiz sivilleşmekte değil, kendimiz olabilmekte saklı. Kendimiz olduğumuzda, şahsiyetimizi pırıldattığımızda, Batı’nın, “devlet benim” diyen zorbalığına karşı sivilleşmekte aradığı çözümün hakikatinin şahikalarını zaten örnekleştirdiğimizi de göreceğiz.
İçten içe ağlayarak, ağlanacak hâlimize acı acı gülerek takip ediyoruz anayasa tartışmalarını.
Koca koca adamlar, en fiyakalı etiketleri, titrleri taşıyanlar, çıkıyor ekranlara, büyük adam görünme süksesi satacağız diye ayıp yerlerini sergileme yarışına tutuşuyorlar. Üslûbumuzun alaycı olması yanıltmasın, meseleleri ciddiye aldığımızdan, ciddiyetsizlikler karşısında söyleyecek söz kalmadığından… Daha ortada mesele konuşulacak zemin yok ki…
Daha, “ben kimim?” sualine vereceği tutarlı bir cevabı olmayanlar, millet adına, milletin mukadderatı adına ahkâm kesmeyi kendilerine hak olarak görebiliyorlar.
Anayasa’dan bahsedebilmek için, öncelikle bütün bir inanç mihrakı etrafında izâhı yapılmış, sistemi ortaya konmuş bir dünya görüşü gerekir.
Dünya dehşet dolu bir sürece savruluyorken, beyefendiler anayasa yapacakmış; hem de sivil…
Anayasalar kurucu iradelerin eseridir. Kim, nasıl bir iradenin temsilcisi, hangi dünya görüşünün mümessili?
Yeni anaysa yapılacaktır!
Dünyanın savrulduğu bu dehşet dengeleri süreci nihayetinde ortaya çıkacak yeni kurucu irade yapacaktır bu anaysayı. Anayasanın nasıl olacağını da bu yeni kurucu irade tayin edecektir elbette. Bugünkü anayasa tartışmaları, melklerin cinsiyetini tartışanların hâlini andırıyor… Düşünce, tartışma elbette gereksiz, lüks ve fantazyadan ibaret bir şey değil. Mesele, düşünmenin nereye kanalize edilmesi gerektiğinde…
Demokrasilerin en büyük handikabı, -Sokrat’tan günümüze-, iplerin kontrolünü, okur yazarların ayak takımına vermesinde…
Abdülaziz Bekkine Hazretleri, “bana getireceğiniz şahsın müslüman ya da kâfir olması önemli değil, yeter ki kibirli olmasın!” dermiş…
İşte, öğrendikleri üç beş bilgi, ezberledikleri üç beş malûmatla dünyanın problemlerini çözebileceğini zanneden, nefs muhasebesi hasletinden eser olmayan kibir budalaları; okur yazar esnaf takımı, okur yazarların ayak takımları… Bunlar aydın değil, malûmatfuruş puştlar… Çürümüş, kokuşmuş ve pazar dağıldıktan sonra atıkları seçenlerin bile rağbet etmeyeceği çöpler bunlar.
Yeni bir çağ doğarken, bu çağ, gerçek aydınların gerçek tartışmaları, gerçek mücadeleleri ile doğacak ve anayasa dahil yenilikler bu aydınlar ellerinde şekillenecek, yeni çağı, ‘Aydınlar Aristokrasisi’nin iradesi belirleyecektir.
*

Anayasa tartışmalarıyla alâkalı olarak, geçtiğimiz sene yayınladığımız bir değerlendirmeyi de ekte sunuyoruz:
GÜNDEM ANAYASA VE BAŞYÜCELİK
Alâaddin Bâki AYTEMİZ
Anayasa konusunda iktidarın söylediklerinde, özde ilkeler vs bağlamında bir samimiyet görmüyoruz. AKP ilkeli davranmak ve tutarlılık adına nihayeti bilinmeyen, olmayan bir noktada bulunan bir yapılanma.
Ortada bir ihtiyaç var ve bu ihtiyacı da ileri sürdüğü ilkeler çerçevesinde gündeme getiren iktidar, aslında bu ileri sürdüklerini bir perde olarak kullanıp başka şeyler yapmaya niyetleniyor demek ki… Buralara girmeyeceğiz, sadece ilkesizliği ve samimiyetsizliği tespit etmekle yetineceğiz şimdilik.
Eskilerin Esas Teşkilat Kanunu dedikleri Anayasa bu vasıflandırmayla ele alındığında karşımıza şu mesele çıkar: Anayasa nihayetinde bir ruha, inanca, fikre dayanmalı. Ortada bir ruh, inanç ve fikir olmalı ki o inancın, ruhun, fikrin hayata geçirilmesinde teşkilâtının esasına dair kanunlar ortaya konabilsin. Böyle bir ruh ve fikirden mi hareket edilecek yoksa Anayasa ortaya konduktan sonra Anayasanın işaret ettiği ve pratik uygulamasına bakarak, demek ki kastedilen şey buymuş mu diyeceğiz?
İşin bu ruh ve fikir kısmını da şimdilik dokunmayacağız. Zira komple bir varoluş meselesinin halledilmesine istinat edebilecek bir dava ki bu dava zaten AKP’nin entelektüel çapını da aşar. Samimiyetsizlik ve ilkesizlikle birleştirilince de geriye konuşacak bir şey kalmaz.
Konuşmak istediğimiz Başyücelik Rejiminin teşkilât yapısına nazaran mevcut durumun garabet hâli.
Erdoğan’ın ortaya attığı Başkanlık sistemini bizim Başyücelik sistemimize izafe ederek eleştirenler var ama ters tarafından. Sanki Erdoğan’ın etrafında şekillenen bu başkanlık sistemi garabeti aslında Başyücelik’in kendisinden kaynaklanan bir şeymiş gibi… Oysa Başyücelik sistemini dikkatle inceleyenler, Erdoğan’ın kendisi için dizayn ettiği sistemin Başyücelik’le yakından uzaktan alâkasının olmaması bir yana, Başyücelik’in ruhuna ihanet etmekte olduğunu da görürler.
Evet Başyücelik de bir başkanlık sistemidir. Ona kalırsa Amerika da başkanlık sistemidir. Türkiye’de başkanlık sistemine dayalı olarak Necip Fazıl Başyücelik adından bir sistem teklif etti ve Erdoğan da Üstad’ın şiirlerini okuyor, hatta arada Büyük Doğu’yu andı diye, Erdoğan’ın başkanlık sisteminin Başyücelik olmasını gerektirmez ki.
Başyücelik sisteminin ruhu adalet ve Hakka itaattir.
Ortada adalet ve Hakka itaate dair bir şey olmadığına göre?
Şekil olarak göz atacak olursak da, Başyüce, ruh ve vicdanı temsil eden Yüceler Kurultayı’nın her an murakabe ve muhasebesine tabidir. Keyfilik yoktur. Hele ki Başyücelik hükümeti, Yüceler Kurultayı’na hesap vermekten kaçamaz. Şimdi siz bugünkü Başkan ve hükümetin, icranın Yüceler Kurultayı’na hesap verdiğini yahut verebileceğini aklınızdan geçirebiliyor musunuz?
Yüceler Kurultayı ruh ve vicdanı temsil eder dedik. İşte esas incelik burada. Yüceler Kurultayı’nın azalarına hiç kimse tesir edemez. Onlar bu günün vekilleri gibi parası olduğu için, kayırmayla veya parti liderinin işaret etmesiyle seçilen kuklalar değil, her biri milleti temsil etme liyakatini en üstün zaviyede temsil etme keyfiyetini haiz kahramanlardır ve Yüceler arasında yer almayı taşıdıkları liyakat dışında kimseye borçlu değillerdir.
Yüceler Kurultayı’nın ruh ve vicdanı temsil ediyor oluşu kulağa hoş gelen bir retorik olmaktan öte, bizzat teşekkül edişindeki esas ve usullerle de bir esasa bağlanmıştır. Demokrasilerin aradığı gerçek meclis keyfiyetini de bu bakımdan Yüceler Kurultayı en ileri derecede ifa eder.
Başyüceliğin diğer bir esas ve temel unsuru da yargının bağımsızlığı ilkesi çerçevesinde ortaya çıkar.
Mevcut Başkanlık sisteminde, Yargı kendisini, Perinçek’e, “yargı, siyasetin köpeğidir!” diye aşağılatabiliyorken, Başyücelik sisteminde yargıç kimsenin dokunamayacağı ve erişemeyeceği bir makamı temsil eder. Sistem onun dokunulmazlığını her şekilde garantiye almıştır. Yok öyle HSYK, torpilli atamalar filân…
Görüldüğü gibi Başyücelik Sistemi, tek bir kişinin şimdiki gibi mutlak otoritesi ne kelime, adeta köleliğine işaret eder. Bu hakka kölelik düzenidir ve hakka köleliğin en üst seviyesindeki Başyüce, hem en üst seviyede icrayı, hürriyet ve otoriteyi temsil ederken, hem de en mahkûm hâldedir. Hakkın gereklerini ifada sınırsızken, hakka aykırılıkta her türlü hesabı verecek mekanizmalardan kaçış yok…
Esas Teşkilât Kanunu’ndan önce hangi inancın, ruhun, fikrin, dünya görüşünün teşkilâtı? AKP iktidara geldiği günden bu yana biraz şuna, biraz buna mavi boncuk dağıtarak bu günlere geldiyse de temelde neo liberal politikaların ruhuna, dolayısıyla da emperyalizm işbirlikçiliğine sımsıkı sadık kaldı, kalmaya da devam ediyor. Samimi oldukları tek nokta kendi koltuklarını kaybetmeme dürtüsü ve bunu da ancak emperyalizmaya verdikleri hizmetle sağlayacak olmalarıydı. Karşılığını da emperyalizmadan maddî destek vs alarak görüyorlar.










