DUYGULARIN SENFONİSİ – 7

Burhan Halit KOŞAN

MİM VE VAV FİRKETE

“Ben, üstün ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyuran Allah Resûlü’ne saygı ve hürmetlerimi arz ederim. Allah’ın rahmeti ve mağfireti, Efendimiz’in şefaati, bu hadisi şerifi “bütün güzel duyguların kul plânında “mutlak eksiksizlik” olarak Allah Resûlü’nde hazineleştiğinin delilidir.” (*) içtihadı ile tefsir eden Salih Kumandanım ile olsun.

FİRKETE

Ahlâkî hükümler, duyguları harekete geçirir mi? Duygu cevherlerimizi, hangi bilgi çeşidiyle donattığımız takdirde güzel ve doğru istikâmetinde faaliyette bulunurlar? Sevdiğimiz harf, renk ve şekil (kare, üçgen, altıgen, daire, koni vs.), mizacımızı, meşrebimizi, tarzımızı ve duygularımızı ele verir mi? Tarih, müzik, metafizik gibi ilgi alanı tercihlerimiz, hislerimizin filizlenmesine ve doğurganlık vasfını kazanmasına veya zayıflamasına, hastalanmasına, vefat etmesine sebep olabilir mi? Rüyalarımız ve mizah anlayışımız, hangi duygularımızın etkisinde olduğumuzun göstergesi midir?

SAFLIĞIN DÜŞÜŞÜ

Her biri canlı bir organizma olan hislerimizi, insandan insana değişen rütbe farkı olmasına rağmen katalog fişlemesine tabi tutmak, ulvî veya süflî olarak kategorileştirmek doğru bir yöntem olmadığı gibi, ahlâk hükümlerine de aykırıdır. Bilelim veya bilmeyelim, her birimizin içinde gökyüzüne açılan pencerelerimiz ve gayya kuyularımız var. Müesses nizâmın sebep olduğu şahsiyet söküğümüzü tamir edebilmemizin, karakter yırtığımızı dikebilmemiz ve kendimizi tamamlayabilmemiz ahlâkî hükümlere mutabık olmamızdan geçer.

Ahlâkî hükümler, “neden, niçin, niye” inşasına göre hareket eden insanların amel-aksiyon öznesidir. Bu anlayışın gramerdeki izdüşümü, geçişli cümlelerdir. Ahlâkî hükümler, imân edenleri bağlayan ve öngörülen bir etkiyi hayata geçirme niyetindeki insanlar için geçerlidir.

Ahlâkî hükümlere, şehirli davranışları ile karıştırmamak şartıyla her bir doğal insanın şuur protoplazması nazarıyla bakabiliriz. Saf ahlâk sahibi olan veliyullah ile safların ise “neden, niçin, niye, kim” araştırmasına tenezzül bile etmeden saf ahlâkın organik hükümlere göre hareket ettiklerini ifşa edebilirim. Saf organik ahlâk ile hareket eden bu iki zümre arasındaki tek fark, safdillerin matbu bilgilerinin olmamasıdır. Yeryüzündeki bütün düşüşlerin en mide bulandıranı, alçalış ve kaybettiklerimizin arasında en tiksindiricisinin saflığın düşüşü ve yok oluşudur. İngiltere himayesine giren müstemleke yönetimiyle birlikte “saf” halimizi yitirdik, rehin alındık, parya olduk ve öz vatanımızda mülteci çadırını sırtımıza vurdular…

SONUCA DEĞİL, SÜRECE ODAKLANALIM

Takdir edersiniz ki, ödüllendirici olayların gerçekleşmesine veya beklentisine hoş ve olumlu duygular eşlik eder. Nahoş hadiseler ve olumsuz duygular acı, tehlike ve ceza deneyimiyle ilişkilidir. Bu özellik çok çok önemlidir. Duygularımızın ulvi yönlerini, süflî, bayağı ve çirkefe yönelmelerinden ayırmamızı sağlar. Bu ayırımı yapmakta zorlandığımız ve manipülasyona maruz kaldığımız alanlardan biri de tarih alanıdır.

Aynı batında doğan tarih ve metafizik, birbirlerinin izdüşümü olduğu gibi aynı zamanda birbirlerinin ne olduğunu veya ne olmadığını anlatan özellikleriyle de bir nevi beşerin köşe taşlarıdır. Hani demem o ki, tarihi gerçekleri metafiziğin hakikatinde bulabileceğimiz gibi, metafiziğin hakikatini de tarihin parşömenlerinde bulabiliriz. Bu kesinlikle ve kesinlikle bir alegori değil, aforizma hiç değil, yeter ki, kalbi kör, duyguları sağır ve yüreği topal olmasın.

Aksi takdirde tarih ve metafiziğin hem şımarık, hem haylaz, hem de afacanlıkta ele avuca sığmayan küçük kardeşleri olan müzik, mızıka çalar!

Vakanüvisleri kemiren tarihçilerin hedefi, vaki olanların encamını kavramak ve kapkaranlık kalplerinden gelen hükümlerini vermek üzerinedir. Meçhul, bulanık, kaçamak, muğlak ve kaypak cümlelerle anlatmasam da mavi mürekkepli kalemimle alt tarafa tekrar yazayım. Arşiv faresi tarihçiler, kanaat, görüş ve kararlarını sürece göre değil, neticeye ve politik pozisyona göre verdikleri için hükümleri olumlu veya olumsuz da olsa hilekârlık ve aldatma üzerinedir. Hani demem o ki, gafiller, ahmaklar, serkeş serseriler ile cüzzamlı Cumhuriyetin çocukları sonuca, ruh gözü ve baş gözleri pek olanlar ise sürece odaklanır.

Hassas duygularımızı bin bir çeşit entrika ve manipülasyon (hileli yönlendirme) ile yanlış istikâmete yönlendiren tarihçilerin sahtekârlıklarını, bizatihi kendi hissiyatlarını yansıtan ölçütlere bakarak sobeleyebiliriz. İnsan duyguları yalnızca iç dünyasında kalmayıp, yüz ifadelerine, duruşlarına, jestlerine, mimiklerine ve karakteristik seslerinin akustiğine kadar nüfuz etmektedir. Bugün bir bakıma duygu ifadesinin özgül ağırlığının göstergesi olan bu ölçütlere göre yazanın, çizenin, konuşanın veya suskun kalanın ne olduğunu veyahut ne olmadığını harflere döküp ifade edemesek de anlayabiliriz. Dört başı mamur bir izahtan vareste olan bu meseleyi, ayrıntı ve teferruatla boğmamak adına bu kadarı şimdilik kâfi.

Yukarıdaki paragraf sübjektif olsa da hissiyat lisanına yabancı olmayanların dinlediği kuğu şarkısına müteakip, biraz da objektifin kaldırımları adımlayalım. Tarih, insanlara maneviyat başta olmak üzere metafizik algılama istidadı, ata mirasının varisi olma şuuru, kahraman figürlerin tespitinde isabet, lisan imkânlarını güzel istikametinde kullanabilme, ağırbaşlılık, hakikate itaati, sessizliğin senfonisini dinleme kabiliyetini kazandırır. Tarih, aynı zamanda insanın iç dünyasında Mesih’in nefesini ve beşerî formüllerin esaretinden şiirin hürriyetine kavuşturur. Yarın değil, hemen şimdi prensibimizle hürriyetimiz için hakiki şiire, hakiki şiir için de mukaddes ihtiyara başvuralım:

“Bir el kavrasa beni ölmeden ölebilsem
Ondan sonra sessizce mezara dönebilsem” (**)

BİZİM RÜYALARIMIZ VE ÜTOPYAMIZ VAR

Bizler nasıl ki, her bir geceyi ve her bir sabahı farklı karşılıyorsak, her bir gece ve her bir sabah da bizi farklı buluyor. Bazen endişe ile yakalanıyoruz, bazen neşe ile sobeleniyoruz, bazen yeni perspektiflerle uyarılıyoruz, bazen önceden programlanmış bir hayatın rutiniyle uyuyoruz veya uyanıyoruz. İç dünyamızda aynı gün ya dört mevsim ya on iki “mânevî ay” birbirini takip eder. Duygularımızı, düşüncelerimizi, tefekkürümüzü ve ruh haletimizi günlük olarak sürdüremediğimiz için sürekli değişiyoruz… Niye? Mavi Bayrağın İçeriğinden ortaya çıkan ideolojik bir sürekliliğimiz yok. Hâlbuki imân teslimiyettir, istikrarlı bir süreklilik ile istikâmeti olan bir süreçtir. Varlığımızın grileri ve içimizdeki kışla mücadele etmeden, beyni zonklatmadan ve kalbimizi kanatan yaralarımıza merhem bulmadan refaha eremeyiz.

Devam edecek…

* Salih MİRZABEYOĞLU – Kültür Davamız, Sayfa: 116

** Salih MİRZABEYOĞLU – Kayan Yıldız Sırrı, Sayfa: 132 İkametgâh şiiri

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin