BATI’NIN KÖTÜLÜĞÜ TESADÜF YA DA İSTİSNA DEĞİL
Orta Çağ’a dönüş: “Trump L’oeil” (*) ve Ebedi Haçlı Seferi
Dr. T.P. Wilkinson (**)
Tarih kendini tekrar etmese de bu, iktidardaki insanların kendi özel geçmişlerini korumak ve kollamak için çaba göstermemesinden kaynaklanmıyor. Aslında bu ifade, kusurlu da olsa sonsuza kadar tekrarlanabilecek bir şeyi varsayıyor. Tarihsel sürekliliğin özü burada yatıyor; kurumlar ve kişilikler dediğimiz fazlalıklar; en iyi şekilde semiyotik dönüşümler olarak adlandırılabilecek şeylerin tekrarını ve rutinlerini içeriyor. Tarih kendini tekrar etmez, insanlar tarihi tekrar eder.
Batı’daki seçkin eğitimin, ayrıcalık ve gelenekselciliğin elzem olduğu işlevlerinden biri, gençlere ebeveynleri ve ataları tarafından geliştirilen bilişsel ve davranışsal üstünlüğün performansını öğretmektir.
Ayrımcılık ve gelenekselcilik, öğrenciler arasındaki davranış yelpazesini, akranları arasında zaten kabul görmüş, uygulanmış ve doğrulanmış olanlarla sınırlamaya yarar. Gelenekselcilik, yönelimi, var olan bir kurumu (paylaşılan anlamı) sürdürmek için önemli bir mekanizmadır. Entelektüel yenilik, örneğin bilimsel araştırma, seçkinler tarafından teşvik edilebilirken, bu yeniliğin sapmaya dönüşmemesini sağlamak için özen gösterilir. Başka bir deyişle, seçkin gruplar arasındaki insan değişkenliği, müesses nizamı koruyacak şekilde yönlendirilmelidir.
Potansiyel olarak istikrarsızlaştırıcı olarak algılanan yenilikler (en önemsiz biçimler hariç) kadronun büyük kısmından engellenmeli veya izole edilmelidir. Bu nedenle, belirli bir derecede radikalizme ancak öğrencilerin büyük çoğunluğu bundan korunabiliyorsa hoşgörü gösterilir.
Bununla birlikte, Anglo-Amerikan İmparatorluğu ile (Avrupa) kıta vasalları arasındaki ilişkiyi, tüm ilişkiler gibi çelişkili bir ilişki olarak ele almak önemlidir; ancak bu ilişki, İngilizce konuşan halkların, İngiltere’de ilk bağımsız okullar kurulduğundan beri (örneğin Eton, Harrow, vb.) aşılandığı uzun süredir devam eden tarihi bir gelenek tarafından yönlendirilir.
Bu skolastik gelenek, Kuzey Amerika’da monarşik tuzaklar olmaksızın da olsa devam etti. Ancak İngiltere’nin aksine, biraz daha eşitlikçi (oligarşik) Amerika Birleşik Devletleri, hazırlık okullarından bile daha fazla kolejlerine güvenmeye başladı. Esas olarak Non-Conformist evangelist din adamları tarafından yönetilen, görünürde liyakatçi Amerikalılar, genişleyen göçmen nüfusunu disiplin altına almak için kamuya açık ilkokul ve ortaokul eğitimini benimsedi.
Amerika’nın “antik” üniversiteleri (diğer adıyla Ivy League), II. Dünya Savaşı sonrası döneme kadar Anglo-Amerikan elitleri için ayrılmıştı. Oxford ve Cambridge örnek alınarak oluşturulan bu kolej üniversiteleri, Amerikan egemen sınıfı için toplumsal tabanı ve kültürel-entelektüel sürekliliği teşvik etti. Ayrıca İngiliz dünya tarihi görüşüyle özdeşleşmeyi de teşvik ettiler.
Bu süreklilik, cumhuriyetin ilk yüzyılı boyunca büyük ölçüde tesadüfiydi. Ancak, Rhodes Bursu ve Yuvarlak Masa kurumlarının (Royal Institute of International Affairs, namıdiğer Chatham House, ABD yan kuruluşu Council on Foreign Relations ve Commonwealth’teki kardeş örgütler, vb.) kurulmasıyla, Birleşik Devletler’in fiili liderliğinde yeniden yapılandırılmış bir Anglo-Amerikan Commonwealth programı bilinçli bir hedef haline geldi.
Avrasya kıtasındaki eğitim kurumlarının aksine, İngiliz ve Amerikan elit eğitimi her zaman özel bir girişim olmuştur. ABD’de yerleşik bir kilisenin olmaması ve orijinal sömürge kolejlerinin Non-Conformist gelenekleri, görünüşte demokratik devlet ile oligarşik üçüncül eğitim sistemi arasındaki mesafeyi korumuştur.
Resim: Henry John Temple, 3. Viscount Palmerston’un Portresi (1784–1865)

David Cameron gibi bir Old Etonian, Putin yönetimindeki Rusya tehdidinden bahsettiğinde, Kırım Savaşı’nda savaşan selefleriyle aynı yönelimle konuşuyordu. Henry Temple, 3. Viscount Palmerston, Harrow’da eğitim gördü (Winston Churchill gibi). Kırım Savaşı ve Afyon Savaşları, yalnızca Palmerston’ın bakanlığı altındaki İngiliz emperyalizminin büyük performansları değildi, aynı zamanda üst sınıf İngilizlerin nesilden nesile aktardığı “old boy” (geleneksel İngiliz erkek okulları için kullanılan deyim) bilgisini oluşturuyordu. Amerikan ve İngiliz politikacıların tutumları, bu kültürde eğitim görmemiş olanlara anakronistik hatta saçma geliyor. Bu nedenle hem İngiliz hem de Amerikan liderleri, dış ilişkilerde saflık veya kibir nedeniyle sık sık azarlanıyor. Bu ciddi bir hatadır. İngiliz ve Amerikan dış politikasının dili ve daha az ölçüde Kanada ve Avustralya’nın dili, iki yüz yıldan uzun süredir aşılanmış bir dünya görüşünün ürünüdür. Kesinlikle bu, Çin medeniyetinin süresiyle karşılaştırıldığında birkaç dakikadır. Oysa İngiltere ve ABD medeniyetin değil sanayileşmenin ruhunu temsil ediyor.
Sanayileşme, Kuzey Atlantik savaşçı kültürünün mekanizasyonudur. Geçtiğimiz iki yüzyılda teşvik edilen teknoloji, korsan bir ekonomik modelin nüfus açığını telafi etmek veya bundan yararlanmak için tasarlanmıştı. Bu nüfus ikame stratejisi yalnızca Atlantik köle ticaretini kolaylaştırmakla kalmadı, aynı zamanda bunun bir sonucuydu. Uyuşturucu üreten kolonileri (şeker, alkol ve tütün) fazla nüfusla dolduramama, Afrika köle emeğine bağımlılığa yol açtı. Köle nüfusundaki artış, adalardaki efendi/yönetici sınıfındaki büyümeyi hızla aştı. Bu eşitsizliğin doruk noktası, yeterli ateş gücü olmadan taşınır köleliğin ne kadar tehlikeli olduğunu kanıtlayan Haiti Devrimi’ydi. Sanayileşmenin kendisi devasa Asyalı işgücüyle rekabet edemedi. Bu nedenle makineleri rekabetçi kılmak için Asya endüstrisini yok etmek için büyük bir şiddet uygulamak gerekiyordu. Bu makineler, Amerika’daki plantasyonlar tarafından biriktirilen servetle satın alınmıştı.
Birleşik Devletler, 1945’ten sonra endüstriyel öneme ulaşabildi çünkü iki dünya savaşı Batı Avrasya’nın endüstriyel kapasitesinin çoğunu yok etti ve Avrupalı sömürgeciler beyaz olmayan mülklerini endüstriyelleştirmekten titizlikle kaçındılar. Burada, ABD’nin Kore’ye karşı yürüttüğü savaşın ABD Kuvvetleri için çok yıkıcı olduğunu belirtmekte fayda var çünkü Japon sömürgeciler daha önce Kuzey’i endüstriyelleştirmiş ve onu istilaya karşı silahlanma konusunda nadir bir yetenekle donatmıştı.
Çevrenin rekabetçi endüstriyelleşmesi ve Avrupa’nın toparlanmasıyla ABD ancak savaş ve finans (dolar hakimiyeti) yoluyla rekabet edebildi. Başlangıçta Sovyetler Birliği’ne karşı cephe hattı ve Sovyet sosyalizmine karşı propaganda olarak tasarlanan Avrupa Birliği’nin genişlemesi 1989’da zirveye ulaştı. Sovyetler Birliği’nin yenilgisiyle cephe sübvansiyonuna artık gerek kalmadı. Almanya liderliğindeki finansal fetihlerin hızla genişlemesi, COMECON bölgesinin çoğunu emdi. Ukrayna ucuz tahıl kaynağı olarak ele geçirildi ve Almanya’nın tarım arazilerini biyo-yakıt üretimi ve diğer gıda dışı kullanımlar için dönüştürmesine olanak sağladı. Yugoslavya’nın yıkılması, sosyalleştirilmiş endüstrinin son adasını ortadan kaldırdı ve kömür ve diğer rezervleri Alman sömürüsüne açtı. Bir anlamda, 1989, Kızıl Ordu yüzünden Gesamtplan Ost’un (Nazilerin Büyük Doğu Planı) başaramadığını başardı. Ayrıca Yugoslavya’nın yıkılması, Anglo-Amerikan İmparatorluğu’nun Almanya’nın Büyük Savaş’tan önce sömürmeye çalıştığı o hayati koridoru ele geçirmesine olanak sağladı. Kosova’daki ABD himayesi, Akdeniz ile Orta Asya arasındaki optimum geçiş arazisinin son noktasını işgal ediyor.
Şu anda, Büyük İsrail’in bekleyen oluşumuna muazzam miktarda dikkat odaklanmıştır. Bu proje, şu anda Filistin’i işgal eden iğrenç Siyonist rejimden çok daha eskidir. Bir yandan ABD-İngiltere-İsrail projesi, Anglo-Amerikan emperyal tasarımlarının bir devamıdır. Ancak diğer yandan, bu tasarımlar Haçlı Seferleri’ne kadar uzanan doktrinel ve tarihi bir geleneği takip eder. İncil -hangi versiyonu seçilirse seçilsin- bin yıl önce Batı’nın en önemli tarihi belgesi haline getirildi.
Doğu ile Batı arasındaki merkezi kontrol etme mücadelesi, Hippo’lu Augustinus Latin Kilisesi’nin sözcüsü olduğundan beri Batı (Latin) politik-ekonomisinin özü olmuştur. Haçlı Seferleri, Batı’da kurtuluş için öldürme geleneğini yaratmıştır. Filistin’in “kutsal toprak” olduğu kurgusu, Orta Doğu’daki dünya ticaret merkezi üzerindeki kontrolü engelleyenlere, yani sözde “Ortodoks” Rum kiliselerinin Halifelik ve Patrikliklerine karşı Latin Kilisesi’nin hizmetkarlarını yönlendirmek için uydurulmuştu.
.

.
Papa III. Innocentius döneminde Dördüncü Haçlı Seferi için toplanan ordular, aslında bir Yunan dini olan Hristiyanlığa ve Hindistan ve Çin ile ticaret kanallarını ele geçirmek ve dini-politik muhalefeti yok etmek için İslam’a karşı başlatıldı. Bu stratejik hedef, Anglo-Amerikan İmparatorluğu’nun yarı-teokratik rejimlerinde varlığını sürdürüyor. Kıta nüfusu, “kurtuluş” yerine “özgürlük” uğruna feda edilecek yem olarak görülüyor. Büyük bir atom saldırısı dışında, Anglo-Amerikan “vatanı” toprak savaşından muaftır. Bitişik Avrasya kara kütlesi ise muaf değildir. Dolayısıyla, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyanın geri kalanına karşı terörizmi tehdit etme ve uygulama isteği mantıksız değildir. Aksine, oligarşisinin ve ona hizmet eden seçkin kadronun kültürü, eğitimi ve telkiniyle tutarlıdır.
Bu fedakarlığın, Avrupa Birliği’ndeki ve ABD’deki ortak refahın ahlaki temeli, Tel Aviv’deki kardeş devleti de dahil olmak üzere Anglo-Amerikan İmparatorluğu’nun vazgeçilmez ve örnek toplumlar olduğuna dair inançtır. Bu ahlaki temel, Aydınlanma ve Akıl anlamında rasyonel değildir, Otuz Yıl Savaşları’nın Kalvinist fanatizmi ve Karşı Reformasyon’un Cizvit hesaplaması anlamında dinidir. Misyoner ve militaristtir, insanları ve dünyayı kendi suretine dönüştürmek için mevcut her yöntemi kullanır.
Psişik teknolojilerin radikal uygulaması ile “hepsini öldür, Tanrı onları ayıklasın” ilkesi arasında rasyonel bir müzakere çerçevesi yoktur.
Bu anlamda Anglo-Amerikan İmparatorluğu gerçek anlamda totaliterdir.
ABD başkanları defalarca “Bizimle olmayan bize karşıdır” demişlerdir.
Bunlar yüzeysel sloganlar değil, inançlı sözlerdir.
Avrupa, Anglo-Amerikan oligarşisi tarafından yönetildiği ölçüde feda edilmek üzere oradadır, “eski Avrupa” büyük Batı Haçlı Seferi’ne katılarak kurtuluşunu bulmalıdır.
21. yüzyıla girmenin bir koşulu olarak 11. yüzyılın yıkımını yeniden yaşamalıdır.
*
(*) Trompe l’œil (tromplöy), gözü yanıltan illüzyonist resim.
(**) Dr. TP Wilkinson, Tarih ve İngilizce öğretir, tiyatro yönetir. Ayrıca Unbecoming American: A War Memoir ile Church Clothes, Land, Mission and the End of Apartheid in South Africa kitaplarının yazarıdır.
Kaynak: https://www.globalresearch.ca/return-middle-ages-trump-loeil-eternal-crusade/5880105










