İLK DOĞRU – İLK İNSAN – İLK PEYGAMBER


Selim Gürselgil

Salih Mirzabeyoğlu şöyle der:

  • İlk doğru ilk insanla vardı ve ilk insan ilk Peygamberdi.

İlk doğru, sayısız deneme yanılma ile elde edilemez; ilk doğru, ilk şuurun dolaysız verisi olabilir. İlk doğru, ilk şuurda vardır ve ilk deneme-yanılma da ilk şuurun eleğinden geçer. Zaten bu ilk şuuru, ilk doğruyu hesaba katmadığınız zaman, ilk deneme-yanılma da olmaz ki; sonsuz denemeler… Yanılmanın yanılma olduğunun şuuru bile “ilk doğru”ya bağlıdır.

O halde evrimci anlayışın zan ve iddia ettiği gibi, 0’dan 1’e doğru bir gidiş, gelişme, tekâmül olamaz. Tekâmül, gelişme, ilerleme ancak 1’den başlar. 0, kendi başına yoktur (1’in olmaması düşüncesine 0 deriz). Öyleyse;

  • Her şeyden önce 1 vardı!

Bir şey varsa, o şey değişebilir, gelişebilir, tekâmül edebilir. Ama bir şey yoksa, yokluktan varlığa gelemez, dolayısiyle bir ilerlemeden de söz edilemez. 0’dan 1’e doğru tekâmül olamaz; ancak 1’den çok’a doğru tekâmülden söz edilebilir.

Dil örneğinden gidelim: İlk dil, ilk şuurda yoksa, hiçbir şekilde olmayacak demektir. Fakat ilk dil varsa, ondan pek çok dile doğru çoğalma, değişme, yükselme ve alçalma mümkündür.

Bunu şöyle de söyleyebilirsiniz: İlk dil, ilk şuurda yoksa ve ilk şuur, ilk aynada kendi yansımasını görmüyorsa (İlk dil, aynı zamanda ve aynı biçimde ikinci şuurda yoksa), ilk anlaşma, ilk şuurlararası alışveriş hüviyeti taşımıyorsa, “dil denen mucize” hiçbir zaman gerçekleşmeyecek demektir.

Bu itibarla biz, ilk insan için, Garb’ın “Tarzan” örneğini, Şark’ın “Hay bin Yakzan” örneğinden kendimize daha yakın buluruz. Çünkü insan, bildiren çevre olmadan bilmez (Tarzan). Kendinde bilme istidadıyla dünyaya geldiği düşünülse bile (Hay bin Yakzan), kendi kendine bilme, doğrulanmamış bilme, bilme sayılmaz.

Bu itibarla… “İlk insan ilk peygamberdir ve ilk doğru onunla vardır.”

Böyle bir tez (roman) çalışması, hiç şüphesiz tüm dinî ve beşerî ilimlerin, hattâ kadîm inanışların verilerini önüne almak zorundadır: Jeolojinin, paleontolojinin, biyolojinin, arkeolojinin yanısıra, tefsirin, hadisin, akaidin, tasavvuf ve hikmetin, hattâ mitolojinin, astrolojinin de…

Ve yine de o bir “yakîn-kesin bilgi” ve “keşif-iç görüş” belirtmeyip, dolayısiyle bir hüküm getirmeyip, bir fikir, bir zan, bir arayış ve bir deneme olmak keyfiyetiyle malûl kalır.

Beşerî ilimler denince yüzünü buruşturan arkadaşlar için bir örnek aklıma geldi. Geçen gün duydum: Elif Şafak, Mevlâna’dan söz ettiği bir roman yazmış, sofrada domates yiyorlarmış. Tabii domatesin o dönemde bu coğrafyada ve bu görünümde yetişmediğini bilen herkes gülüyordu.

Şimdi o zamanlar, o coğrafyada ne yetişiyor, bugünkü meyve ve sebzeler o gün hangi fizikî görünüme sahipti, hayvan avlamak için hangi silâhları kullanıyor, bunları hangi aletlerle kesip parçalıyorlardı, hangi tür hayvanlarla birlikte hangi iklim şartlarında yaşıyorlardı, hiç olmazsa bundan 30 bin yıl önce yaşayan insanlar, bugüne bıraktıkları mağara resimlerini boyamak için hangi boyayı nasıl elde ediyorlardı gibi binbir verinin arasından geçmeden böyle bir işe kalkışmak, mizaha girer.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin