İMAR VE İNŞÂ

Burhan Halit KOŞAN

Mesken tutmak, iskân etmek, inşâ etmek, düşünmek, tefekkür ile hakikî insan ve sentetik insanı birbirlerinden ayıran murakabe hakkında ne düşünür ne söyleyebiliriz?

Gecenin karanlığında yapılan kavga çok, çok şiddetli olur. Kasırganın inzibatı, karanlığın bekçisi, keskin bıçağın raconu ve barut yüklü kurşun, aydınlığın çehresini sarartamaz ve korkutamaz. Ankara sağır, kör, topal ve meflûç bir kenttir. “Kendisine lâiklik miğferi takmış”, imânsız İslâmcılık çukurunda debelenir bir vaziyette istikbâlden habersiz, aziz Türk milletinin erdemlerine ve ananevî değerlerine duyarsızdır. Granitten inşâ edilen lahidin çıkardığı çıngıraklı tıslama ürpertisi yetmezmiş gibi, masumların ve mazlumların iskeletlerinden ördüğü duvardan kan süzülüyor.

Ankara, mazlum Habil’in değil, direniş şiirlerinde kınanan Kabil’in kentidir. Bugün, hâlen daha Kabil anlayışını sürdüren bu kent, insanların “konuşma, ima ve masum bakışlarını” kıyıcı kelimelerin gürültüsü ile boğan ve yıkıcı dilsizliğiyle ezen, aşağılayan ve dışlayan bir dünyadır. Babil gibi, “ben, sen, o, biz yok”, günâhın müşterekliğinde buluşanların, masum ve mazlumlara pusu kuranların bir şehirdir. Modern masonların ve tescilli vatan hainlerin her köşe başını tuttuğu kentin topoğrafyasının ne olduğunu ve ne olmadığını Üstadımız’a danışalım, öğrenelim ve sonra yolumuza devam edelim;

“Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu
Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
Çatla Sodom – Gomore, patla Bizans ve Roma
Öttür yem borusunu öttür, öttür borazan
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!” (*)

Cumhuriyet aydınlarının her biri hakikati ifade etmiyor ve gerçeği dillendirmiyor, fakat her biri tekrarlanan sözleri ve Yahudi piçlerinin çığlığını, geberenlerin ağızlarında vızıldayan haşere sürülerinin kaynaşması gibi anlamadan taklit ediyor. Çıplak kadınlarını Cumhuriyet çadırının altında gösteren ve süflî teklifleri anlaşılınca da gri toza dönüşen “şakacıdırlar!”…

Cumhuriyet aydınlarının geometrik rahimlerinden doğan her şey ama her şey bir ucûbedir.

Edirne ile Kars arasına sıkışmış sığ düşünceleri, yoz davranışları ve ahlâkî yapımız ile örfümüze aykırı uygulamalarıyla gökyüzünü görmemizi engelliyorlar. Aynı zamanda her bir insanımızın iç sırlarını, mahrem ve bilemeyeceğimiz gerçeklerini duvarlarla örten totaliter rejim, ayarttığı ve baştan çıkardığı çürük aydınlarıyla da aziz milletimizin ruhunu didik didik ayrıştırmaya ve fizikî bölünmeye sürüklüyor.

Hayvanlar, dünyanın en fakirleri oldukları için mesken tutmazlar. Cumhuriyet aydınlarının da mesken tutmak, iskân etmek, imar ve inşâ etmek gibi bir kaygıları da bir düşünceleri de yoktur. Kelime mânâlarının güzergâhında yürüyecek olduğumuzda harf, hafriyat, inşâ, imar, iskân, mesken tutmak, ikâmet etmek, mamur, vatan toprağı, yurt gibi ifadelerin her birinin kökü hemen hemen her bir dilde kendi kök birliğine dayanır. Mesken tutmak, bir fani olarak yeryüzünde bulunmak, oturmak, ikâmet etmek demektir. İkâmet ettiğimiz yeri inşâ etmeden önce mesken tutmayı düşünmek, inşâ etmeyi düşünebilmek için de mesken tutmayı düşünmek mecburiyetindeyiz.

Nasıl ki, riyaset ehlinin dilek kipi kullanması ahlâksızlık ve kullanmaması ahlâklı olduğunun alâmeti ise, “ben, sen, o, biz, siz, onlar” zamirlerini kullanıp kullanmamak da olmanın veya olmamanın, varlığın veya yokluğun fiilleridir. Hani demem o ki, Cumhuriyet aydınlarının her birinin Anadolu’yu mesken tutmak, yani “vatan” olarak görmedikleri için inşâ etmek gibi bir niyetlerinin ve maksatlarının olmadığını, perspektif açılarını gösteren sözlerine ve uygulamalarına bakarak anlayabiliriz. Namaza besmele ile mi niyetle mi başlıyoruz?

Namazın, niyet etmek, Besmele çekmek, Fatiha Sûresi ve zammı sûre silsilesi ile kılındığı malûmunuzdur. Hakikî aydınları ve çürük aydınları ayırt etmek için de Anadolu’yu mesken tutup tutmadıklarına bakarak anlayabiliriz. Hani demem o ki, hakiki bir aydın, Anadolu’yu vatanı olarak görür ve ikâmet ettiği vatanını iskân, inşâ, imar ve onarma faaliyetleriyle eksiklerini gidermek, noksanlarını tamamlamak, olmuş, olan veya olabilecek gediklerini kapatarak mamur hâle getirebilmenin faaliyetlerinde bulunur. Benim Atam Oğuz Kağan!

Çürük aydınların perspektifi: “Bildiklerimi kimse bilmiyor; benim bilmediklerim de zaten yok demektir” kapsamıyla sınırlıdır. Her birinin gözünde ihtiras lensi, her birinin sözü ya yalan, ya sunî, ya sentetiktir. Mukaddes dinimiz başta olmak üzere, ananevî erdemlerimiz ve geleneklerimizi istihza ile tahlil ve analize tabii tutarlar. Karanlık kalplerinden dökülen kirli kelimeleriyle kültürümüzü köreltiyorlar. Aziz Türk kimliğimizi oluşturan İslâm’ı yozlaştırmak ve kültürümüzü ortadan kaldırmak için “söküm, yıkım, imha, infaz, icbar, itham, istihza, iftira, inkâr, ifsat, nefret, kışkırtma, korkutma, şiddet ve hakaret…” faaliyetleriyle ayrıştırıcı, yıkıcı, bölücü faaliyette bulunurlar. Bu vahşî vandalizmlerini “konuşma özgürlüğü” altında sürdürme arzuları hürriyetin değil, psikiyatrinin alanına girer. Mukaddes dinimize cılız mum ışığı ve azametli tarihimize gaz lambasının kısık ışığı kadar hayat hakkı tanıyan bu mendeburların, Cumhuriyet aydınları olduğunu unutma! İzanı kıt insanlar idrak edemez.

Mesken tutup, ikâmet ettiği evini silen, süpüren, temizleyen insanlar gibi, hakikî bir aydın da mesken tuttuğu vatan topraklarını “temizleme, koruma ve bakım…” faaliyetlerine girişir.

Hakikî bir aydın, hakikî bir şair, meskeni olan evini, yani vatanını yabancı dillerin işgâlinden temizleyerek özüne ulaşmakla temizliğine başlar. Meskenini, “temizleme” ile başladığı açılışının ardından sorumluluğunun getirdiği şuurla “koruma” anlayışını gündemine alır ve hem vatanın hem milletinin istikbâlini güvence altına almak için ivedilikle kültür pratiğine geçer. Hakikî bir aydın, hakikî bir şair, bu çalışmalarıyla cumhuriyet aydınlarının milletinin mazisine bulaştırdığı kirlerinden arındırarak temizler ve milletinin istikbâlini de güvence altına aldıktan sonra üçüncü aşamaya geçer:

Yaşayanların ihtiyaç duyduğu veya duyacağı “bakım” işlemi. “Bakım” işlemi, gerçekleri görebilmek ve düşmanı tanıyabilmek için küfrün kaynağına yolculuk yapmakla birlikte yıkım formüllerini çözmeyi de gerektirir ki hakikî bir aydın ile hakikî bir şair de bunları gerçekleştirendir. Bak, ne buyuruyor Üstadımız:

“Kayalıklı boğazlarda yön arayan bir gemi;
Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez!” (**)

İnanç, entelektüel bir sonuç değil, kalbin kararıdır ve kadim ideâlistlerin hikâyesi sadece hayatta kalma mücadelesi değildir. Mesken tuttuğu evini, yani vatan topraklarının ve aziz Türk milletinin mukaddes erdemler ile örfümüzün miras bıraktığı değerleriyle yaşaması için ilâhî göreve talip olur ve gözbebeklerini “Mavi Bayrak” istikametinden ayırmaz. Hakikî bir aydın, hakikî bir şairin takipçileri de azınlık durumunda olmaktan dolayı hüzünlenseler de asla üzülmezler. Sağa ve sola bakmadan, zorluklar karşısında kararlı bir şekilde durarak, gözlerini kendilerine emanet edilen ilâhî göreve sabitler, tarihin kendi omuzlarına yüklediği bu sorumluğa lâyık olmaya çalışırlar. Milletimiz bilsin veya bilmesin, son umudu biziz!

Evet, dünyamızın en fakiri olan hayvanlar gibi, yani Cumhuriyet aydınları gibi vatansız ve şahsiyetsiz ve karaktersiz olmamak için, mesken tuttuğumuz, ikâmet ettiğimiz vatanımızı: iskân, inşâ, imar, onarma faaliyetlerimizle mamur etmeye ve af, aşk, merhamet, muhabbet, şefkat, sevgi, iltifat, nezaket ve kılavuzluk duygularımızla Anadolu ruhunu dirilten şifacılar olmaya mecburuz. Mesken tutmamızın biricik şiarı, vatanımızı özgür kılmak ve güzellikle ve hürriyet ile dizayn edeceğimiz bu medeniyetin içine kendimizi hapsetmekten geçer.

*Necip Fazıl KISAKÜREK / Destan şiiri
**Necip Fazıl KISAKÜREK / Geçilmez şiiri

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin