EDEPLİ EDEBİYAT – FRANSIZ KOMŞUMUZ: CLOUDE SİMON

Burhan Halit KOŞAN

Takdir edersiniz ki, terkibî hükümlerin, yani formüllerin müktesebatındaki müşterek anlayış, sohbetin, müzakerenin, mukabelenin, münazaranın, istişarenin, muhabbetin, samimiyetin ana motoru ve insanlar arasındaki irtibatın ve rabıtanın devamlığını sağlayan gizli öznedir.

İnsanlar arasında terkibi hükümlerin, yani formüllerin müktesebatındaki müşterek anlayış olmadığı takdirde kelimeler mânâsını yitirir ve kavramlar muhteva kaybına uğrar. Bu durum hayatımızı kaosa, algılarımızı şamata ve kargaşaya sürükler. İster büyük bir ciddiyetle ister şımarıkça ve sırıtarak baksak dahi hayatımızın her alanında bu kaosun, bu kargaşanın, bu şamatanın kenarında değil, tam göbeğinde yer aldığımızı görebiliriz. Benim güzel vatanımda inancımızın ve bilginin dili değil, serkeş serseriliğin dili konuşuyor.

Müesses nizâm adaletin, merhametin ve şefkatin lisanını değil, haksızlığın ve zulmün dilini konuşuyor. Camilerde cennetin dili değil, cehennemin dili konuşuyor. Kelime-i tevhidin iktisat dili değil, ahlâksız ekonominin sömürü dili konuşuyor. Aziz Türk milletinin azametli tarihini bülbüller değil, millî hamlenin kurtuluş çabasını -dün olduğu gibi bugün de- nefslerine yontan hainler anlatıyor. Uzaklarda ve yakınlarda ister sohbet, ister müzakere, ister münazara, ister istişare, ister diyaloglarda merhametin, adaletin, şefkatin, affetmenin ve nezaketin lisanı değil, gücün ve güçlünün dili konuşuyor. Eyvah! Miraçta Ol Resûl’ün selâm verdiği Atam Oğuz Kağan mezarında ters dönüyor!

İyi niyet doktrini, şefkat tutkalı ve ısırgan otuyla karıştırıldığında fazlasıyla ferahlatıcı olsa da saygı, sevgi ve samimiyet denizinin çekildiğini ve kurumaya yüz tuttuğunu söylemeliyim.

Üstad’ın “cins kafa” tarifine denk düşen İlâhî Komedya yazarı Dante, “Cehennemdeki en karanlık yerler, ahlâkî kriz zamanlarında tarafsız kalanlar için ayrılmıştır” tespitiyle yerden göğe kadar haklıdır. Allah’a şükürler olsun ki, içimdeki çıplak çocuğu giydiren ve ruhumu tıka basa doyuran mukaddes ihtiyarı görmek bahtiyarlığına eriştim de tarafsız kalanlardan olmadım. Tarafsız değil, bakî değil, hem taraf hem de birer fani olduğumun farkındayım. Kapkaranlık kalplerde çürümeyen mızrağımız, her bir Türk’ün dudağında “Şarkımız” söylenecek… Bak, Ne buyuruyor Üstadımız;

“Gideriz nur yolu izde gideriz.
Taş bağırda sular dizde gideriz.
Bir gün akşam olur bizde gideriz.
Kalır dudaklarda şarkımız bizim.”

Hafıza ve zihniyet savaşının kanlı bir çatışmaya yol açacağını bildiğim gibi, zihniyet ve bellekler arasındaki kesişen ifade ve benzer tabirlerin de tebessüm ettirecek gülümseme ve ulvi sırnaşmaya yol açacağını biliyorum. Erkek ve kız kardeşlerim; gelin, hep birlikte modern idealistlerin seçtiği şikâyet, sızlanma, tenkit, eleştiri, inkâr ve isyan yolunda değil, kadim idealistlerin ayak izlerini bıraktığı adaletin, hürmetin ve karşılaştırmalı edebiyatın güzergâhında yürüyelim. Çaba ve çalışmakla mükellef olan bizler, kişilerin değil, sistemin peşine düşmeli, kalbimizi inciten bu rejimi rezil etmeliyiz… Beşer kanunları haklıdan değil, güçlüden yanadır.

BUGÜN, EDEBİYATTA BÜYÜKLÜK HÂLÂ MÜMKÜN MÜ?

Mutlak söz ve insan sözü ölçülemezdir ve kesinlikle aynı terazinin kefesinde tartılamazlar.

İkincisi, birinciye ait harf bile inşa etmekten acizken, birincisi, ikinciye ait cümlelerin her bir hususuna nüfûz eder. Fani insanların ifade ettikleri arasında da söyleyene göre rütbe farkı olması da doğaldır. Elbette ki, Ol Resul’ünün ağzından dökülen her bir cümle “mutlak” iken keyfiyet itibarı ile sahabeler, İmam Hanefî ile İmam Maturidî, veliyullah, ulema, hakikî şairler, bilginler ve riyaset ehli silsilesiyle muteberdir. Ve hakikî şiirler, çaresizliklerinin farkına varan şairlerin ifadeleridir. Savunmasız cesaretleri ile dillendirdikleri dizelerin her biri her bir insanın kalbine ulaşır. Belki uzun belki kısa bu girizgâhtan sonra, yarın değil hemen şimdi prensibimizle sualimizin peşine düşelim.

Üstadın tabiriyle “cins kafa” çıkmadıkça şüphe etmeliyiz diye düşünüyorum. Yazılan veya çizilen her şeyin vasat olacağından değil, edebî büyüklüğün bir realite olarak geçmişe ait olduğuna dair hâkim bir fikrin ağırlığının tesiri ve bir toplumun kültür ve edebiyata verdiği ağırlığa sıkı sıkıya bağlı olmasının tayin edici olduğu için. Bugün edebiyattan, hadiselerin gizemini veyahut içinde bulunduğumuz durumun trajedisinin anlaşılmasını sunan bir sanat bütünlüğü beklemiyoruz. Bu sorumluluğunu mazide gerçekleştirmiş olsa da değerleri ve erdemleri enkâza çeviren bu modern çağ edebiyat şubesini enkâza çevirdiği gibi, sanatın bahçeleri de bu felaketten kurtulamamıştır.

Edebiyatın son kahramanı, benim yakışıklı Kumandanım da şehit olduğuna göre, edebî büyüklüğün bir infazla tükendiğini ve bir alevle süpürüldüğünü söyleyebilirim. Evet, kadim idealistlerin son halkası, edepli edebiyatın son temsilcisi olan Efem de şehit olduğuna göre, edebî büyüklüğün bir infazla tükendiğini ve bir alevle süpürüldüğünü söyleyebilirim.

İster Doğu ister Kuzey ister Batı ekseninde edebiyat büyüğünün kalmadığını ifşa edebilirim. Nefes alabilen vicdan sahiplerinin de hayatta kalma korkusuyla gecenin gölgesinde ilerleyip, sessizliğin senfonisine dalarak, işittikleri hakikat ve gerçekleri dolaylı anlatımla paylaştıklarını ve kısıtlı bir biçimde sunduklarını görebiliriz.

FRANSIZ KOMŞUMUZ: CLOUDE SİMON

“Rüzgâr” ve “Çimen” romanlarının yazarı olan Claude Simon, Aralık 1943 yılında Leipzig kütüphanesinin yıkılmasını “büyük bir trajedi” olarak gören babasını, “Flanders Yolu” adlı eserindeki bir karakterin diliyle, “Bu kütüphanedeki binlerce kitabın içeriği, yıkıma yol açan şiddeti önlemeye yetmiyorsa, o zaman tüm yararlılığını yitirmiş demektir” ifadesiyle teskin etmeye çalışır. 1960 yılında “Flanders Yolu” adlı romanını kaleme alan Claude Simon, bu eseriyle Faulker, Joyce, Kafka, Proust gibi yazarların inşa ettiği “yeni roman” inşacıları kesimine dahil olur.

Bu edebî anekdotu övgü ve iltifat kezzabı kazanmak için yazmadım. Hedefim uyuşturmak değil, uyandırmak ve çapak tutan gözlerin açılmasıdır. Niyetim, karşılaştırmalı edebiyat yoluyla dinamik entelektüel sürece mini minnacık da olsa katkı sunmaktır. Bu pervasız beyanıma rağmen analitik çerçevemizi kirletmedim. Takdir edersiniz ki, dinimiz ile ananevî örfümüzün hem hizmetkârı, hem kurmay subayı makamındaki İBDA fikrini kolektif olarak idrak etmek meşakkatli ve zor bir süreçtir. Mukaddes İhtiyar’a ait her bir eserin bir lüzuma tekâbül ettiğini bildiğim gibi, “Tilki Günlüğü” isimli eserinin de aşırı farklılığından dolayı pek anlaşılmadığını da görebiliyorum. “Tilki Günlüğü” eserinin eline su dökemeyecek olsa da gezegende bu esere yaklaşabilen biricik eserin Cloude Simon tarafından kaleme alınan “Flanders Yolu” olduğunu düşünüyorum.

Bu iki güzide eserin benzerliğiyle birlikte Batı ekseninin içinde çeyrek MİRZABEYOĞLU diyebileceğimiz Kafka, Joyce ve Proust gibi yazarlar çıksa da çeyreğin üstüne çıkan biricik entelektüelin Cloude Simon olduğu kanaatindeyim. Dinleri, dilleri, renkleri, güzergâhları, çıkış noktaları ile varış noktaları, çevreleri, çerçeveleri, perspektifleri, üslûpları, metanetleri ve cesaretlerinin çok çok farklı olduğunu söylemeye gerek yok. Buna rağmen küresel çapta “Tilki Günlüğü” isimli eserin sahiline yaklaşabilen ve keyfiyet yönünden kıymete haiz bulduğu “Flanders Yolu” isimli eserin edebî bir kısım ortak paydasına değineyim.

“Tilki Günlüğü” ve bu eserin sahiline yaklaşabilen “Flanders Yolu” yapıtlarının her birinin yazarların önceki eserlerine nazaran aşırı cazibeli ve fazlasıyla çekici oldukları kadar sinir gerici olduklarını da söylemeliyim. Dallanıp budaklanan cümle öbekleri, duraklamaları ile birlikte daldan dala geçen bilgilendirme notları, noktalama işaretlerinin farklılığı, çağı aşan ileri sıçramaları veya keskin bir şekilde maziye dönüşleri ile coşkun bir nehrin akıntısına kapılmış hissiyatı veren zaman kiplerini kullanmaları karşısında heyecanlanmamak veya şaşırmamak mümkün değil. Yarın değil, hemen şimdi prensibimizle manşetimizi yazalım;

“Tilki Günlüğü” eserinin ikinci cildinde sayfa 196-197’de geçen “Vâridât: Bir Gün” başlıklı bölüm ki, bir kitap sayfasından fazla yer kaplayacak şekilde tamamı nokta işaretlerinden ibaret ve noktalarla doldurulmuş bu bölümden sonra şu cümle:

“Bu yazıda ne var?.. Şöyle bakarsan hiç Bir şey, böyle bakarsan her şey!..”

Bu bölümün harikulâdeliği… Her bir insana farklı şeyleri hatırlatan bu noktalı satırlar, bana, sevgiliye yazılan anekdotu, kırgınlığı, hüznü, şaka ve espri zenginliğini hatırlattığı gibi aynı zamanda meçhûldeki malûma gösterilen saygı ile okuyucuya bahşedilen sınırsız fikir hürriyetinin asaletini hatırlatıyor.

Bu edebî yapıtlar, her ne kadar ilk tanışmada insana boğuluyormuş duygusunu yaşatsalar da bir müddet sonra aşina olmanın getirdiği tanışıklık, arkadaşlık, ahbaplık ve en önemlisi sırdaş olmanın getirdiği konforu yaşatıyor. Bu iki eserde de bilerek, isteyerek ve kasıtlı olarak birbirine dolanmış yumağı çözmek için tasarlanmış çok incelikli bir oyunu ve insan kanını fokurdatan heyecan verici alıştırmaları görebiliriz. Belleğini kaybetmiş insanlığın asıl dramının ve gerçek trajedisinin ne olduğunun veya ne olmadığının anlatıldığı gerçekliklerin tanıkları olabiliriz. Mazinin tertiplenmesine ait anekdotlarla uyanabilir ve istikbâlin keşfine ait heyecan uyandıran müjdeli haberlerle neşelenebiliriz.

Mutluluk, neşe değildir!

Her iki yapıtta da dolambaçlı yolları, ürperti veren dağ zirvelerini, sakin ovaları gezebilir ve hediyesi “hikmet” olan karmakarışık labirentlerde dolaşabiliriz. İster Doğu yakasında ister Batı ekseninde kendini arayanlara yol rehberi, hukuku ve adaleti sorgulayanlara el feneri, kavşakta şaşırmışlara levha ve sevdalılara sığınak olacak türden… Aynı zamanda bugünün ve yarının vasat akıllarına değil, zeki insanlarına hitap ettiğini belirtmeye mecburum.

Gâh neşe kalesinin, gâh hüzün hisarının kapılarını açan bu eserler, aynı zamanda beşerin belleğine ulvi değerlerini hatırlatıyor ve kaybettiği erdemlerine çağırıyor. İlk okunduklarında anekdotların önemli olmadığı bir romanı çağrıştırsa da aslında beşer hafızasının unuttuğu ve bıraktığı izler karşısında bu tanıkların duyarlılığına şahit oluruz. Geçmişle şimdiki anın ve istikbalin birbirine karışmadığı, fakat birleştiği olağanüstü bir bulmaca yumağıyla karşı karşıya kalacağımız bu eserler beni çağırıyor. Nüktenin gölgesinde hem dinlenmek hem serinlemek, heyecan vadilerini gezmek, ürperti ormanlarını dolaşmak, kahraman figürlerle tanışmak ve gözyaşı devletinin pasaportu ile

affetme imparatorluğunun vizesini almak isteyenlerin başvurduğu bu eserler beni çağırıyor.

Sorumluluk ve görevler “kural koyucu” değildir. Bu gerçeğin farkında olan yoksul bir Türk, bir sipahi askeriyim. Geleneğimizin geleceği için vazifesini yapan postacı, görevini yapan bir ulağım. Rahmanî tasarıya mutabık tomurcuklanmayı tetikleyen ve “ilham” kapılarının şifresini öğreten “Tilki Günlüğü” ve entelektüel çıtayı yükselten, bakir ormanın hayranlık uyandıran kuytularını işaretleyen “Flanders Yolu” yapıtına davetlisiniz; Buyurmaz mısınız?

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin