BÜYÜK DEVRİMİN ŞARTLARI HAZIR – Ali Osman ZOR Röportajı, Tam Metin

ADIMLAR Fikir-Kültür-Siyaset Platformu Genel Başkanı sayın Ali Osman Zor ile, son gelişmeler etrafında 07 Mayıs 2025 tarihinde gerçekleştirilen röportajın tam metnini alakalarınıza sunuyoruz…

ADIMLAR Dergisi

.

AdımlarTV: Son röportajımızdan bu yana Türkiye ve dünya gündeminde önemli gelişmeler oldu… Öncelikle Suriye’nin BOP Milisleri tarafından 8 Aralık 2024 tarihinde askerî darbe gerçekleştirildi ve Esad hükümeti düştü… Bundan önce, 22 Ekim’de Meclis kürsüsünden Bahçeli’nin “umut hakkı” ifadesiyle başlattığı yeni “çözüm süreci” genel hatlarıyla konuşulurken, 1,5 ay sonrasında gerçekleşen Suriye’nin işgali ile fiili bir süreç halini aldı… Bu konuyla başlayalım dilerseniz: Suriye’nin işgali, “özerk Kürdistan” kodlu Siyonist Duvarın fiili olarak oluşturulması ve iç politikadaki yeni “çözüm süreci”. 

Ali Osman ZOR: Şimdi şöyle bir giriş yapmamız icap ediyor: Değişim ve dönüşümün objektif şartlarından bahsederken üç tane kriterimiz var; bir tanesi ekonomik kriz, diğeri sosyal kriz, bir diğeri ve en önemlisi de siyasi kriz. Ekonomik krizin ne olduğu belli. Sosyal krizin de ahlâkla bağlantısı içerisinde, o da az çok anlaşılabilir bir şey. Burada en önemli husus siyasi kriz. “Siyasi kriz” derken kasıt nedir? “İdare eden”in eskisi gibi idare edemediği, “idare edilen”in de eskisi gibi idare edilmek istemediği bir durum ortaya çıktığında ve bu üç kriz birbiriyle çakıştığında, birleştiğinde, bir mekanizmanın dişlileri gibi denk geldiğinde; biz orada artık köklü bir değişim ve dönüşümün objektif şartlarının oluştuğundan bahsedebiliyoruz. Bugün sadece, bu tespiti Türkiye açısından değil, bölgemiz ve dünya açısından yapmamız mümkün. Yani bunun karşılığı nedir? Bunun karşılığı kaostur!

Yani özellikle Rusya’nın Ukrayna zemininde Atlantikya Hegemonyasına karşı başlattığı savaşta ve bu savaş üzerinden de hegemonyanın ortadan kalktığını bütün dünyaya göstermesiyle birlikte, zaten doğan boşlukla bu kaos dediğimiz durum da kendiliğinden oluştu. Şimdi tabii bu bazı ülkelerde çok yoğun yaşanırken, bazı ülkelerde daha yavaş ilerliyor. O, “değişimin objektif şartları” daha yavaş ilerliyor.  

Sorunuza gelecek olursak; Suriye’deki bu durumu da, bahsettiğimiz bu büyük, köklü değişim ve dönüşüm (yani Büyük Devrim diyelim!) keyfiyetinden ayrı düşünemeyiz. Ama ortada olan bazı pratik durumlar var, onları da tespit etmek lazım: Suriye’de ne oldu? Esad rejimi devrildi. Ki bunu biz değil, iktidar medyası sabah akşam insanlarımızın zihnine dikte etti. İşte “Ankara’nın desteğiyle, Ankara’nın gücüyle, Suriye’de Esad’a yönetimi devrilerek, yerine -tırnak içinde- bir “devrim”le yeni bir iktidar getirildi!” 

AdımlarTV: “Şam fethedildi!” ifâdeleri kullanıldı…   

Ali Osman ZOR: “Şam fethedildi!”, “Suriye fethedildi!”, “Suriye, Türkiye’ye katılıyor!” filan diye, ipe sapa gelmez, trollük faaliyetleri ötesinde de değerlendirilemeyeceğimiz, birçok propagandaya malzeme olan hususlar dile getirildi. İlk tespit edilmesi gereken husus şudur. Yine oradan bir Nusayri-Sünni çatışması varmış gibi gösterilip yürütülmeye çalışan propagandaya da cevap olarak bunu söylemek gerekir: Bir kere Esad rejimi Nusayri olduğu için veya başka bir sebeple yönetimden uzaklaştırılmadı. Bunun tek sebebi vardı, o da İsrail karşıtı olması! Aynı, Irak’ta Saddam Hüseyin yönetimine yapıldığı gibi, aynı, Libya’da Kaddafi yönetimine yapıldığı gibi. Dolayısıyla da bu gerçeği saklamak için ortaya konulan diğer argümanlara zihinleri kapatmak gerekir. Çünkü doğru değil!

Bu çerçeve içerisinde Türkiye’de “Devlet Bahçeli’nin çağrısı”yla -yine bu da tırnak içinde- başlatılan “barış süreci”nin alakası nedir bu durumla? İşte “PKK’nın silah bırakması” dendi. Şimdi bu çağrıdan önceki günleri hatırlayın. Ne deniliyordu? “Zaten Türkiye’de PKK 30-40 kişi kaldı”, “Irak’ın Kuzeyi’nde bir gücü kalmadı, bitti!” filan diye… Orada yapılan hinliğe dikkat etmek lazım. KCK çatısı altında bir sürü etnikçi yapı var. İran’da var, Irak’ta var, Suriye’de var, değil mi? Her tarafta var. Burada tasfiye edilen hangisi? Israrla bunu soranlar var ama, şu anki gelişmelere baktığımızda Suriye’deki PYD, Suriye Yönetimi’ne ortak olma noktasına geldiyse eğer, demek ki kastedilen Suriye değil. Kastedilen Irak’ın kuzeyi. Şimdi Irak’ın Kuzeyi için de… Bizim dikkatli okurlarımız, takip edenlerimiz bilirler: Biz zaten yıllardan beri, özellikle 2013’ten beri, Irak’ın Kuzeyi’nin PKK’ya bırakılmayacağını, Erbil merkezli bir yönetimin oluşturulup hatta ve hatta “Diyarbakır’ın da Erbil’e bağlanma plânı” olduğunu… Yani BOP Saldırısı (Büyük Ortadoğu Projesi) kapsamında bu plânın işletilmeye çalışıldığını söyledik.

Bugüne baktığımızda PKK, Irak’ın kuzeyinden çıktığı zaman, kim kalıyor orada? Barzani kalıyor, değil mi? Asıl “etnikçiliğin merkezi” diyelim. Orayı öyle görmek lazım. Oradan çıkan PKK nereye gidiyor? Suriye’ye geliyor! Zaten 2011‘e kadar, biliyorsunuz Suriye’de “PYD”, “SDG” filan diye bir şey yoktu. Hepsi 2011’den sonra oluştu. Yani Suriye’deki iç savaşla birlikte, bu oluşum da meydana çıktı. Irak’ın Kuzeyi’nde durum buyken, Suriye’de ise durum doğrudan doğruya Esad rejiminin bir darbeyle, askeri bir darbeyle ortadan kaldırılmasından sonra; devlete, siyasi yapıya ortak olma şeklinde kendini gösteriyor. Dolayısıyla da “barış süreci” derken, dikkat edilmesi gereken nokta bence burası. Burada bir tarafı “silah bıraktı” gibi gösterirken, diğer tarafta ise neredeyse bir devlet hediye ediliyor!

Bu bağlamda devam edersek eğer; Esad yönetimine yapılan askeri darbeden sonra 60 küsur yılda 1 metre ilerleyemeyen İsrail, iki günde Suriye halkının bir kazanımı olan Suriye ordusunun %80-90’a varan gücünü yok etti! İşgali genişletti; Şam mahallelerine kadar geldi! Aynı gelişmeyi bu tarafta da PYD de gördük… Yani şu çok açık, üzerinde çok konuşmaya da gerek yok: “Bugün durum nedir?” diye sorulsa veya “Esad yönetiminde yapılan askeri darbe kime yaradı?” diye sorulsa veya “kimin için yapıldı?” diye. Bu da sorulabilir. Çünkü ortaya çıkan netice, bu soruyu sormaya müsait.  

AdımlarTV: Ben şöyle sorayım o zaman. Esad şahsında Baas rejimi (BOP Saldırılarının meşruiyetini kazandırmak açısından kullanılan bir kavram olarak dile getiriliyor) BAAS rejimi açısından değerlendirirseniz, ne demek istersiniz?  

Ali Osman ZOR: Zaten BOP Saldırısının birinci hedefi bölgedeki Baas rejimleriydi! Çünkü “Baas” nedir? Baas, Arap Birliği ve Arap milliyetçiliği üzerine inşâ edilmiş İsrail-Siyonizm karşıtlığı üzerine de çeşitli Arap devletlerinde kendini var kılmış bir anlayış. Dolayısıyla bu rejimlerin ortadan kaldırılması lazımdı, aslına bakılırsa.  

Bu rejimlerin işte, BOP Saldırısının ana merkezi olan ülkelerde, Türkiye gibi ülkelerde, bu rejimler, daha çok “Baas” ismi kara propagandayla insanımızın zihninde ve anlayışında kötü bir yere oturtulmaya çalışıldı. Peki Batı’nın, Atlantikya’nın Baas düşmanlığının sebebi neydi? Bunun cevabını niye kimse vermiyor?! Mesela niye Saddam Hüseyin’e düşmanlardı? Esad‘a niye düşmanlar?! Kaddafi’ye niye düşmanlardı?! Bunun tek sebebi var: İsrail’e karşı yürütülen Filistin Direnişi’nin arkasındaki destek olmalarıydı. Dolayısıyla İsrail için birinci tehdit olan Filistinli Direnişi’nin yok edilebilmesi için, arkasındaki bu desteğin yok edilmesi gerekiyordu. Bu destek yok edilmeden, Filistin Direnişini engellemek mümkün değildi! Kaldı Irak’la başlayan, Libya’yla devam eden ve şu ân Suriye ile zirveye ulaşan bu saldırının neticesinde Filistin Direnişinin geldiği noktayı da hep beraber görüyoruz. Haliyle de Baas demek, “İsrail karşıtlığı” demek, Baas demek “millilik” demek, Baas demek yeraltı – yer üstü zenginliklerinin halka verilmesi demek. Biz “Baasçı” filan değiliz, ama bunları tespit etmekten de geri durmayız! Yani Baas denince sadece bir “laiklik”, bir “sekülerizm”in gündeme gelmesi, hakikatin yarım ağızla söylenmesi demek. Hâlbuki bütün olarak bakıldığında, işte Saddam Hüseyin rejimi, bunun en iyi misaliydi! Yeraltı ve yer üstü zenginliklerinin halka verildiği milli bir devletti Irak Devleti! Suriye de aynı şekildeydi. Kaldı ki Libya da aynıydı. Şimdi BOP Saldırısı kapsamında bu devletler yok edildiğine göre… “Bu devletler niye yok edildi?! Bu rejimler niye ortadan kaldırıldı?! O kadar insanımız, o kadar bölge insanı, o kadar Müslüman, o kadar çoluk – çocuk neden katledildi?!” diye sorulduğunda. Bunun cevabı çok açık: Filistin Direnişi güçsüzleşsin, Israil’in güvenliği de sağlansın diye!

Tabii ki ileriki aşamalarında da… Şu an işte İsrail, geldi bize komşu oldu. Kimin sayesinde? Burada “Şam’ı fethettik!” diye övünen BOP Taşeronları sayesinde! Bundan hiç kopmamak lazım. Buna çok dikkat etmek lazım!  

AdımlarTV: Yaşadığımız gelişmeler öncesindeki beyanlarınıza tekrar dönmek istiyorum. Önceki röportajlarımıza… Hatırlayacağınız gibi Siyonist Terör Örgütü İsrail, Ekim 2023’te Gazze’deki El-Ehli Vaftiz Hastanesi’nde düzenlediği katliam üzerine, sizinle bir röportaj gerçekleştirmiştik.

Ali Osman ZOR: Evet!

AdımlarTV: Söz konusu röportajınızdaki şu ifadenizi de bugün hatırlatmak istiyorum: “Mesele, “Filistin davası” değil! Bugün onu yapan adamın nihaî hedefinde sen varsın! Anadolu var! Bizim çocuklarımıza da bunu yapacaklar! Irak’ta yaptıkları gibi, Libya’da yaptıkları gibi, Suriye’de yaptıkları gibi, bizim çocuklarımıza da yapacaklar bunu. Biz kurbanlık koyun gibi mi bekleyelim?! .” ve “Sen gitmezsen, çıkmazsan karşısına, o sana gelecek!” demiştiniz. Bu çerçevede İsrail’in Şam sınırında (dolayısıyla Türkiye iktidarının desteğini göz önüne bulundurursak) Türkiye’nin sınırında bulunmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ali Osman ZOR: Bugün aynı ile oldu işte!

Yani bir kere hemen şunların önünü keselim: Amerika’nın ve İsrail’in yanında durduğu bir PYD’ye buradan bir şey yapamazsın!.. Amerika’nın ve İngiltere’nin yanında durduğu İsrail’e de bir şey yapamazsın!.. Yani diyelim ki samimisin; bir şey yapamazsın! Dolayısıyla da bir şey yapamayacağına göre… Ki yine “dostum Trump” dönemi açıldı biliyorsunuz. Daha yeni görüştü zaten. Yani oradaki görüşmede “havalar nasıl, nasıl gidiyor işler?” filan diye bir görüşme olmadığına göre… Ne görüşüldü orada, ana gündem maddelerini neler? Bir Ukrayna mevzusu var, Gazze var, Suriye var. Şimdi her 3 mevzuda da Amerika’nın Siyonist de destekçisi yeni Trump yönetiminin, yani “dostum Trump’ın” tavrı belli. Hem Suriye politikasında hem Gazze’de… Ki Gazze’yi, Las Vegas vâri bir şey yapmaktan bahseden ve kesinlikle, ister Batılı ister Doğulu anlamda hiçbir siyasi ahlâkla bağdaşmayacak şekilde videolar falan yayınlayarak bunu dünyaya deklere eden bir yönetimle sen, dost olarak ne yapmayı düşünüyorsun, ne yapabilirsin? Hani o meşhur şey; “İsrail sınırı olmayan devlet” deniliyor ya. Şimdi sınırlarını genişlete genişlete, Şam’daki BOP Milisi Colani‘nin oturduğu sarayın dibine kadar geldi! Şimdi burada ne yapılacak? Hiçbir şey yapılmayacak! Onu size söyleyeyim. Nereden anlıyoruz? Dikkat ediyorsanız, özellikle iktidar medyasında artık “Filistin” diye bir gündem yok! Filistin diye bir sorun yok! Farklı farklı sorunlar icat ederek, farklı farklı sorunlar ortaya koyarak o gündemi, en azından şimdilik kapattılar, gündemi değiştirdiler! Dolayısıyla da bugün artık İsrail, “Golan Tepelerindeki İsrail” değil. Bizim işte Hatay’dan, Adana’dan filan baktığın zaman gördüğümüz bir İsrail. Haliyle de, bu İsrail’e karşı ne yapılacak? Yani dış politikasında “düşman kutup” olarak İsrail’i koyan devletleri bertaraf eden bir yönetimden veya bertaraf edilmesine katkıda bulunan bir yönetimden İsrail karşıtlığı beklemek -hafif tabir olsun- safdillik olur! Hatta ve hatta bunu beklemek yerine, İsrail düşmanlarını BOP saldırısı kapsamında bertaraf eden bir yönetim içerisinde İsrail lobisinin ne kadar güçlü olduğunu hesap etmek lazım! Yani, “bugün İsrail lobisi nerede güçlüdür? İsrail hangi siyasi yapıda daha güçlüdür?” diye sorulduğu zaman verilecek ilk cevap; İsrail’in düşmanlarına karşı kim düşmanca tavırda bulunduysa, İsrail lobisi tabii ki orada güçlüdür! Başka nerede güçlü olabilir?!

Dolayısıyla da burada -en başa dönersek- “ona karşı bir şey beklemek” değil, bizim dikkatimizin yoğunlaştığı şey, köklü bir değişim ve dönüşümün objektif şartlarının oluşmuş olması. Bu da Türkiye sınırlarını aşmış… Zaten dünyada var bu!.. Amerika’dan bize doğru, bütün dünyada bu şartlar mevcut. Bölgemiz açısından baktığımızda Türkiye şartlarını aşmış olarak, bu açıdan, yani “devrimin objektif şartlarının ortaya çıkması” açısından evet, Suriye Türkiye’ye dahil oldu! Anlatabildim mi? Dolayısıyla bugün Türkiye’de ne yaparsan yap, Suriye’yi etkileyecek, Suriye’de ne yaparsan yap bu tarafı etkileyecek. Yani bir değişim – dönüşümün en temel şartı da neydi? Yönetme kabiliyetini kaybetmiş “yönetim”in, bu kabiliyetini kaybettiğini idrak etmiş “yönetilen kitleler” tarafından yönetimine son vermek! Anlatabildim mi? Şimdi bu ifâdede, eksik olan kısmı görebilirsiniz: Yani nereden neye hazırlık yapmak lazım?!. Siyasi tavır ve tutumu nereden geliştirmek lazım, hangi eksiği gidermek lazım?!. Bu Suriye için de geçerli, Türkiye içinde geçerli, efendim, Türkî Cumhuriyetlerdeki ilişkin içinde geçerli işin doğrusu. Son yaşanan Kıbrıs rezaletinden sonra, bu da açığa çıktı. Oradaki Türkî Cumhuriyetlerinin Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni tanıması ve elçilik ataması, tam bir rezaletti! Büyük hırsızın “ak Sakallar”ın başkanı olduğu bir yapı vardı. Herkes bekliyordu ki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tanınacak. Tanınmadığı gibi, Güney tanınırken, Kuzeydeki lağım patladı! Patlayan lağım içerisinde Süleyman Soylu‘dan Hakan Fidan‘a, “Aksakallar örgütü”nün başı Binali Yıldırım‘a kadar herkesin ismi geçiyor, değil mi? Yani skandal üstüne skandal patlıyor şuan Kıbrıs’ta!  

AdımlarTV: Evet, bu iddiaları ve ifşaatları gündeme getiren kişi de, Cemil Önal da öldürüldü biliyorsunuz.  

Ali Osman ZOR: Evet… Adres belli…  

AdımlarTV: Buradan iç politikaya dönük konuya geçelim o zaman: 19 Mart’ta İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve kadrosundan bazı isimlerin gözaltına alınıp tutuklanması… Türkiye’deki gelişmeleri, bölgedeki gelişmelerden; bölgede yaşananları da “merkez Türkiye”den bağımsız değerlendirmeyen bir isim olmanız dolayısıyla sorumu şöyle soracağım: Bu operasyondan hemen önce Erdoğan’ın Trump’la gerçekleştirdiği bir telefon görüşmesi de olmuştu.

Ali Osman ZOR: 18 Mart?..  

AdımlarTV: Evet… Haliyle bunu da hatırlatmam gerekmekte. 19 Mart günü Türkiye’de İmamoğlu ve İBB operasyonu gerçekleşirken, aynı gün İsrail ateşkesi bozarak büyük bir saldırı başlattı. Gazze’de Refah, Han Yunus, Deyr El Balah, Nuseyrat, Bureyc, El-Zaytun, El-Karama ve Beyt Hanun’da tarihi bir soykırım yaptı. Yine aynı gün ve saatlerde Suriye’yi ve Lübna’da Hizbullah’ı bombaladı. Bu sırada da Suriye iktidarını işgal eden HTŞ de Hizbullah’ı vuruyordu.

Ali Osman ZOR: Aslında hem soruyu sorup hem de arkasından telefon görüşmesinin sebebini de söyledin. Sen evet; Trump’la yapılan telefon görüşmesi kamuoyuna söyleniyor ama, bu görüşmenin muhtevası hakkında ise bir bilgi verilmiyor. Arayan kim olduğu… Muhtemelen Trump aradı… Oradan belli… Tüm saydığın hadiseleri üst üste koyduğunda, buradaki operasyonu da koyduğunda şu an CHP liderliğinin de iddia ettiği gibi “Trump’dan icazet alınarak, onunla görüşülerek bu operasyonlar yapıldığı” savı, iddiası, çok da yabana atılacak bir şey olmadığı karşımıza çıkıyor.

Evet, iç ve dış politika birbirinden bağımsız olarak değerlendirilemez. Dolayısıyla da şuna bakmamız lazım: 19 Mart’ta bu bahsettiğiniz operasyon olurken 18 Mart’ta gündem neydi?.. 18 Mart’ta gündemi, İsrail’in Filistin’de yaptığı katliamdı! Ve o konuşuluyordu… 19 Mart’ta ne olacak diye kitleler beklerken, birdenbire biz neyle uyandık sabah namazından hemen sonra? İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla uyardık. Şimdi bu mevzu burada kalsın.

En başa dönersek; yani “bir iktidar değişikliğinin objektif şartları”na dönersek eğer. Halk kesimleri… Dünyanın her tarafında böyledir yani: Halkların birincil meselesi midedir. Yani mide sağlam olduğu zaman, halkların tevil kabiliyeti çok yüksektir! Her şeyi tevil edebilir. Yani iktidarlar, onların ekonomilerini sağlam tutuyorsa, gelirleri yeterli düzeydeyse, konforları yerindeyse diğer, ekonomi haricindeki sosyal ve siyasi meseleler, yanlışlar hep böyle tevil ile geçiştirilebilir. Ama ekonomik kriz başladığında, yani bir nevi bu Büyük Doğu Mimarı rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’in ifade ettiği gibi “ihtilâle ekmeğin karışması” mevzudur bir nevi. (“Barutuna ekmek karışan ihtilâl, mutlaka patlar!” Necip Fazıl Kısakürek – İhtilâl) Ekonomi kötü olduğu zamanda ise, her şey dikkat çeker. Çünkü o “kötülüğün sorumluluğu”nu sağlamlaştırmak ister halk. Yani “bunun yüzünden!,” “bu yapıyor!” filan diye. Dolayısıyla da ekonomi iyiyken göze görünmeyen hususlar veya halk tarafından gündeme getirilmeyen hususlar, ekonomi kötü olduğu zaman dikkat çekmeye başladı. Bu cümleden olarak zaten ekonomik kriz, sosyal krizle beraber at başı devam ederken, ortadaki siyasi meseleler krize döndü. Krize dönmesiyle birlikte de sadece AKP’nin değil, Cumhur İttifakı‘nın kitlesi erimeye başladı. 18 Mart itibariyle bu çok net görülüyordu. Yani özellikle bu Filistin ve İsrail politikası yüzünden AKP’nin kendi kitlesi içerisinde yüksek sesle eleştiriler başlamıştı! Ve kitle, ekonomik şartların zorlamasıyla birlikte artık daha gerçekçi, gerçeğe en yakın şekilde iç ve dış siyasi meseleleri değerlendirmeye başlamıştı. Ve hâlen de devam ediyor. Yani şunu söylemeye çalışıyorum. Hem AKP’nin hem de MHP’nin kendi kitlesi erimeye başladı, çözülmeye başladı ve bu çözülme de devam ediyor. Bu çözülme devam ettiğinden dolayı da Cumhur İttifakı olarak bir arayış içindeler. Buraya “barış süreci”ni de koyabilirsiniz. Yani bir nevi oradan bir can simidi talep etmek olarak da “barış süreci”ni değerlendirebilirsiniz. Hatta Abdullah Öcalan’ın bu minvalde de bir sözü vardı; “ya benim dediğim olacak ya da Amerika’nın dediği olacak!” falan gibi. Yani kendini mevcut yönetimi kurtarıcısı olarak görüyor! Yani paradigma değişiyor. Paradigma değişirken, yeni paradigmanın en aktif ve en önemli kurucusu rolüne de bürünüyor. Diğerleri kim? Diğerleri de AKP-MHP ittifakı.

Kitledeki bu çözülmeyi durdurabilmek için de bir hamle gerekiyordu. Bence İmamoğlu’nun gözaltına alınması, birinci dereceden sebep olarak buna hizmet ediyor. Yani o kitledeki çözülmeyi durdurmaya hizmet ediyor. Dolayısıyla da -tekrar gündeme dönersek- 18 Mart’taki gündemin, 19 Mart’ta kalmadığını görüyorsun!.. Yeni bir gündem başladı, Türkiye ahâlisi yeni bir gündeme uyandı. O da neydi? “İmamoğlu gündemi”ydi. İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıydı… Ve birdenbire Filistin meselesi, Suriye meselesi, Suriye’de yapılan yanlış veya ortaya çıkan Suriye politikasının yanlışlığı birdenbire gitti gündemden! Ki onların konuşulması gerekiyordu. “Sen, İsrail kapımıza kadar gelmiş. Suriye’de bu haltı niye yedin?!!” Bu soru sorulacaktı! İsrail düşmanı olan Esad rejimini niye devirdin?!. Bu sorular sorulacaktı ve bunlar etrafında konuşulacaktı. Yani belki iktidarın ana medya organlarında bunlar konuşulmayacaktı ama sosyal medyada, sokakta insanlar kendi aralarında, derneklerde, vakıflarla konuşulacaktı bu. Şu anda da konuşuluyor! Ama o “bütün sınıflar üstü sınıf” olarak kendini göre medya, gündemi belli bir alanda tuttuğu için, şu an bizim kulağımıza oraya baktığımızda yansımıyor bu. Ama alttan alttan konuşulan mesele bu! Dolayısıyla da buradaki panik neydi? Kendi kitlesindeki çözülmeyi durdurabilmek için yeni bir düşman ve düşmanlaştırma operasyonu gerekiyordu. İmamoğlu operasyonu da birinci sebep olarak -başka sebepler olabilir-, birinci sebep olarak, başlatıldı bence.  

AdımlarTV: İmamoğlu’nun tutuklanması üzerine CHP Lideri Özgür Özel halkı, kitleleri sokağa çağırdı! Hatta kendi ifadesiyle, “bana diyorlar ki, sokak çağrısı mı yapıyorsun? Evet! Evet! Evet!” Bütün bunlar bana, Pandemi kodlu saldırı üzerine Ocak 2021 tarihli röportajınızda ifade ettiğiniz “siyaset yeniden çıktığı yere, sokaklara dönecek!” sözünüzü hatırlattı.

Ali Osman ZOR: Evet… “Pandemi”de ne yaşadık biz? Bir teknoloji tapınmacılığı içerisinde olan bir kitlenin, tek tek, adeta bir balonlar içerisine hapsedilerek “sen özgürsün, sen özgürsün sen özgürsün!” diye diye o balonlar içerisinde tek tek yaşamaya alıştırılmasına şahit olduk! Değil mi?!. Yani aslında tam olarak köleleştirmenin… Çünkü “tekleştirmek”le “köleleştirmek” aslında aynı manaya gelir. Bu Liberal anlayışın, Liberal saldırının neticesinde ne oldu, ne yaşadık biz? Evlerde yemek pişmez oldu, değil mi? İnternetten alışverişler. Efendim, misafirliklerin kesilmesi filan… Yani “sosyal kriz” derinleşti! İnsanların çoluk çocuğuyla ilişkisi kalmadı. Vesaire, vesaire… Yani anlayış neydi? O fanus içerisinde yaşayan insan şu düğmeye basıyor o oluyor, bu düğmeye basıyor bu oluyor, şu düğmeye basıyor şu oluyor… Biz ne demiştik buna; dijital manyaklık! Yani biz “pandemi”de bir dijital manyaklık yaşadık aslında! Tek tekleştirme içerisinde… Şimdi buradan dönüş ne olmalıydı? Buradan dönüş, tabii ki tekrar reel ilişkiler içerisinde hayata bağlanması gerekiyordu insanların. Hayata bağlanılacak yerler de, sokaklardı. Ya yeni bir siyaset anlayışından hiç bahsedilmeyecek veya yeni bir siyaset anlayışından bahsediliyorsa, ufak tefek düşünce faaliyetleriyle, bu siyaset anlayışının ancak sokaklarda çıkabileceği neticesine varılacaktı. Yani çok uzun ve derin tahlillere filan da gerek yoktu. Şimdi bu zaruret -biz o zaman söyledik ama- bu zaruret, bu olayla ortaya çıktı. Bu olayla ortaya çıkarken de, dikkat edilirse Özgür Özel’den gelmedi teklif aslında. Saraçhane’de toplanan kitlenin kürsüye, “sokağa çağır!” diye bağırması üzerine Özgür Özel, “tamam” dedi. Bu da şu demektir. Yani halk, kitle, parti örgütünün önüne geçmiş pozisyondaydı. Özgür Özel’in uyanıklığı mı diyelim? Evet, doğru yaptı. Şunun için doğru yaptı. Eğer bu çağrıyı yapmasaydı, CHP diye bir parti kalmayacaktı. Çünkü halk önüne geçmişti. Yani bir nevi, halkın önüne geçmesi gerekiyordu. Fakat daha sonra ise bundan geri adım atarak, herkesi evine gönderdi. Yani şu: Bir devrimci öfke ve nefret kendini gösterdi! Ve bu bence, hem iktidar hem muhalefet tarafından tespit edildi. Sokaklarda uzun süre kalmaya yetecek bir öfkeyi bu. Yani ortaya şu çıktı: Artık iktidar, “yönetici sınıf” eskisi gibi yönetemiyor. Bir baş devrimci ilke olarak söylüyorum bunu. “Yönetilenler” de eskisi gibi yönetilmek istemiyor. Bu objektif şartta eksik olan nedir? Bu şartları hedefe yönlendirecek “taktik önderlik”. Yani bu açıdan bakılırsa -biraz o süreci de değerlendirmek adına söylüyorum- tam politikleşmemiş bir sokağa şahit olduk. Sloganlardan, hedeflendirmelerden filan. Evet, bir takım sloganlar var ama, bu şartlara uygun yeterli sloganlar değil. Şimdi, o süreci yönetebilecek “devrimci bir şuur”da olmadığından dolayı CHP -bunu da kendileri bildiğinden dolayı- yavaş yavaş kendi yönetebilecekleri alana meseleyi çektiler. İşte bu mitingler filan, diyelim. Fakat önemli olan şu; o potansiyel açığa çıktı! Ve öfke ve nefretin boyutu da hem dışarıdan hem içeriden, hem iktidar tarafına hem muhalefet tarafından görüldü! Yani önemli bir şey söylemeye çalışıyorum… O öfkenin ve nefretin boyutu, özellikle gençleri sokaklarda 2-3 sene tutmaya yeter derecede… Yani buna niyeti olan… Hani geçen gün Tayyip Erdoğan, Özgür Özel’i kastederek, “bakalım 2028’e kadar dayanabilecek mi?” dedi ya. Aslında ona da cevap veriyorum ben: Orada ortaya çıkan öfke ve nefret, 2028’e kadar yeterli bir siyasi tavır tutum oluşturabilir. Bu var. Bu potansiyel çıktı. Ama burada tabii ki şunu görüyoruz; nedir o olay? Hak, hukuk, adalet… Şimdi hak, müstahak olana istihkakını verme. “Hak eden herkese, hakkını vermek” olarak karşınıza çıktığında, çok açık ki bize lazım olan derinlikli bir Dünya Görüşü. Dolayısıyla bu derinlikli Dünya Görüşü olmadan iktidara karşı bu hareketler, sadece “toplantı ve gösteri yürüyüşü” seviyesinde kalır. Kaldı ki “politik değildi” derken kasımı da söyleyeyim: Dikkat ediyorsanız hiç BOP Saldırısından bahseden yok! Irak’tan bahseden yok! Muhalefeti kastediyorum… Suriye politikasından bahseden yok! Libya’da neler olup bittiğinden bahseden yok! İsrail’le ilişkilerden bahseden yok! Hem siyasî hem ticarî ilişkilerden. Şu ân Amerika ile ilişkilerden bahseden yok! Anca bazı ahmakça şeyler. İşte “Türkiye laiktir, laik kalacak!”… Şimdi bazı şeyler var ki, sen bunu söyledikçe ona yazıyor, iktidara yarıyor bu. Mesela bu slogan, şimdi bu kesinlikle anlatılmamalı! Çünkü sen bunu attığın müddetçe, o, o sloganla kendi kitlesini konsolide ediyor, bir arada tutuyor. Mesela bir “Abdülhamid” benzetmesi. Hatta “Vahdettin” benzetmesi. Bunların yapılmaması lazım! Çünkü sen bunları yaparak bir şey elde edemezsin. Tabii ki, bunların hepsi de bir Dünya Görüşünün çerçevesinde halledilmesi gereken meseleler. Adalet, herkese adaletse eğer; nedir bu? Herkese adaleti sağlayacak sistem nedir? Bunu söyleyeceksin! Bu noktada da bakıldığında bizim tekrar dönmemiz gereken, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’nun 29 Kasım 2014 tarihli konferansıdır. Neydi konferansın ismi? “Adalet Mutlak’a”, Mutlak Adalet… Şimdi zaten bu yaşadığımız dönemin, yaşadığımız çağın dünya çapında sorunu bu: Herkes için geçerli olan, herkese lazım olan bir adil düzen, bir adalet sistemi. Bu olmadan sadece “adalet” demek, bilakis bu kavramın, o ulvî kavramın içinin boşaltılması demek olur. Haliyle de burada yine tartışılması gereken mevzu budur. Yani, öyle şeyler ortaya konmalı ki; adil olmayan düzene “adalet” adına destek veren destek veren insanı da sen uyandırabilmelisin. Yani mesele şu; yönetici sınıf idare edemez bir pozisyona gelmiş, fakat -dünyada belki eşi benzeri yok!- bizim Türkiye’de, yönetici sınıf idare edemezken, oluşturduğu kitlenin bir kısmı hâlâ “hayır, hayır! Bizi yönetiyor! Biz yönetilebiliyoruz.” diyor. Şu ana kadar! Başta söylediğim hususu atlamayalım; çözülme başladı! Şimdi sen muhalefet olarak ona “yönetilmediğini” anlatabilmem lazım. Zaten anlatılamayan noktada şu da var… Veya şu; idare edilen, idare edenin yönetemediğini kabul etmediği noktada, idare edilenlere aynı akıbete mahkumdur! Yani orada, hani Üstad’ın “masum taban” tabiri var ya; o sınır aşılmıştır burada! Artık “masum taban” diye bir şey yoktur! Sadece “zulme rıza, olduğu gibi zulümdür!” hikmeti çerçevesinde, onunla aynı şekilde muamele edilirsin. Bu da işin başka bir boyutu.  

AdımlarTV: Muhalefetin performansını genel olarak soracağım ama, tabii demin mitinglerdeki sahte kutuplaşmayı derinleştiren sloganlardan bahsettiniz…  

Ali Osman ZOR: Haksızlık yapmak istemiyorum muhalefete, o yanlış anlaşılmasın. Hele hele en son ki saldırıdan sonra, belli ki muhalefetin bizim istediğimiz çapta olmasa da dili, belli belli başlı yerleri rahatsız eder bir pozisyona gelmiş. Ama buradaki mesele şu, sen, hani “direne direne kazanacağız!” sloganı var ya meşhur… Savunma halindeki, savunmaya geçmesi gereken bir düzene… Şimdi bu düzenin sahipleri Amerika’da kaybetmiş, Avrupa’da kaos içine girmiş, Ukrayna’da kaybetmişler! Değil mi? NATO’su, efendim ekonomik birlikleri, hegemonyası ortadan kalkmış! O mânâda belki neoliberal politikaların uyguladığı son kale olarak Türkiye‘yi söyleyebilirsin! Ama buradaki şanssızlık şu, muhalefet de aynı politikalar tâbi. Ama! Burada ince bir şey oluştu. Şimdi (Özgür Özel) BBC’ye röportaj verdi, CNN’e röportaj verdi; işte “bize destek verin” filan diye… Şimdi Batı’dan o desteği göremedi. Bu aslında çok olumlu bir şey oldu. Yani iktidarın, muhalefet üzerinde “bunlar Batıcı, Batı destekçisi!” diye yapmayı düşündüğü propagandanın önü kesildi. Bilakis, şimdi “dostum Trump” mevzuuyla Avrupa güvenlik politikaları, güvenlik işbirliği çevresinde. Şu an bak, bize Türk vatandaşlarına vize vermeyen Avrupa, ne hikmetse, birdenbire bizim askeri yetkileri vizesiz kabul ediyorlar. Anlatabildim mi? Güvenlikle ilgili ne varsa hepsine davetliyiz? Zaten Trump da “Ukrayna’da beraber çalışabileceğimize inanıyoruz” diyor. Ne yapacak Türkiye Ukrayna’da? İşin bir tarafı da bu. Suriye’de Esad’a yapılan askeri darbeyle Putin Rusya’sına ve İran’a yapılan kalleşlik, arkadan vurma devam mı edecek Ukrayna’da?!. Yoksa bilmediğimiz başka bir şey mi ortaya çıkacak? Trump, neyi demek istiyor? İşte demin söyledim; Türkî Cumhuriyetlerin Güney Kıbrıs’ı tanıması… Sen Suriye’de Rusya’ya yaptığın yanlıştan bağımsız, Türkî Cumhuriyetlerin Güney Kıbrıs’ı tanımasını değerlendirebilir misin? Bu şu demektir Güney Kıbrıs’ı o cumhuriyetler tanıdığına göre, sen, artık kendi başına oralarda at koşturamayacaksın! Yani herkes biliyor ki, böyle bir şey, Rusya’yla iyi ilişkiler içerisinde olduğun bir dönemde olsaydı Rusya’ya bunu engelletebilirdin. O cumhuriyetlere bu baskıyı yapabilirdi Rus yönetimi. Ama bugün bu mümkün değil. Ve daha farklı şeyler de gelecek! Şu an Rusya borçlarını istese, alacaklarını istese nereden ödeyeceğiz? Mesela doğalgazın, efendim petrolün filan fiyatını yükseltse nereden ödeyeceğiz? Gıdada zaten şuan bir kıtlık havası var; ihracatı yapabilecek miyiz, yapamayacak mıyız Rusya’ya o da belli değil. İç piyasada yeterli ürün olacak mı, olmayacak mı, o da belli değil. Dolayısıyla da artık hem Türkiye’de hem bölgede yapılan her şey -doğru veya yanlış- çok çabuk karşılık veriyor. Karşılığını çok çabuk almaya başladı.

Dikkat edilmesi gereken başka bir husus da; bu hızlı akış içerisinde farklı aktörler çıkıyor. Farklı aktörler gündeme gelebilir. Hem Balkanlar’da hem Orta Doğu’da ve İsrail de dahil olmak üzere ve bizim burası da dahil olmak üzere, şartlar onu zorluyor.  

AdımlarTV: Son söylediklerinizden yola “Çok Kutuplu Dünya” hedefli, Rusya’nın başlattığı süreç nasıl gidiyor sizce? Yani hedefe ulaşılması açısından…

Ali Osman ZOR: Eleştirilecek yönler var… Hem Rusya’nın iç politikası açısından hem Ukrayna’daki savaş açısından. Ama tabii her şey kendi şartları içerisinde değerlendirilir. Şimdi biz, yani Rusya’nın içinde bulunduğu şartları, Rus yönetici sınıfının içinde bulunduğu şartları es geçerek, buradan bol keseden atacak halimiz yok. Ama özellikle Rusya’nın iç politikası açısından şunu biliyoruz: Mesela gelinen şu noktada “bu kadar yeter duralım!” diyen bir kesim var, “hayır, sonuna kadar devam edelim!” diyen bir kesim var. Ve “bu yeter bu kadar, duralım!” diyen kesinin alt yapısı Liberallerden oluşuyor!

AdımlarTV: Trump da buna zorluyor…

Ali Osman ZOR: Şimdi. Yani Rusya, Trump’a bir nevi “onurlu bir geri çekiliş fırsatı tanımak istiyor” görüntüsü var. Mesela Trump’ın ilk geldiği günler itibariyle dikkat ederseniz; konuşmalarını yazın bir yere, “bunu kim söylemiştir?” diye sorun. Putin, Trump birkaç isim yazın. “Putin!” derdiniz… Yani, sanki Putin konuşuyor gibiydi… O seviyeden bugüne gelindi. Buradan şunu anlıyoruz ki; yeni Amerikan yönetimi, Neo-
con’lara veya önceki LGBT’ci neoliberal politikaları uygulayan Obama, Clinton, Biden ekibine karşı, Trump’a bir fırsat tanındı. Dolayısıyla da o fırsatı değerlendirmesi adına, işlerin zorlaştırılmaması için gayret edildi. Bugün geldiğimiz noktada ise, bence o hak için tanınan süre, zaman dolmaya başladı. Zaten dün bir açıklaması vardı Putin’in; “9 Mayıs’ta eğer Ukrayna’ya saldırırsa, çok şiddetli karşılık vereceğiz!” diye. Bence bunun sonuna gelindi. Rusya içerisinde “bu kadar yeter” veya “devam edelim” diyenlerin hangisinin dediğinin olacağı, bence 9 Mayıs’tan sonra belli olacak. Çünkü 9 Mayıs yani İkinci Dünya Savaşı’nın bitiş tarihi. Rusya’nın zaferi ilan ettiği tarih. Rusya – Ukrayna, daha doğrusu Ukrayna zeminindeki Rusya – NATO hesaplaşmasının bir miladı olabilir. Haliyle de şu an Rusya’ya yapılacak eleştiriler de var, anlayışla karşılanacak noktalar da var. Fakat şu kesin ki, bu bulunduğu noktadan geri adım attığı an, bugüne kadar yapılanların bir çoğu boşa gidebilir. Halbuki o “çok kutuplu dünya”, yani Atlantik gücü, Amerika Hegemonyasına karşı ortaya çıkan bu hamlenin ne kadar doğru olduğu, en son Pakistan – Hindistan gerilimiyle de kendini gösterdi. Haliyle de buradan artık, insanlık adına, insanlığın kurtuluş mücadelesi adına Putin Yönetimi’nin geri adım atması, söz konusu olamaz. Böyle bir şey söz konusu olursa, tarihin onu çok iyi yazacağını düşünmüyorum.  

AdımlarTV: Tüm bu gelişmeler ve değerlendirmeleriniz etrafında Türkiye’deki İslâmcılığın geldiği durumu değerlendirmenizi istesem. Zira bu değerlendirme hakkı en çok şahsınızda ve temsil ettiğiniz çizgide.  

Ali Osman ZOR: İslâmcılığı aslında şu an, Milliyetçilikle birlikte değerlendirmek lazım. Yani 2003’ten itibaren aslında, İslâmcı söylemle iktidara gelen bu siyasi çevrelerin, Irak işgaline verdikleri destek ve İsrail’in güvenliğine verdikleri destekle, ne oldukları ve nasıl bir muameleye tabi tutulmaları gerektiği gayet aşikardı! Arkasından Libya’daki kalleşlik geldi ve arkasından da Suriye’de bir ülkenin yerle bir edilmesi faaliyetinde aldıkları rol kendini gösterdi. Açıkçası Türkiye’deki İslâmcılığın İslâm’la, Milliyetçiliğin de Türklükle bir alakası kalmamıştır! Yani “Cumhur ittifakı” açısından söylüyorum. Ve bu bunun böyle olduğu çok aşikarken, İslâmcılık üzerinden başka bir mevzua da açıklık getirmek lazım. Yani böyle olduğu çok aşikarken, bazı çevrelerin İslâm düşmanlığında hâlâ ısrar etmelerinden dolayı -o karakterlerinden dolayı- sanki gerçekten ideolojik ve fikri olarak İslâm temelli bir siyasi yapıymış gibi, AKP üzerinden İslâm’a küfür etmeleri, muhalefetini orada göstermeleri -marjinal de olsa böyle grupların olduğunu bilmiyoruz-, buna da dikkat etmek lazım. Yani bizim bakışımız şu; birbirini besleyen sahte İslâmcılıkla -ki biz buna ilk önce “Allahsız İslâmcılık!” daha sonra “imansız İslâmcılık” demiştik- bu İslâmcılıkla, karşısında, sanki o İslâmmış gibi düşmanlığını İslâm’a yönelten tipler arasındaki, o “düşman kardeşler” ilişkisine de dikkat etmek lazım. Bak, bugünde aynısını yapmaya çalışıyor! Mesela AKP hükümeti ne kadar çok ister; Özgür Özel’in mitinglerde “işte İslâm bu! Gördüğünüz gibi, İslâm şöyle kötü!” filan diye konuşmasını. Veya bir yeniden -ne diyelim mesela? Önümüz Kurban Bayramı- “kurban kesmesin kimse! Fuzulidir.” diye bir açıklama yapmasını. Çünkü oradan hemen, “İşte gördüğünüz gibi, bunlar İslâm düşmanı!” filan diye devam edecek… Yani ne bunlar üzerinden İslâm düşmanlığı yapanların “laiklik” diye bir derdi var. Bak, bunu çok açık söylüyorum! Ne de laiklik düşmanlığı yapanların “İslâm” diye bir derdi var! İkisinin de tek derdi iktidar olabilmek. İktidarda, malı mülkü ve saire çoğaltabilmek. Batıyla ilişkilerde, oradaki partnerlerinin ortaya koyduğu planlara, politikalara burada harfiyen uymak! Onu yürütmek! İsrail ile de “kardeş kardeş” geçinmek! Yani bunlar kalpten İsrail dostudur! Her iki taraf da! Anlatabildim mi? Yani Siyonizm’in, gerçekten gönüllü ajanlarıdır bunlar! Dolayısıyla da İslâmcılık derken, artık bunu “BOP İslâmcılığı” diye kullanmak lazım! Yani “cılık” sözünü eklemekle İslâm, aslında aynı şey değil. Yani bunu dili dönüp herkesin anlatması lazım. Eyleminin ne olduğunu muhalefet biliyor! Söyleme bakarak, eylem üzerine muhalefet yapıyor. Halbuki mesele İslâm ise ve İslâm’a göre sen bunun zaten yanlış olduğunu biliyorsan; adam İslâm’ı rehin tutuyor elinde!.. Gel bu tarafa -İslâm’ın doğru tarafına, doğru temsil edilen noktasına gel- bu adamı İslâm adına yargıla! Anlatabildim mi? Yani “İslâm böyledir” diye, onu, İslâm üzerinden suçlamanın saçmalığını bilmeyen mi var? 

AdımlarTV: Meşhur bir yazınızın başlığı aklıma geldi; “Çalarken Laik, Yakalanınca Müslüman”…  

Ali Osman ZOR: Yani o açıdan bakıldığında da, “seküler hayat tarzı” üzerinden meseleyi konuşursak eğer, AKP hükümetlerinin açtığı alan kadar, Cumhuriyet hükümetlerinin tamamı açmamıştır. Bunu kendini “laik” diye ifade edenler de biliyor, Laikleşen İslâmcılar da biliyor! Yani bugün şöyle bir bakalım, hayat tarzına…

AdımlarTV: Kumar, zina, içki…

Ali Osman ZOR: Demek ki bir “sarık”la, bir şeyle “İslâmi hayat tarzı” olmuyormuş! Yani elin oğlu, sana sarık takarak o İslâm düşmanı politikaları uygulatıyor! Mesela bu sene “aile yılı” olmuş… Aile mi kaldı ortada?!. Bak Rusya’sından Amerika’sına, Avrupa’sına kadar herkes, insanın biyolojik tarafına saldırı demek olan LGBT’ye karşı savaş açmış durumda! Niye hâlâ Türkiye’de bir şey yok?!! Niye bu kadar cesurlar hala?!. Bu insanlar niye bu kadar cesurlar?!. Yani biz kimsenin tercihiyle filan uğraşmıyoruz. Yanlış anlaşılmasın. Gitsin, herkes evinde ne halt ediyorsa etsin. Adam bayrak açmış! Örgüt kurmuş! Dernek kurmuş, bilmem ne olmuş ve hâlini dayatıyor! Bundan daha büyük terör var! Bir “terör örgütü” aranıyorsa, bu LGBT ile alakalı bütün herkesin soruşturmadan geçirilip toplanması lazım… Çünkü şu an Türkiye’deki en örgütlü Terör Örgütü bu! Ve öyle bir terör örgütü ki, sırtını kanuna dayanmış! İslâmcı iktidarların, milliyetçi iktidarların olduğu bir dönemde, sırtını kanuna dayamış!.. Senin çocuğun eline düşüyor, gidip sahip çıkamıyorsun! Anlatabildim mi? Seninle ilgili bir şey oluyor; sen bir ahlaksızlığa mâni olmak için harekete geçiyorsun. Karakola gittiği zaman, o haklı çıkıyor! Dolayısıyla da bu açıdan bakıldığında, daha önceden de ifade etmiştik: İslâmcılık ölmüştür! İslâmcılık filan yoktur!.. Kesim olarak da, hiç kimse bu “İslâmcılık” üzerinden bir arpa boyu yol yürüyemez! Soru çok basit: AKP’nin yaptıklarının yarısını CHP cinsi bir hükümet olsaydı ve o yapsaydı ne olurdu Türkiye’de? Hepimiz biliyoruz, değil mi? İsrail’le alakalı, Libya’yla, Irak’la hatta Suriye’yle alakalı her Cuma, “Cuma gösterileri” olurdu! Mitingler olurdu, imza kampanyaları olurdu, sokaklar dolup taşardı! Kim yapardı bunu? AKP’ye oy veren kitle! Yani asıl “düzen karşıtı” olan kitle, o kitleydi!.. Şimdi “AKP niye destekleniyor?”, “BOP nedir?” diye sorulduğunda, meseleye bu şekilde baktığın zaman açıklığa kavuşur olay. Yani bu planı yapanlar, bu kitleyi rehin almış durumdalar. Bu kitlenin dinini, millî duygularını, efendim vatanseverliğini rehin almış durumdalar! Yani şu an muhalefetin ortaya koyduğu rahatsızlıkların; emeklinin durumu, işsizin durumu, öğrencinin durumu, kadının durumu, gençlerin durumu, bunların hepsi “İslâmcılar”ın -tırnak içinde- problemi değil mi?!. Şimdi sen bilmiyor musun; emekli insanlar, akşam üzeri pazara gidiyor, çöpten o meyveleri topluyorlar! Veya kadın, çoluğunu çocuğunu geçindirebilmek için etini (vüdunu) satıyor. Sen bilmiyor musun bunu?!! “Köprü yaptık, hastane yaptık!”… Çoluk çocuğunu geçindirmek için vücudunu satan kadına “köprü yaptık!” neyi ifade eder? Sen köprü yapmakla mı devlet olduğunu söyleyeceksin?!. Veya emekli,devleti ne zaman yanında görmek isteyecek? Sofrasında yemek olduğunda! Kirasını ödediğinde! Hastalandığında rahat ve sağlıklı bir hizmet aldığında! Devlet buralarda kendini gösterir. Devlet buralarda vardır. Öğrenci, hiçbir paraya, hiçbir şeye ihtiyaç duymadan öğrenimini devam ettirebiliyorsa, devlet vardır. Sen, bunlar da yoksun; “köprü yaptık, havaalanı yaptık, onu yaptık, bunu yaptık”… Emeklinin ne umurunda köprü?!. Havaalanı?!. Veya adam işsiz! Yok, para yok, pul yok, iş bulamıyor! Borsayı inmiş, çıkmış, bilmem ne olmuş, ne umurunda onun! Onun için bir şey ifade etmiyor ki! Ve bu şekilde Türkiye’de belki 15.000.000 insan var… Yani, olan hiçbir gelişmeden etkilenmeyen insan sayısı… Düşünebiliyor musun? Hani altın fırlıyor, dolar çıkıyor, borsa iniyor filan… Adamı hiç ilgilendirmiyor… Adam o gün bir lokma ekmek bulduğu zaman, o günü geçiriyor. O gün kârlı oluyor! Bakın bakalım -önceden belli yerler vardı, değil mi?- bugün tespit dahi edilemiyor: Kadınların kaç tanesi geçinebilmek için vücudunu satıyor?!. Sen yoksun buralarda!.. Devlet buralarda lazım zaten!.. Bak daha yeni İstanbul’un göbeğinde bir kadını kocası katletti! Yoksun sen! Devlet nerede?!. Yani sen şimdi git o kadına, de ki, “biz havaalanı yaptık, bunu yaptık, şunu yaptık”. Yahu şimdi ona ne! Şimdi o lazım değil ki ona! O kadına o lazım değildi. O kadına otorite lazımdı, adalet lazımdı, hukuk lazımdı… “Öğrenci niye sokağa çıkmış?” Öğrenci aç! Yemek yiyemiyor! Senin beğenmediğin, “eski Türkiye” dediğin zamanlarda 3 öğün yemeği, yanında tatlısını, üniversite kampüslerinde bir bilet parasına yiyordu öğrenciler. Yani “devlet” dediğin güç, “devlet” dediğin otorite, “devlet” dediğin keyfiyet buralarda olmalı. Sen ne yaptın? “Biz dünya lideriyiz!” … Yine diyorum; bu bahsettiğim sınıfların hiçbirinin umurunda değil! Bir şey ifade etmiyor!.. Adalet bu işte! Anlatabildim mi? Devlet; “adalet, mülkün temelidir”. Temelin zayıf olduğunu, biz buradan anlarız! Öyle uzaklara gitmeye, trollük yapmaya filan gerek yok: Bir kadın, bir ülkede, çoluğunu çocuğunu geçindirmek için vücudunu satıyorsa, orada devlet yoktur!.. Bu kadar açık! Anlaşılması bu kadar basit. Haliyle de “İslâmcılık”… İslâmcılık yok!.. Nerede İslâmcılar?!. Niye bu mevzulara inmiyorlar? Niye anlatmıyorlar? En “okumuş”undan en “cahil”ine kadar -ikisi de tırnak içinde- trollük yapıyor İslâmcılar! 25 senede bir tane fikir adamı mı çıkmış? Bir tane ciddi analiz mi çıkmış?  

AdımlarTV: Önceden söylediğiniz gibi; “kimi 5 bin liraya, kimi 5 milyon liraya trollük yapıyor”…  

Ali Osman ZOR: Kesinlikle, kesinlikle!.. Kimi makam mevki… Çünkü iktidarın rüşvetleri çeşitli… Çok fazla… Ama onun da sınırına geldi. Tabii duvarda yandı sırtları… Yani rüşvete alıştırılmış bir kitleden adalet adına, hak adına, hukuk adına ne çıkabilir ya?!! Daha önce söylemiştik değil mi; bu rezidanslar, 1+1’ler… Burada İslâm çıkar mı?!. İslâm böyle bir hayat tarzı, böyle bir şekil içinde mi gelişir?!. Bugün bak; İstanbul’un, Türkiye’nin her tarafı aynı!.. Ve bu yayılıp sosyal kriz tetiklenirken, sanki iç politikadaki gerilimle de, bir iç savaş temeli atılıyor gibi…  En son Özgür Özel’e yapılan saldırıyı da bu şekilde değerlendirebilirsin.

Halbuki “İslâm” dediğimiz, neydi; Herkese hitap eden! Değil mi? Son din! Mutlak Fikir!.. Sen bırak herkesi, ülkeyi pasta gibi ikiye bölmüşsün: Yarısı o tarafta, yarısı bu tarafta! Sen geldiğinden beri -şöyle baktığında-, aslında, o İslâm ruh ve ahlakı içerisinde bugün herkesin yaşıyor olması lazımdı… Ama bilakis, öyle olanlar da uzaklaştı, gitti… Eee?!. Sen hangi İslâm’dan bahsediyorsun? Ne İslâm’ı?!. Bu mu İslâm?!.  

AdımlarTV: Doksanların adalet arayışı üzere iktidara getirilen sen… Ve netice bu oldu…  

Ali Osman ZOR: Netice bu oldu!.. Ondan sonra da “devlet aklı”Devlet aklı filân yok!.. Devletin, hukukun olmadığı yerde çeteleşme vardır. O devir bitti! Çeteleşmeyi “devlet” olarak dayatan, devlet olarak kabul edilmesini isteyenlerin çağı bitiyor! Yani devlet, “millet” demektir; millet, “devlet” demektir. Yani milletin olmadığı bir devlet olur mu ya?!. “Halk, Hakk’ın zahiridir”… Şimdi ortada halk yok! Senin anlayışında halk yok!.. Asgari ücrete bağlamışsın herkesi! İnsanların alım gücünü düşürmüşsün. “Alım gücü” düştüğü zaman eğitimde, sağlıkta, her türlü ihtiyacı olan noktada insan güçsüzleşiyor… Zayıflıyor… Peki, “millet” dediğimiz olgu nerede Devlet’i arar? Zayıfladığı yerlerde arar! Zayıfladığı yerde devleti bulamıyorsa, orada “devlet yok” demektir! İstersen uzaya git, bilmem nereye git; ne yaparsan yap!

Bu açıdan bakılırsa bakıldığında; her “Türküm!” diyenin Türk olduğunu, her “Müslümanım!” diyenin de Müslüman olduğunu düşünmemek lazım… Yani bugün, aslında Türkiye’de BOP projesiyle, BOP saldırısıyla ortadan kaldırılmak istenen şey, Türklük temelli bir milliyetçilik ve bu Türklüğün ruh köküdür: Yani İslâm!.. Ve bu Cumhur İttifakı eliyle de hem iç politikada, hem dış politikada bu yapılmıştır. Dejenere edilmiştir. Hem Türklüğün kendisi hem de İslâm’ın kendisi… Bu, göz ardı edilebilecek bir husus değil.

Hâ, hedefe ulaştılar mı? Yani hem umumi manada hem özel manada, düşünüyorlar; “bir adım kaldı ulaşmamıza!” diyorlar. İsrail’in güvenliği filan açısından bak. Bence o, demin söylediğim gibi; kaos, değişim – dönüşümün objektif şartları, yeni aktörleri zorluyor. Hem ülke içinde hem uluslararası bazda. Tam o “ulaştık, biz bitiriyoruz!” dendiği an, bence, İlahî müdahalenin kokusunun olduğu müdahalelerle karşılaşacaklar. “İlahî Adalet” dediğimiz şey. Şu an hem Türkiye hem bölgemiz hem dünya, buna gebe.  

AdımlarTV: Son olarak şunu da sormak istiyorum; idolojik ve politik mânâda nasıl bir konum alınmalı, nasıl konumlanması?

Ali Osman ZOR: İBDA – Adımlar olarak mı?

AdımlarTV: Tabiî!.. İBDA – Adımlar şahsında bütün İslâmcı mücadele, bütün İBDA’cılar, gönüldaşlarımız ve samimi, gerçek Müslüman kardeşlerimiz.  

Ali Osman ZOR: Tabiî ki bu önemli! Hepimiz açısından… “Yerimizi nasıl kuvvetlendirmeliyiz?” Yani ilk önce, ideolojik olarak nasıl kuvvetlendirilmeliyiz? İdeolojik olarak, yani şuur olarak kuvvetli olduğun müddetçe, siyasi kuvveti elde edebilirsin. Herkesin malumu olduğu üzere, bizim varlık şartımız veya İbdacılığın oluş şartı “kendinden zuhur”… Bu da şu demektir. Yani böyle ezbere değil de, doğrudan tabir üzerinden gidelim. Soru şu: Kendinden zuhur eden her şey, doğru mudur? Yani benden zuhur eden, senden zuhur eden, ondan zuhur eden, bundan zuhur eden… Hani “kendinden zuhur” diyorsun ya. “Benim kendimden zuhur etti”. O açıdan, buraya dikkat. Doğru mudur? Doğru olduğunu nasıl anlarız? Kendinden zuhur etmesi, sadece kendi başına yeterli midir? Yani ideolojik manada diyorum. Şimdi bu, tabii ki böyle değildir! Yani, insandan her şey zuhur edebilir. Peki bir şeyin doğru veya yanlış olduğunu biz, nasıl anlayacağız? Nasıl tespit edeceğiz? Zaten işin ideolojik olarak tahkim edilmesi gereken nokta, burasıdır. Burada mevzu, neye nispetle hareket ediyorsan, ona bağlaman lazım. İBDA’ya nispette hareket ediyorsak, İBDA’ya nispetle biz bir faaliyetten bahsediyorsak, her faaliyet tevil, tabir, tahlil, tespit; her türlü metot kullanılarak İBDA terazisinden geçirilmeli. Buradaki ölçü nedir? “İBDA’ya karşı gelmeden” ne yapacaksan, yapacaksın… Bunu bir yönü de, yaptığın her şeyi, İBDA süzgecinden geçireceksin. Hangi mevzuyu ele alıyorsan, hangi meselede fikir ve aksiyon tavrı içerisindeysen… Yani İBDA’ya bağlanmayan… “Bağlanması” ne demektir? “Bir şeyi sahibine ircâ etmek” demektir. Anlatabildim mi. Yani İBDA’ya irca edilmeyen hiçbir faaliyet, doğru faaliyet değildir!.. Burada neye atıf yapıyoruz? “Doğru düşünce olmadan, doğru düşünce faaliyeti olmaz”. “Doğru düşüncenin gelişmesi” nasıldır? Budur! Yani “hareket”le “fikir” arasındaki bağdan da bahsediyorum. Sen her hareketinde, her hareketinin muhasebesinde bunu aslına ircâ edebiliyorsan, şuur seviyen de, şuur süzgecin de gelişiyor demektir. Bakış açın gelişiyor demektir. İdeolojik formasyon geliştikçe de, siyasi faaliyet, kemiyet ve keyfiyet olarak artar. Yani siyasi faaliyeti, keyfiyet ve kemiyet olarak arttırabilmenin şartıdır bu; kendinden zuhur. “Benden zuhur etti, bitti!” Öyle değil! Ortaya çıkan her şey -demin söylediğimiz metod içerisinde- usul ve esasa bağlı kalarak, o metod içerisinde “tevil” kullanılması gerekiyorsa tevil, “tabir” kullanılması gerekiyorsa tabir… Anlatabildim mi? O, herkesin kendine has diyalektiği içerisinde sahibine bağlanmalı… Her faaliyet, her verim, her eser… Sahibine bağlanabilen doğrular İBDA’nın olur, bağlanamayanlar da, dışta kalan yanlışlar olur. Bizim üstleneceğimiz şey, o yanlışlardır!.. “Bize aittir” deriz. İBDA’nın “zaman üstü” keyfiyetine halel getirmeyiz, böylelikle de diyalektik düşünceyi geliştirmiş oluruz. Bu gelişimin neticesinde de, ideolojik formasyon artar. İdeolojik formasyonun, ideolojik eğitimin keyfiyetinin arttığı yerde de siyasi faaliyetin kemmî ve keyfî olarak kalitesi artar. Yani neye ulaşırız biz burada? “Gerekeni, gerektiği yerde yapma” ahlâkî yüceliğine ulaşırız. Yani biliyoruz ki -değil mi?- bu “gerekeni, gerektiği yerde yapma” tavrı en yüksek ahlâkî tavırdır. Gerektiğinde can veriyorsun, can vermen gerekiyor ya… Dolayısıyla da bu ahlâka ulaşmanın metodu da budur. Yani bu neyle alakalı? Arkadaşlar yeniden gözden geçirsinler; “teoriden pratiğe, pratiğin verileriyle teorinin zenginleştirilmesi; tekrar pratiğe”… Değil mi? “Bilgilenme süreci”ni hatırlayalım. “Eğitim süreci”ni hatırlayalım… Bunlar yeniden gözden geçirilsin. Bu açıdan da “ne yapmalıyız, nasıl tavır almalıyız?” sorularının cevabını kendisinin vereceği bir konuma gelsin herkes! Bu konumdaki insanlarla güçlü bir “taktik önderlik” kurulabilir ve kitleyi hedeflere ulaştırabilir. Bugün -en başa dönersek- neye ihtiyaç vardı? “Her şey tamam: Eskisi gibi yönetemiyor. Eskisi gibi yönetilmek istemiyor. Eksik olan ne? Ne yapmalı?” Buna cevap verebilecek, “Taktik Önderlik” dediğimiz, o kitleyi, o duyguyu, o öfkeyi hedefe ulaştırabilecek önderlik… Bu önderlik, bu şekilde oluşur. Özellikle dikkat edilmesi gereken bu husus, çok önemli!.. Çünkü sahibine, aslına ircâ edilmeyen hiçbir hareket, doğru sayılmaz!  

AdımlarTV: Sözlerinizden şunu anlıyorum; şu ana kadar yaşadığımız süreci bir safha kabul edersek, bu safhayı 29 Kasım Konferansına ve İBDA külliyatının tamamına…  

Ali Osman ZOR: Kesinlikle iyi hatırlattın. Söyledik ama… Bu safha –“süreç” de diyebilirsin- 29 Kasım 2014‘te Kumandan Mirzabeyoğlu’nun konferansıyla başlamıştır. İBDA mimarı, talep edilmesi gereken esasın ne olduğunu, o konferansta ortaya koymuştur. Daha sonra da zaten, Kılıçdaroğlu’nun “hak, hukuk, adalet yürüyüşü” vardı. Hemen arkasından… O da zamanın ruhuna uygun olarak bunu ortaya koymuştu. Tekrar o ruhla uygun olarak hadiseler, o esasa doğru evriliyor şu an… Buna dikkat etmek lazım. Yani bu öfke ve nefret etme duygusu, daha tam olarak dediğimiz şekilde bir yere evrilmedi. Ama evrilme istidadı gösteriyor. Bu değerlendirilemezse -bahsettiğimiz o “taktik önderlik”- iktidar da bunu manipüle edebilir. Dolayısıyla bizim kafa patlatmamız gereken noktalar burası. Buna çok dikkat etmeli! “Buna dikkat etme” noktasında, deminki söylediklerimi hatırlattım. “Kendinden zuhur” üzerine…

Yani orada anladığınız, değil mi? Kendinden zuhur eden, fakat aslında bağlanmayan, ircâ edilmeyen hiçbir faaliyet doğru kabul edilmez! Doğru bile olsa, sen, o çıkış noktan yanlış olduğu için, yanlış bir faaliyet olur. Anlatabildim mi? Neydi?

AdımlarTV: “Nisbeti muhafaza”!

Ali Osman ZOR: Hâh! Çıkış noktan doğru iken, bir şey yanlış yapsan bile; o çıkış noktana tevil edilebildiğinden, doğru sayılır! Ama yanlış olursa? Değil mi? Doğru bile olsa, bu sefer de yanlışa tevil edilebildiğinden yanlış sayılır. Dikkat edelim!

Son olarak şunu söyleyeyim: Allah İsrail’in -çünkü karşımızdaki tipler onlar, hem dünyada hem de bölgede- İsrail’in, Siyonizmin, BOP Projesinin mimarlarının düşmanlarına düşmanlık edenlere, lanet etsin!  Bizim mücadelemiz onlar onlardadır! Bunları biz her yerde tanıyoruz, biliyoruz, gözlüyoruz! Ve istiyoruz ki muhalefetin “muhalefet çizgisi”, “siyasi çizgisi” ve “ideolojik çizgisi” buraya doğru evrilsin. Bu açıdan muhalefeti de takip ediyoruz. Yani bu duygunun siyasileşmesi için, siyasi bir muhtevaya bürünebilmesi için düşmanı yarım ağızla değil; açıkça, bütün etrafıyla tespit etmemiz lazım! Medyasıyla, efendim RÜTÜK’üyle, iktidarıyla bilmem neyle filan… Ve bunların gayesi, hedefi ne?!. “Kanal İstanbul”a karşı çıkmanız yetmez; İsrail’e de karşı çıkacaksın!.. “Kanal İstanbul”a karşı çıkmanız yetmez; Amerika’nın bölgedeki politikalarına da karşı çıkacaksın! İktidara muhalefet ederken bir “Putin benzetmesi” efendim “Saddam benzetmesi”, bunlar stratejik hatalar. Bak “stratejik hata”lar! Aynı “Abdülhamid benzetmesi” gibi; bu dilden uzak durulmalı… Bu dille iktidara karşı veya iktidar yürüyüşünde, bir arpa boyu yol alınamaz. Türkiye’nin gerçeklerine aykırı!

AdımlarTV: Bütünleştirici ve birleştirici bir dil…

Ali Osman ZOR:  Evet!.. Bu açıdan Mustafa Kemal’le sorunu olan onu hâlledecek; İslâmcı mücadele ile sorunu olan, bunu halledecek… Müspet manada! Geçişler sağlanmalı! Biz nasıl sağladık geçişi? İBDA Mimarı’nın diliyle; geçmişte yapılan yanlışları da, bizim tecrübe hânemizde kabul ederek, “bir daha yapılmak üzere!” onları da kabul ediyoruz. Kendi çizgimize alıyoruz!.. Anlatabildim mi? Bu açıdan bakıldığında, 29 Kasım Konferansı, cümle cümle yeniden analiz edilebilir, yeniden bakılabilir.

Tamamdır, benim söyleyeceklerim bu kadar.  

AdımlarTV: Çok teşekkür ederiz! 

Röportaj: AdımlarTV – Aydın Alkan

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin