KOSOVA’NIN MİLLÎ KAHRAMANI: ADEM YAŞARİ – ‘ADEM JASHARİ’
Ulaş Tunca
Adem Yaşari, 28 Kasım 1955 tarihinde Kosova’nın Drenisa bölgesinin Prekaz Köyü’nde, babası öğretmen olan Şaban Bey ve annesi ev hanımı olan Zahide Hanım’ın üçüncü oğlu olarak dünyaya gelmiştir. İskenderay’daki Teknik Okul’dan mezun olan Adem Yaşari, Vuştri bölgesinden Adile Rama ile evlenmiş ve bu evlilikten beş çocuk dünyaya gelmiştir.
Adem Yaşari, genç yaşlarından itibaren bağımsızlık, halk hareketleri ve milliyetçi örgütlenmelerde ön saflarda yer aldı. Yugoslavya’nın dağılmaya başladığı süreçte yükselen Sırp milliyetçiliğine ve Kosova halkına karşı yapılan baskı ve işkencelere karşı yürütülen ılımlı ve barışçıl direnişe karşı silâhlı mücadeleyi savundu ve Kosova Kurtuluş Ordusu ‘’UÇK’’nın kurucuları arasında yer aldı. Sırp güvenlik güçlerine yönelik çeşitli eylem ve saldırıların içerisinde bulundu.
1991 yılında birçok arkadaşıyla beraber Arnavutluk’a geçti ve burada direniş gönüllülerinin eğitim faaliyetlerine katıldı. UÇK, eylem ve faaliyetlerine başladığında Kosova’ya dönen Adem Yaşari, Drenisa Bölge Komutanlığı görevini üstlendi.
Yugoslavya Sosyalist Federatif Cumhuriyet rejimine ve Sırplara karşı ilk ciddi çatışma 30 Aralık 1991 tarihinde gerçekleşti. Adem Yaşari’nin ailesiyle yaşadığı evi Sırp güvenlik güçleri tarafından kuşatılmış ve teslim olması istenmişti. 16 zırhlı araç, 4 tank ve yüzlerce Sırp güvenlik gücüne karşı teslim olmayı reddeden Yaşari, kardeşi ve arkadaşlarıyla beraber, Sırp güçleriyle çatışarak kuşatmayı yarmayı başarmış ve bu operasyondan kurtulmuştu. Eve girmeye çalışan Sırp güçlerine karşı, ev halkı kapılara barikat kurarak zaman kazanmış ve bölgede yaşayan sivil halkın kazma, kürek ve silâhlarla Prekaz Köyü’ne akın etmesiyle abluka kaldırılmıştı.
Bu kuşatmadan kurtulan Adem Yaşari ve arkadaşlarının eylemleri hız kazanmaya başlamış ve Kosova’lılara yapılan saldırılara, karşı operasyonlarla cevap vermeye başlamışlardı. Bu saldırılar karşısında mevcut rejim tarafından terörist olarak ilân edilen Adem Yaşari ve arkadaşları, Priştine Bölge Mahkemesi tarafından gıyaben çeşitli ağır hapis cezalarına çarptırıldılar.
Adem Yaşari’yi ele geçiremeyen Sırp güçleri 22 Ocak 1998’de Prekaz’daki evine Ramazan ayında sahur sonrası saldırı düzenlemiş ve bu saldırıda ailesinden iki kişi yaralanmıştı.
Yapılan operasyonlardan eli boş dönen Sırp güçleri 28 Şubat 1998’de Prekaz Köyü’ne üçüncü saldırısını başlatmış ve bu saldırıda direniş gösteren sivil köy evleri ağır ateş altına alınarak 17 Müslüman Arnavut şehid edilmişti.
5 Mart 1998 tarihinde, bu direnişi kökünden çözmek isteyen rejim güçleri Adem Yaşari’nin evini ayın 7’sine kadar sürecek olan üç günlük kuşatma altına alacaklardı. Helikopter destekli gerçekleştirilen bu kuşatmada tanklar, ağır silahlar ve 4 bin asker görevlendirilmişti. Prekaz Köyü’ne çevreden gelecek bölge halkının yardımlarını engelleyecek biçimde çift çember şeklinde bir kuşatma plânlanmıştı.
Sabahın erken saatlerinde başlayan operasyonda Adem Yaşari’nin evi kurşun yağmuruna tutularak, bombalarla, silahlarla ağır ateş altına alınmıştı. Ağır saldırı sonrası Sırp güçlerinin teslim olma çağrısına ateşle karşılık veren Adem Yaşari teslim olmayı reddediyordu. Teslimiyeti bir ân bile düşünmeyerek ailesiyle beraber Sırp güçleriyle çarpışmaya devam eden Yaşari ile bölgeye destek için yaklaşmakta olan UÇK birliğiyle aralarında şu konuşma geçiyordu:
UÇK Askerleri: ‘’Komutanımız! Dinliyor musunuz?’’
Adem Yaşari: ‘’Evet, sizi dinliyorum.’’
UÇK Askerleri: ‘’Direnin komutan direnin! Yardıma gelmeye hazırız. Bekleyin komutan!’’
Adem Yaşari: ’’Hayır. Kesinlikle olmaz. Sayıları çok, her türlü ağır silâhları var. Ben son mermime kadar savaşacağım. Siz olduğunuz yerde durun!’’
UÇK Askerleri: ’’Ama… Komutan!..’’
Adem Yaşari: ’’Olmaz dedim size. Olduğunuz yerde durun! Çoğalın! Savaşın! Şimdi buraya gelirseniz hepiniz öleceksiniz. Bunun anlamı yok. Böyle olursa savaşımızı kim sürdürecek?’’
UÇK Askerleri: ‘’Ama Komutan… siz!..’’
Adem Yaşari: ‘’Korkmayın! Bugün benim öleceğim gün değil, doğacağım gündür!’’
Üç gün süren destansı direniş neticesinde Adem Yaşari, annesi, babası, kardeşi, eşi, kardeşlerinin eşleri ve çocuklarıyla beraber evde bulunan misafirlerle 50’nin üzerinde şehid verilerek, dünyaya direnişin nasıl olması gerektiğini göstermişti.
Sırp General Neboysa Pavkoviç’in; ‘’Tanınmış bir suçluya karşı normal bir polis operasyonuydu!’’ şeklinde açıklamış olduğu bu katliam ile Kosova direnişini kıracaklarını düşünen Sırplar yanılmış ve UÇK saflarına geçişler her geçen gün biraz daha artmıştı.
Kosova tarihine ‘’Prekaz Katliamı’’ olarak geçecek olan bu hâdise Kosova’lıların Sırp’lara olan öfkesini arttırmış ve genç nesillerin milliyetçi duygularını güçlendirerek UÇK saflarının sıklaşmasına, dayanışma ve birlik ruhunun canlanmasına ve ılımlı sivil direnişin silâhlı mücadeleye evrilmesine sebeb olmuştu.
Sırp rejiminin sistematik baskı, işkence, ayrımcılık ve asimilasyon politikalarına karşı silâhlı mücadele yöntemini seçerek, son mermisine, kanının son damlasına ve son nefesine kadar düşmanla çarpışarak ailesiyle beraber hayatlarını fedâ eyleyerek göstermiş oldukları direniş tavrı, Kosova bağımsızlığına giden yolda en önemli motivasyon kaynağı olmuştu.
‘’Prekaz Katliamı’’ sonrası ‘’UÇK Direniş Destanı’’ olarak bayraklaştırılacak olan bu hâdise neticesinde ülke genelinde bağımsızlık ateşi büyüyerek yayılmış ve direnişi güçlendirmişti. Bu durumdan rahatsız olan Sırp rejimi, ordusuyla, askeriyle, polisiyle ve paramiliter birlikleriyle bağımsızlık isteyen Kosova halkına karşı acımasız bir savaş başlatmıştı.
10 binden fazla insanın öldürüldüğü, 1 milyonun üzerinde Kosova’lının evlerini terk etmek zorunda bırakıldığı bu savaşta, direnişçilere ve sivillere karşı acımasız yöntemler kullanılarak, savaş hukukuna uymayan suçlar işlenmişti. Bu katliamlardan birisi de, Kızıl Bereli Albay Goran Radosavlyeviç komutasında sivil yerleşim yerine gerçekleştirilen ve çok sayıda sivilin öldürüldüğü ‘’Reçak Katliamı’’ydı.
15 Ocak 1999 tarihinde Kosova Ferizay şehrinin Ştime bölgesinin Reçak Köyü’nde UÇK’ya yardım ve yataklık ettikleri gerekçesiyle Sırp asker ve paramiliter birliklerce, Ramazan ayının Kadir Gecsi’nde Reçak Köyü’ne yapılan baskınla, aralarında kadın, çocuk ve yaşlıların da bulunduğu 45 kişi, vücut bütünlüğü bozulmuş, uzuvları ve bazılarının başları kesilmiş olarak vahşice katledilerek şehid edilmişlerdi. Katliamdan sağ kurtulanların ifadelerine göre, Sırplar bu katliamı, milliyetçi şarkılar eşliğinde zevk alarak, keyifli bir şekilde gerçekleştirmişlerdi!
‘’Prekaz Katliamı’’ ve ‘’Reçak Katliamı’’ Sırp güvenlik güçlerinin sivillere yönelik uyguladığı soykırımın ve sistematik şiddetin görünür hâle geldiği bir hâdise olarak, dünya kamuoyunun ve insan hakları örgütlerinin dikkatini Kosova’ya çekmesine vesile olurken, aynı zamanda Balkanlar’a çökmek isteyen ve bunun için fırsat kollayan NATO’nun bölgeye müdahale kararında önemli bir etken olmuştu.
24 Mart 1999’da başlayan ve 10 Haziran’a kadar sürecek olan Sırp askerî mevzilerine yönelik başlatılan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü-NATO’nun ‘’Müttefik Güç Harekâtı’’nın ağır bombardımanlarına, Türk Silâhlı Kuvvetleri de 10 adet F-16 savaş uçağıyla destek vermiş ve bu müdahale sonrası Sırplar Kosova’dan çekilmek zorunda bırakılmışlardı.
1389’da Kosova Savaşı’yla 5 asırlık bir dönemde Osmanlı hakimiyetinde kalmış olan Kosova, Osmanlı’nın zayıf düşmesi ve bölgedeki hakimiyetinin zayıflamasının ardından Balkan Savaşları neticesinde fiilen Sırbistan Krallığı’nın kontrolüne girmiş ve II. Dünya Savaşı’nda İtalya’nın işgâlindeki Arnavutluk’a bağlanmıştı. Savaş sonrası Josip Broz Tito liderliğinde kurulan Yugoslavya’nın idaresine giren Kosova’ya 1963 Anayasası ile beraber Sırbistan Cumhuriyeti’ne bağlı olarak özerklik statüsü verilmişti. 1974 Anayasası ile beraber ‘’Kosova Özerk Sosyalist Bölgesi’’ statüsüyle kendi anayasası, parlamentosu ve idari bağımsızlığına kavuştu. Arnavutça resmi dil olarak kabul edildi ve yerel yönetimlerde daha fazla temsil edilmeye başlandı.
Yugoslavya Sosyalist Federatif Devleti Başkanı Josip Broz Tito’nun 1980 yılında ölmesiyle ve Yugoslavya’nın dağılması sürecinde, Kosova’nın özerkliğini tehdit olarak görmeye başlayan Sırbistan, Sırp Sosyalist Partisi Lideri Slobodan Miloseviç’in 1987 yılında Sırbistan Cumhuriyeti’nin başkanlığına seçilmesiyle, Kosova’nın özerkliği ortadan kaldırılmış ve Kosova tamamen Sırbistan merkezî idaresine bağlanmıştı.
28 Mart 1989’da Kosova özerkliğinin kaldırılması bölgeyi istikrarsızlığa sürüklemiş ve 30 Eylül 1991’de yapılan referandumla Kosova’nın bağımsızlığı için halk ‘’evet’’ oyu kullanmıştı. Bağımsızlık için yapılan talepler ve gösteriler Sırp rejimi tarafından şiddetle karşılanmış ve bu hâdiseler Kosova halkının bağımsızlık için silâhlı mücadeleye başlamasına sebeb olmuştu.
NATO müdahalesi sonrası Sırplar’ın Kosova’dan çekilmesiyle bölgeye Kosova Force- KFOR barış gücü askerleri konuşlandırılacaktı. Birleşmiş Milletler-BM Kosova Görev Gücü ‘’UNMIK’’ idaresinde geçici sivil bir yönetim oluşturulmuştu ve bu süreç Kosova’nın 17 Şubat 2008 tarihinde tek taraflı olarak ilân edeceği bağımsızlığa kadar sürecekti.
Bağımsızlık sonrası kurulan Kosova Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı İbrahim Rugova tarafından Adem Yaşari’ye ‘’Kosova Kahramanı’’ ünvanı verilmişti. Havalimanı, cadde, sokak, okul ve meydanlara ismi verilen Adem Yaşari’ye atfedilen, ‘’Bac, u Kry!’’ – Amca başardık!’’ anlamına gelen bu söz, dilden dile söylenerek sloganlaşacaktı. Adına anıtlar dikilecek, Arnavut edebiyatında, folklorunda, şarkı ve türkülerde ismi yaşatılmaya devam edilecekti.
Kosova halkının gönlünde, kahramanlığın, cesaretin, fedâkârlığın, hürriyetin ve direnişin remz şahsiyeti olarak Adem Yaşari’nin temsil ettiği mânâ, şehâdetinin ardından Kosova Savaşı’nın ve bağımsızlığın sembol ismi olarak bayraklaştırılarak yaşatılacaktı.
Sırp güçlerine karşı teslim olmayıp direnerek şehitlik makâmına erişen Yaşari ailesinin harabeye dönen evleri, ibret alınması gereken bir hâdise olarak, ‘’Anı Evi’’ ismiyle müzeye dönüştürülecek ve hemen karşısına da, bu katliamda hayatını fedâ eyleyenler için şehitlik inşâ edilecekti. Bu destansı direnişin kahramanları şehâdetlerinin yıldönümünde her sene Kosova’da, Arnavutluk’ta, Kuzey Makedonya’da tertib edilen merasimler eşliğinde anılacaklardı.
Kosova’nın bağımsızlığı yolunda bir dönüm noktası olan ‘’Prekaz Direnişi’’ ve Şehid Adem Yaşari’nin mirası, Kosova’daki milliyetçi cebhenin sahada olduğu gibi siyaset zemininde de güç kazanmasını sağlayacak ve daha ılımlı, barışçıl söylemlere sahip olan diğer grupları ve partileri gölgede bırakacaktı.
Kosova halkının göstermiş olduğu direniş ve fedâkârlıklar, Haşim Taçi ve Ramuş Haradinay gibi UÇK’nın kurucu kadroları ve kumandanlarının Kosova siyasetinde ve devlet yönetiminde etkili olmalarını sağlayacaktı.
Kosova halkının, Kosova Demokratik Partisi ‘’PDK’’ gibi siyasi partileri destekleyerek, devlet yönetimini bu partilere teslim etmesi, Kosova’nın ilk Cumhurbaşkanı İbrahim Rugova’nın partisi Demokratik Kosova Birliği ‘’LDK’’ kökenli ılımlı gruplar arasında siyasî rekâbete yol açacaktı.
Şehid Adem Yaşari’nin mirası üzerinde, yeni kurulan devlet kadrolarında makam sahibi olan bazı UÇK komutan ve mensublarının adının rüşvet, yolsuzluk ve kriminal hâdiselerle anılması, asıl düşmana karşı gösterilmesi gereken şiddetin kendi halkına karşı yapılan cinayetlerle gündeme gelmesi, idarede liyâkatsizlik, benimsenen liberal ekonomik politikaların başarısızlığı, üretim ve istihdâm yetersizliğinden kaynaklı yüksek işsizlik oranları, genç iş gücünün Avrupa ekonomik bölgesine göçü, toplumsal huzursuzluklar, ahlâkî çöküntü, birlik, dayanışma ve direniş ruhunun pörsümesi ve ekonomide, siyasette, ülke savunmasında, kültürde, sağlıkta, sporda, eğitimde, siyasette ve devlet yönetiminde dışa bağımlılık; savaş sonrası, bırakılan bu mirasa en büyük ihânet olarak Kosova halkında bir travmaya sebeb olacaktı.
‘’Belli başlı bir dünya görüşü, insan ve toplum meselelerini unsur unsur ihata edici bu görüşün umumi kültür politikası, maddi ve manevi çehresiyle insan tekâmülünü murad etmiş bu kültür politikasının dışa doğru yekpareleşmesi ve ferasetini temsil eden umumi mânâsıyla siyaset, nihayet amelî plânda tertib ve tedbir ifade eden siyaset, bu siyasetin aracı rolünde fizikî kuvvet, bu kuvvetin de kendine mahsus siyaseti…
Varlığını safi savaşta ve yalnız karşı oluşta gösterebilen bir hareket, savaştığının ve karşı olduğunun varlığını dileme mahkûmiyetine düşer…’’ (S.M.)
Pragmatik-faydacı yaklaşımlarla ve fikir zaafıyla, kendi siyasetini üretemeyen bir hareket, er ya da geç dış tesirlerin politikalarının icracısı ve sömürgen güçlerin menfaatlerine âlet olma mevkiine düşer.
Kosova’nın ne, insanı özgürleştireceği iddiasıyla ortaya çıkan ve insanı özgürleştirmekten ziyâde, maddeye ve nefsine karşı köleleştiren liberal anlayışlara ihtiyacı vardır, ne de birliği bozmanın âleti mevkiindeki, emperyalist devletler tarafından desteklenen proje kavmiyetçiliklere ihtiyacı vardır.
Kosova’daki Arnavut meselesi de, Türk meselesi de, Boşnak meselesi de, Roman meselesi de, Gorani meselesi de, Torbeş meselesi de bu kimliklerin inkârı ve asimilasyonuyla değil, bu kimliklerin İslâm potasında eriyip, şekillenerek anlam kazanmasıyla çözülebilir.
Dâva, İslâm’ın aşkını, vecdini, diyalektiğini, estetiğini belirtme liyâkatinden bir nişan taşımayan kavmiyetçilik-ırkçılık psikolojisi ile değil, ırkı-kavmi, millî keyfiyet dâvasının aksettiricisi edâya mâlik olmanın hakikatiyle, yapılan hareketleri mânâlı kılabilmekte!..
‘’Bir Müslümanı tenkit hakkı, en çok Müslümana aittir!’’ ölçüsü dairesinde, bir dünya görüşü, bir fikir olmadan, hayatını düşmanına reaksiyon olarak sürdürürken, bu tarafının diğer devletlerin istismarına açık bırakılmış olması ve kendi varlığını sadece savaşta ve yalnız karşı oluşta gösterebilen bir hareketin neticede, karşı olduğunun ve savaştığının varlığını dileme mahkûmiyetinde kalması misâli, savaş sonrası Kosova siyasetsizliğindeki durum, tam da bunun tezahürünü gösterir bir nitelik kazanmıştır!
Kosova ve Balkanlar, sermayesi samimiyet-ihlâs olan ve üstün fikrin emrinde, davasını en üst mânâlardan alıp cemiyete nakşederek kazıyacak olan madde ve mânâ kahramanlarını hasretle beklemektedir!..










