KAHRAMAN ŞEHİD, GERÇEK BAŞKOMUTAN SİNVAR’IN VASİYETİ

Takdim: İnsan, normal hayatını yaşarken, tehlikesiz hayatı içinde düşman saldırısına tesadüfen hedef olarak şehid olabilir.
Veya, yanlış bir yolda ama halis niyetle mücadele ederken ölüm başına gelir ve Allah onu, o halis niyetinden dolayı şehid kabûl edebilir.
En makbûlü ise, tehlikeli yolda dosdoğru tehlikenin üzerine yürürken şehidliğin nasip olmasıdır. İşte, gerçek kahramanlar bunlardır.
Adımlar şehidi Ünsan Zor bunlardan biridir elbette. Onu, “Adımlar Şehidi” olarak vasıflandıran da bizzat Şehid Kumandan Mirzabeyoğlu’dur… Şehidlik ve Adımlar… Birbirine ne kadar da yakışmakta. Yine Ünsal’ın şehadeti için, Kumandan, “Ünsal’a yakıştı!” demedi mi?..
Şehidliğin kendisine yakıştığına şahit olduğum bir diğer yiğit akıncı da, 99’da Metris’te yanımda vurulan ve son sözleri, “Kumandanım, hakkınızı helâl edin!” olan Sancar Kartal’dı… Yan yana sırtımızı İslâmî hareket koğuşu tarafındaki duvara vermiş gelen mermilerden sakınmaya çalışırken vurularak kucağımıza düşen Sancar…
Allah bizleri şehidlerin yolundan ayırmasın…
Şehidliğin kendisine yakıştığı bir diğer kahramanımız, merhum şehid Yahya Sinvar, sadece İslâm’ın değil, aynı zamanda tüm insanlığın da kahramanıdır.
Zira o, unutulmuş ve unutturulmak istenen tüm insanî değerleri yeniden hatırlatmakta…
Bakın İngiliz politikacı George Galloway ne demekte:
“Orta Çağ’dan beri Batılı bir liderin cephede savaştığını duymadık, ancak Filistin direnişinin liderinin askerî botlarını giyerek cephede öldüğünü gördük.”
Yani o, koftiden başkomutanlardan değil… Gerçek… Ordu savaşırken saraylarda yatıp-kalkan değil yani, tünellerde hem savaşa komuta edip hem savaşan… Başkomutan sıfatını kan pahası, can pahası tescilleyen… Dünya durdukça, hak-batıl mücadelesinin başkomutanlarından olarak anılmaya devam edecek elbette!.. Selâm olsun!
(A. Bâkî Aytemiz)

BAŞKOMUTAN SİNVAR’IN VASİYETİ

Ben Yahya’yım, sürgünü geçici bir vatana, bir hayali ebedi bir savaşa dönüştüren bir mültecinin oğluyum.

Bu satırları yazarken, çocukluğumun sokak aralarındaki serüveninden, uzun zindan yıllarına, bu toprakların bağrına dökülen her damla kana kadar hayatımın her ânını hatırlıyorum.

1962’de Filistin’in, parçalanmış bir hatıra ve politikacıların masalarında unutulmuş harita olduğu bir dönemde Han Yunus mülteci kampında doğdum. Ben hayatı ateş ve kül arasında örülmüş bir adamım ve işgâl altındaki hayatın kalıcı bir hapishaneden başka bir şey olmadığını erken fark ettim.

Küçüklüğümden beri bu topraklarda hayatın sıradan olmadığını, burada doğan her insanın kalbinde kırılmaz bir silâh taşıması gerektiğini, özgürlüğe giden yolun uzun olduğunu biliyordum.

Sana olan vasiyetim, işgâlciye ilk taşı atan, yaralarımız karşısında sessiz kalan bir dünyaya karşı ilk sözümüzün taşlar olduğunu öğrenen o çocuktan başlıyor.

Gazze sokaklarında bir insanın hayatının yıllarıyla değil, vatanına verdiği şeylerle ölçüldüğünü öğrendim. Ve hayatım da böyleydi: hapishaneler ve savaşlar, acı ve umut. İlk kez 1988’de hapse girdim ve müebbet hapse mahkûm edildim, ama korkuyu hiç bilmedim.

O karanlık hücrelerde, her duvarda uzak bir ufka açılan bir pencere ve her parmaklıkta özgürlüğe giden yolu aydınlatan bir ışık gördüm. Hapishanede sabrın sadece bir erdem değil, bir silâh, acı bir silâh olduğunu öğrendim, denizi damla damla içmek gibi.

Size vasiyetim: Hapishanelerden korkmayın, çünkü onlar özgürlüğe giden uzun yolculuğumuzun bir parçasıdır.

Hapishane, bana, özgürlüğün sadece çalınmış bir hak olmadığını, acıdan doğan ve sabırla şekillenen bir kavram olduğunu öğretti. 2011’de “Wafa Al-Ahrar” tutuklu değişim anlaşmasıyla serbest bırakıldığımda, aynı şekilde ortaya çıkmadım. Yaptığımız şeyin sadece geçici bir mücadele değil, kaderimiz olduğuna dair daha büyük bir inançla, daha güçlü bir şekilde ortaya çıktım; kanımızın son damlasına kadar taşıdığımız bir kader.

Benim isteğim, onurunuza ve asla ölmeyen hayalinize tutunarak kararlı kalmanızdır. Düşman, direnişi terk etmemizi, davamızı sonsuz müzakerelere dönüştürmemizi istiyor, ancak ben size şunu söylüyorum: “Hakkınız olan şey için pazarlık yapmayın.”

Silâhlarınızdan çok kararlılığınızdan korkuyorlar. Direniş, sadece taşıdığımız bir silâh değil, aldığımız her nefeste Filistin’e olan sevgimizdir; kuşatma ve saldırganlığa rağmen var olma irademizdir.

Benim isteğim, şehitlerin kanına, bize bu dikenli yolu bırakanlara sadık kalmanızdır. Onlar kanlarıyla özgürlüğe giden yolu döşediler, bu yüzden, bu fedakârlıkları, politikacıların hesaplarında veya diplomasi oyunlarında boşa harcamayın. Biz ilk neslin başlattığını sürdürmek için buradayız ve bedeli ne olursa olsun bu yoldan sapmayacağız. Gazze, kararlılığın başkentiydi ve öyle kalacak; dünya etrafımızı sarsa bile atmayı bırakmayan Filistin’in kalbi…

2017’de, Gazze’de, Hamas’ın liderliğini devraldığımda bu sadece bir iktidar devri değildi, taşlarla başlayıp tüfeklerle devam eden direnişin devamıydı. Her gün, kuşatma altındaki halkımın acısını hissettim ve özgürlüğe doğru attığımız her adımın bir bedeli olduğunu biliyordum, ancak size şunu söylüyorum: “Teslim olmanın bedeli çok daha büyüktür.” Bu yüzden toprağa, köklerin toprağa tutunduğu kadar sıkı tutunun, çünkü hiçbir rüzgâr yaşamayı seçmiş bir halkı kökünden sökemez.

El Aksa Tufanı Muharebesi’nde, ben, bir grubun veya hareketin lideri değildim, kurtuluş hayali kuran her Filistinlinin sesiydim. Direnişin sadece bir seçenek değil, bir görev olduğuna olan inancım beni yönlendiriyordu. Bu mücadelenin, Filistin mücadelesinin kitabında, grupların birleştiği ve herkesin bir çocuk ile bir yaşlı, veya bir taş ile bir ağaç arasında asla ayrım yapmayan bir düşmana karşı aynı siperde durduğu yeni bir başlangıç olmasını istiyordum.

El Aksa Tufanı, bedenlerin savaşı olmadan önce bir ruh savaşıydı, silâhların savaşı olmadan önce irade savaşıydı. Geride bıraktığım şey kişisel bir miras değil, özgürlük hayali kuran her Filistinli için, oğlunu omzunda şehit olarak taşıyan her anne için, hain bir kurşunla öldürülen kızı için acı acı ağlayan her baba için kolektif bir mirastır.

Son isteğim, direnişin boşuna olmadığını, sadece atılan bir kurşun olmadığını, onur ve haysiyetle yaşanan bir hayat olduğunu her zaman hatırlamanızdır. Hapishane ve kuşatma bana savaşın uzun, yolun zor olduğunu öğretti, ancak teslim olmayı reddeden insanların kendi elleriyle mucizeler başardığını da öğrendim.

Dünyanın sana adil davranmasını bekleme, çünkü ben yaşadım ve dünyanın acımız karşısında nasıl sessiz kaldığını gördüm. Adaleti bekleme, adalet ol. Filistin hayalini kalbinde taşı ve her yarayı bir silâh, her gözyaşını bir umut kaynağı yap.

Benim isteğim şudur: Silâhlarınızı, taşları bırakmayın, şehitlerinizi unutmayın ve hakkınızda olan bir hayalden taviz vermeyin.

Biz buradayız, toprağımızda, yüreğimizde ve çocuklarımızın geleceğinde kalmaya geldik.

Ölümüne sevdiğim topraklar, omuzlarımda dağ gibi taşıdığım, eğilmeyen hayallerim Filistin’i sana emanet ediyorum.

Eğer düşersem, benimle düşme, asla düşmeyecek sancağı taşı ve kanım, küllerimizden daha güçlü doğacak bir nesil için köprü olsun.

Unutmayın ki vatan, anlatılan bir hikâye değil, yaşanan bir hakikattir ve bu topraklarda verilen her şehide karşılık bin direnişçi doğmaya devam ediyor.

Eğer sel geri dönerse ve ben aranızda olmazsam, bilin ki hürriyet dalgalarının ilk damlasıydım ve sizin yolculuğunuzu sürdürdüğünüzü görecek kadar yaşadım.

Onların boğazına diken gibi batalım, geri dönüşü olmayan bir sel olalım ve dünya, bizim gerçek sahipleri olduğumuzu, haberlerdeki rakamlardan ibaret olmadığımızı kabûl edene kadar rahat durmayalım.

Yahya Sinvar, 29 Ekim 1962’de doğdu.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin