“RASTİ, RUSTİ”

Burhan Halit KOŞAN

Konuşuyor musun, yoksa rüya mı görüyorsun?

Simsiyah kumaştan yapılan gece, yorganım ol, yanmayayım ve görmesin kimsecikler beni.

Kâhinlerin kral, büyücülerin bürokrat, delilerin devlet adamı olarak salına salına dolandığı meydanlarda, dâhilere darağacı kurulmuş. Tezkere alan yıldızlar nöbet tutmuyor ve şafak sayıyor güneş… Uyuyanların arasında yürüyoruz, dolaşıyoruz, konuşuyoruz, susuyoruz ve yol soruyoruz. Simsiyah kumaştan yapılan gece, hayal maddesinin çocuğu, kan dökmenin ve intikam almanın babası. Ve dünyanın deliliğini, çılgınlığını, kaosu, kaygıyı, kırılganlığını, yılgınlığını serbest bıraktı. Kırıtma ve kıkırdama lolita, kaygı, kırılganlık ve çılgınlık bu çağın ayırt edici özelliğidir. Sokaklarda vuruluyor masumlar, kanunlar vize veriyor tecavüzlere.

Kuşdilini konuşabilir, dinleyebilir, anlayabilir ve aktarabilir misin?

Freud’un evlatlığı Dostoyevski dağıtıyor, cinayet işlemenin elkitaplarını. Bu modern çağın hastalıklarından birisi de katilleri roman kahramanı olarak paklamak. Pis pis sırıtma velet, Dostoyevski’nin hemen hemen tüm karakterleri cinayeti deneyimliyor ve gereklilik olarak anlatmıyor mu? Okuduğundan bihaber olan beyefendi ve siz küçükhanım, Tanrınız olan Dostoyevski, Freud, Bernard Show, antik Yunanın putperest piçlerini ayağımın altına alıyor ve eziyorum. Bu bir kibir değil, Kibriyâ’dır, yoksul bir Türk’ün hakikat çığlığıdır.

Rıhtımda yürüyen ve ağacın gölgesinde dinlenen kim?

Her birimiz kelimenin vasıtasıyla yaratıldık, imâl edildik. Kelimeler rüyaların derisi, masal, mitoloji ve menkıbelerin elbisesidir. Her birimiz, kelimeleri ve cümleleri çok seri bir şekilde okuyacak, yazacak ve aynı zamanda düzeltme yapmayacak olsak bile, sayfaların önünde duruyoruz. Yani, kelimeler sayfada, biz ise onların karşısında; cümleler sayfada, biz ise sayfaların karşısındayız. Sayfalar bir sahne, kelimeler de sayfanın aktörü, aktristi, dublörü, kahramanı veya kalleşi rolünü oynayan oyuncularıdır. Kelimelere çok çok dikkat edelim. Her bir kelimenin polenine erişen azizlerden olmadığımıza göre, cennet bahçelerine veya cehennem kuyularına sürükleyen sözlerimize dikkat edelim. Mânânın diplomatı ve tefsiri olan kelimelerin her biri bir “Burak” iken, mânâya perde olan kelimelerde birer mezarcıdır.

Eyvah! Kuşdilini bilen son sipahi, son Göktürk atlısını da vurdular!

Eyvah! Rıhtımda yürüyen, çınar ağacının gölgesinde dinlenen ve ulvî kelimeleri peşinden sürükleyen Mukaddes İhtiyar göçtü. Eyvah! Şiir şöleninde cömertliği, entelektüel birikimini yansıtan eserleri ve arş ile iltisaklı sembolleri dillendiren ve bölüştüren Mukaddes İhtiyar göçtü. Eyvah! Kuşdilini bilen son sipahi, son Göktürk atlısını vurdular. Ve, bu dünya, dünya olmaktan çıktı. Merhamet ve şefkatin rengârenk buketleri soldu. İnsanlığın parçası olan insanlık dışı uygulamalar benimsenir ve uygulanır oldu. Yeraltından çıkan ucubelerin ve canavarların devri başladı. Dünü değil, yarını anlatıyorum: Kan çekiyor Akdeniz’i ve toprak bedel istiyor. Simsiyah kumaştan kesilen ve hayal maddesinin çocuğu olan gece, rüyaları sel gibi akıtsa, umut ve ümit ağacı yemişlerini sunsa da mevsim, merhamet mevsimi değil, intikam mevsimidir. İklim, “Cemal” esmasını zikredenlerin değil, “Celal” esmasını zikreden divanelerin iklimidir… İfritler işitsin, mazlumlar sevinsin, ferman ve mühür Sarı Saltuk’ta!

Herkes, “ne okuyorsun?” diye soruyor. Ben de ekliyorum: Ne yazıyorsunuz?

Çoğu insanın başını döndüren ve yoldan çıkaran bir çağda nefes alıyoruz. Rabbe şükürler olsun ki, gözlerini kapatmayan ve gözkapağı olmayanlar duaya durdu. Harfsiz ve kelimesiz dua edenler ellerini açtı. Gözü nemli, gönlü buruk ve hıçkırığını tutan kardeşim, biraz daha sabret. Yakında, çok yakında sahil sahnesi açılacak, safsatanın tuvali ve yalanın perdeleri yırtılacak. Dağların dehşet saçan parçalanışını, demir dalgalarının saldırısını, gökyüzünün masmavi bulutlarla kaplandığını ve sömürgeci Siyonist rejimin yıkılışını göreceğiz.

Bahçıvanlar gül fidesi, divane âşıklar çınar fidesi diker!

Manuş yârim, kuşdilini bilmesem de kuş falından anlarım. Rüya tabir eder, mini minnacık da olsa çiçeklerin dilinden anlarım. Manuş yârim, düşüncenin çiçek açması, sesin doğumu; tefekkürün çiçek açması, sessizliğin doğumudur. Bu sebepledir ki, hakiki şiirler ne şairin kendisi, ne kafiye, ne vezin, ne kelime numaralarıdır, şairin ruhudur, ruhu. Hakiki şiirlerde en pervasızı bile titreten, seri katillerin bile kalbini yumuşatan bir şey vardır. Bu şey, edebiyatın basmakalıp formülleri değil, övgü değil, sövgü değil, belki şairin saf kalbi, belki samimiyeti, belki de ilâhî ilhamın af, merhamet ve şefkat damlalarıdır. Manuş yârim, her bir helâl legâl ve cazibeli güzel iken, her bir haram da çirkin ve illegâldir. Cazibeli güzelliği, fiilin simyası olan “samimiyet, hürmetli saygı” ve fiziki kimyanın şiiri ile selamlayalım. Kabalığı, istihzayı, hoyratlığı, küçümsemeyi ve kibri, ince sesli harflerle pataklayalım. Mitoloji ile hakikati, mit ile gerçekliği, bayağı ile yüce olanı karıştıran suçluları asalım: Adalet için.

Cennet putperestleri kucaklamaz!

Manevî mücadele, okuduğumuz ve ân itibarıyla izlediğimiz savaşlardan daha acımasızdır.

Kalbi kendisine benzetmek için organize olan akıl, bin bir cepheden bin bir tüfeğiyle ateş saçar. Barutu süfli şehvet, barutu kibir, barutu zulüm olan cehennem tabancasının tetiğinin şöhret olduğunu söylemeye gerek yok. Evet, cehennem putperestlere kesinlikle saldırmaz.

Evet, cehennem zalimlere saldırmaz. Cehennem, süfli şehvet barutu ile zulüm eden her bir putperesti kucaklar, sarar, sarmalar, titizlikle emzirir, özenli bir şekilde giydirir ve kendi öz çocuğu olduğu için barındırmaktan mutlu olur. Mutluluk, nesneler ve görüntülerin sunduğu sevinçlerle zaferler kazandıran mutluluk, belki de cehennemin en belirgin pankartı sensin.

Evet, manevi mücadele öylesine acımasız, öylesine dehşetli bir savaş ki, namluya sürülen her bir kelime, hangi cephe adına savaşıldığının, hangi zihniyeti taşıdığının, cennetin ipek elbiselerini mi yoksa cehennemin ateş ve zemheri elbiselerini mi giyeceğinin habercisidir.

Kelimeler, kelimeler, kelimeler, her bir insan cennete veya cehenneme ait kelimelerden hangisine ait olanı döllüyor ve maya tutmasına gayret ediyorsa o yere aittir. Çok, çok rica ediyorum, Mukaddes İhtiyar’ın ayak izlerini takip edelim ve cennete ait kelimeleri dölleyelim ve mayasını çalalım dünyaya… Kelimeler, kelimeler, kelimeler, oradan bakıldığında “ölüm odası” makale serisinin mottosu, buradan bakıldığında “Doğum Odası” makale serisinin mottosu olan şiire selâm duralım;

“Böyle daldan dala tedailerle
Ahenk helezonu daralan boynuz
Döllenir kelimeler kelimelerle
Sura üflenmeden önce soyumuz”
(*)

Mesih’in askerleri, deccalın kölelerini yenecek!

Dudu dillim, liyakate dayalı rejimlerle liyakati gözetmeyenler, cennet ve cehennemin yeryüzündeki izdüşümleri olduğu gibi, zihniyet izdüşümleri de cennet ve cehennem gibidir. Liyakat zihniyetini taşıyanlar, cennetin temsilcileri olarak yeryüzünü cennetin peyzajı ile donatmak ve mamur etmenin telâşesiyle hareket ederler. Adalet, intizam, ciddiyet, vakar, nükte, incelik, zarafet, hiyerarşik silsile gibi bereket tohumlarını saçsa da zihniyet kodu, yani itikat, yani aziz fikir her zaman erk makamındadır. Liyakati gözetmeyenler de cehennemin yeryüzünde inşa edilmiş halidir. Ayakların baş, başların ayak olduğu bu rejimlerde kargaşa, kaos, terör, anarşi, karışıklık, talan ve ekonomik istikrarsızlık eksik olmaz. Liyakatsizlik cehenneminde hiyerarşik silsile tersine çevrilir ve zebanî olmak, makam ve mevkii kazanmanın güvencesi olduğu gibi, kabalık, yobazlık, hilekârlık, dolandırıcılık, zulüm, pintilik, şatafat ve debdebe düşkünlüğü pek kıymetlidir. Liyakat ve liyakatsizlik zihniyetinin paradigmaları birbirleri ile çatışma halinde olduğu gibi, paradigma şıklarının da kendi karşıtını boğazlamak, imha, infaz ve yok etmek üzerine hareket ettiklerini söyleyebilirim. İster yerel ister küresel son kapışma, son vuruşmada kesinlikle ve kesinlikle Mesih’in askerleri, cennetin kalıntısı olan liyakat zihniyetinin mirasçıları, cehennemin kalıntısı olan liyakatsizlik ile zihniyetini de kör deccalın kölelerini de mağlup edecek.

Ezelî hikmet geleneğinin değişmez prensibi, kutsal kitabımızın aroması, İlhanlıların töresi, çift başlıklı kartalımız Selçuklu’nun ananesi ve bütün bunların uzayan gölgesi hükmündeki “Mavi Bayrak” istikâmetindekilerin şiarı olan “adalet ve doğruluk” kervanı yürüyor ve savaş devam ettiğine göre, savaşın galibi de kesinlikle ve kesinlikle Büyük Doğu liyakat zihniyetini taşıyanlar olacak. Atalarımız olan Göktürk, İlhanlı, Gazneli, Selçuklu ve Osmanlı genetiğinin ve telif haklarının mirasçısı “Büyük Doğu” olduğu için, biz, biz, biz kazanacağız.

Türkistan’a selâm, yüzüğünde “Rasti, Rusti” yazan Emirim Timur Han’a bin selâm olsun!

*Salih MİRZABEYOĞLU: Ölüm Odası makale serisinin şiir mottosu.

Manuş yar: Ermenice gramerine ait bu deyim “tatlı sevgilim” manasına gelmektedir

“Rasti, Rusti”: “Güç adalette, kuvvet doğruluktadır” anlamına gelmektedir.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin