DOLUNAY (1)
Yavuz USTA
”Tanrım aramızda bir sırrımız olsun”; bu dua, çocukluk yıllarımda inanç üzerine yoğunlaştığım anlarda gayrı ihtiyarî beliriveren dualarımdan zihnimde en canlı duranıdır… Sırrımızın ta 4-6 yaş aralığı bir zamanda başladığını anlamam bayağı zaman aldı diyebilirim. Mistik âlemle tanışıklığım, yaylada evin bahçesinde oyun oynarken, henüz 5 yaşlarında olduğumu zannettiğim yıllarımdan bir gün, tarlaya inen devasa dolunayı görüp yakalamaya çalışmamla başlamıştı…
İbnü’l-Arabî bir şiirinde bu hususa şöyle dikkat çeker:
Onu yürüten güneşe yemin etmiş
Onu takip eden dolunay üzerine de
Onu örttüğünde karanlığa yemin etmiş
Ortaya çıkardığında gündüze de
Allah’ın bir hikmeti var, gizler onu
Gözlerden, izhar ederken kendisini
Güneşin ziyâsı ayda tezahür ettiği gibi Cenâb-ı Hak da isim ve sıfatlarıyla mahlûkatta tecelli eder. Bu açıdan güneş Allah’ın, ay ise halifesi olan insanın sembolüdür. Güneş, ışınlarıyla ayda tezahür ettiği gibi Allah da rahmet, kahır gibi sıfatlarıyla insanda tecelli eder. Böylece ay, güneşe ayna olduğu gibi insan da Allah’a ayna olur.(1) Dolunay ise tecellinin en geniş seviyesini temsil eder. Müşâhede açısından insan güneşi göremez ama dolunay gecesinde aya bakarak onda güneşi temaşa edebilir. Buna mukabil olarak Cenâb-ı Hakk’ın tecellilerini en kâmil olarak Hz. Peygamber’de görmek mümkündür.(2) Bu bakımdan dolunay insan-ı kâmil olarak Hz. Peygamber’i sembolize eder. “Her kim ki Allah rasulüne itaat ederse Allah’a itaat etmiş gibidir”(3) âyeti de bu mânâda anlaşılır.
İbnü’l-Arabî kalp âlemine dair tecrübelerini güneş-ay-yıldız sembolizmiyle dile getirir. Ona göre aydınlanmanın gerçekleşmesi için üç tane mahal gereklidir; nur (güneş), parlak cisim (ay) ve parlak cisimden yansıyan ışığın aydınlattığı karanlık mahal (yıldızlar). Bu süreç insanda nur-i hayat, nur-i akıl ve nur-i yakîn üçlüsü arasında gerçekleşmektedir. İnsandaki nur-i hayat (ruh), güneş gibi ışığın kaynağıdır. Ondan çıkan nur, parlak cisim konumundaki aklı aydınlatır. Akıldan yansıyan nur ise parmak uçlarına kadar bütün bedene yayılır. Aydınlanan bir mahal de gözdür. Böylece görme gerçekleşir. Akıldan yansıyan ışığın aydınlattığı ikinci bir göz daha vardır ki o da kalpte bulunan ayn-ı basirettir. Birinci gözle ilme’l-yakîn, ikinci gözle ise ayne’l-yakîn elde edilir.(4) İbnü’l-Arabî işte bu noktada ayn-i basiretin aydınlanması neticesinde müşahede edilen mânâ âlemini ifade etmek üzere “ihsan” kavramını kullanır. İbnü’l-Arabî bu aydınlanma sürecini bir de perde/hicap açısından ele alır. Ona göre nur-i hayatın, aydınlanmayı etkileyen Kur’ân-ı Kerîm’de zikri geçen üç tane illeti vardır; “rân”(5), “hicâb”(6) ve “akıl”(7). Rân, günah işlemekten; hicâb, kalp aynasına dünya suretlerinin düşmesinden; akıl ise ilimden istifade etmeyip kendi yorumuna yönelmekten oluşur. Ruh güneşe, akıl aya benzetildiğinden “rân” doğrudan ruha engel olması hasebiyle güneş tutulmasına, “hicâb” akıldan yansıyan ışığa engel olduğundan ay tutulmasına benzetilir.(8)
Velayet açışından güneş Allah’ı, ay Hz. Peygamber’i, yıldızlar ise diğer peygamberleri temsil eder. Güneş ay-yıldız sembolizminin gaye formunu ifade eden kalp âleminde (ihsan) ise güneş ilmi (marifetullah), ay vera-ı, yıldızlar ise kalbe gelen ilhamları temsil eder.” Velayet; Allah’ın bir kulu özel dost edinmesi anlamında tasavvuf terimi. Âlemde tasarruf sahibi gizli ve âşikâr velîler topluluğu. İlâhî hakikatlerin mazharı olup âlemde tasarrufta bulunan gizli ve aşikâr Allah erleri anlamında bir tasavvuf terimi. Velîler zümresinin başkanı ve insân-ı kâmil anlamında bir tasavvuf terimi.”
(1-3) İbnü’l-Arabî, Fütûhâtu’l-Mekkiyye, C. III, s. 347-360.
(2) en-Nisa/80.
(4) İbn Arabî – Konuk, Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi, 401-404.
(5) Mutaffifîn/14.
(6) İsra/45.
(7) Furkan/44.
(8) İbn Arabî – Konuk, Tedbîrât-ı İlâhiyye Tercüme ve Şerhi, 407-409.










