DAYANIŞMA NEREDE BİTER, FUHUŞ NEREDE BAŞLAR?

“Nakşî sırrıdır kavgam!”; “Omuz omuza dayanmak kalelerine emperyalizmin!”… (Salih Mirzabeyoğlu)

Alâaddin Bâkî AYTEMİZ

Kurtuluş Savaşımızı rotasından saptırmak amacıyla, İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiği baş tercümanı Ryan’ın ağzından “Amacımız bölmek ve hükmetmek olmalıdır. Biz, gerçek ideali dinmiş gibi davranacak çıkarcı bir grubu yönetici olarak sunmaya çalışacağız” düsturunu ortaya atan emperyalizma, bu düsturuna hayat veren temel ilkeyi herkese ve her kesime karşı her zaman uyguladı ve uygulamaya da devam etmekte:

“Mış” gibi yapan sahteleri almak, desteklemek, iktidara getirmek, devrim sürecini böylece bölmek, devrimciler içinden devşirilenleri sisteme entegre etmek… Bundan kaçınmanın yolu malûm: Yarım oluşlardan kaçmak… Mış gibi yapılmasına müsaade etmemek…

Papa’nın bu süreçte alacağı rol de az çok ortada. Yalnız bu kargaşada bir haber gümbürtüye gitmesin… Eski bir futbolcuya, sosyal medya paylaşımlarından dolayı IŞİD üyeliği münasip görülmüş. Paylaşımlarında 11 Eylül övülmekte, hatta sanat eseri diye bahsedilmekteymiş…

İstikâmet diyoruz ya, İmânsız İslâmcılık rejiminin istikâmetini göstermesi açısından kaydedilmesi gereken bir suçlama… Emperyalizmaya Urban olacak ve bununla övüneceksen, emperyalizmanın kılına dokunulmasına da karşı geleceksin elbette.

Emperyalizma samimiyet düşmanıdır. Bir davaya samimiyetle bağlı olan kim varsa kendisine düşman olarak görür. Emperyalizmanın hedefi şu yada bu ideoloji değil, hangi ideolojiden olursa olsun davasına gerçekten samimiyetle bağlı olan insanlardır. Emperyalizma, her şeyi satabilecek insan tipolojisini yüceltir. Aşağıdaki yazı, emperyalizmanın “mış gibi” yaptırdığı işbirlikçileri her kesimden devşirdiğini örnekleştirmesi bakımından dikkate değer. Aktüel bir mesele olarak, emperyalizmanın, işbirlikçilerini kullanma ve yönlendirmede Papalığın rolünü gösterdiği gibi Kumandan Mirzabeyoğlu’nun “mürted” olarak damgaladığı “gerçekçi”lerin gerçekçiliklerine de de benzer şekilde dikkat çekildiğini görüyoruz.

DAYANIŞMANIN FAZLASI

Orhan Gökdemir

Düzenle düz olandan kahraman çıkmaz; dediğimizin özeti budur. Zaman akıp gider, tortuları silinir, her şey, herkes aslına döner. Geride çok basit bir gerçek kalır; sınıfa yaslanmayan dayanışma imkansızdır.

Solidarnosc, dayanışma, sosyalist ülkelerde, komünist partinin karşısında konumlanmış ilk sendikaydı. Sosyalist düzende radikal reformlar yapılmasını talep ediyordu. Sosyalizm çözülüyordu, ortam hazırdı, az zamanda büyüdü, Polonya’daki sosyalist düzeni tehdit edecek güce erişti.

İşçi kökenli pos bıyıklı Lech Walesa o sendikanın lideriydi. Bıyıklar eklenince tablo tamamlanmıştı. Gdansk tersanelerinden dünyaya yansıtılan şey ortalıkta tam bir işçi hareketi olduğunu gösteriyordu. Adı bile yeterdi gerçi; kafası karışık Marksistler, pusulası şaşmış solcular, hazır mezarın bayat ölüsü liberaller, hep birlikte dayanışma içinde onu ve sendikasını yüceltmeye giriştiler. Walesa pek temiz bir kahramandı, sendikası halisane amaçlar güdüyordu. El ele sosyalizmin aksayan yönlerini düzeltecekler, “demokratik bir sosyalizm” getireceklerdi.

Çok sürmedi, Dayanışma’nın pos bıyıklı başkanı, 1990’da, Polonya Cumhurbaşkanı seçildi. O koltuğuna oturduğunda sosyalizmden geride eser kalmamıştı.

Sosyalizm yıkılınca anlaşıldı, Solidarnosc, sosyalist sistemin zayıf halkası olarak değerlendirilen Polonya’da CIA tarafından yönetilen karşı devrimci operasyonun en kritik unsuruydu. Bir Truva atı olarak organize edilmişti. CIA, 1983 ile 1991 yılları arasında kendisini bağımsız bir sendika gibi gösteren Dayanışma’ya 20 milyon dolardan fazla para göndermişti. CIA’nın paravan kuruluşu AFL-CIO, Ulusal Demokrasi Vakfı-NED devredeydi, Dayanışma’ya Amerikan doları yağdırıyorlardı. MOSSAD, dayanışma aşığı hayırseverler ve Katolik Kilisesi de koşup gelmişti. Dayanışma dolaylı veya doğrudan CIA fonlarıyla ayakta kaldı. Amerikan parası sendika liderliğinin önemli mevkilerde kalmasını, sendikayı kontrol etmesini, yandaşlarını desteklemesini, rakiplerini bertaraf etmesini sağladı.

Bu CIA desteğine Vatikan ve başındaki Polonyalı Papa aracılığıyla yapılan “yardımlar” dahil değildi. Lech Wałęsa’nın açıkladığına göre, Papa II. Jean Paul Dayanışma’nın oluşumunda da önemli roller üstlenmişti. Yani Polonya’da sosyalizm emperyalist bir dayanışmayla yıkılmıştı. Vatikan’a ilk kez Polonyalı bir papanın, II. Jean Paul’ün atanması, onu hedef alan suikastın Türk kontrgerillasının psikopat üyesi Mehmet Ali Ağca’ya yaptırılması, Ağca’nın Bulgaristan ile bağlantılandırılması, Sovyetler Birliği’nin suikastı planlamakla suçlanması, hepsi bu amacı gerçekleştirmeye yönelik organize hareketlerdi.

Posbıyık Walesa’ya gelince; 1983 yılında Nobel Barış Ödülü verilen bu istihbarat aparatı solcular nezdinde bile bir işçi lideri olarak kabul görüyordu. Onun da sendikasının da Polonya işçi sınıfıyla bir bağ yoktu ama Vatikan’la, CIA’yla, P2 Mason Locasıyla, Gladıo’yla, hatta bizim Mehmet Ali Ağca ile bile bir ilgisi vardı. Ele ele vermişler sosyalizmi çökertmeye, yeryüzünden silmeye çalışıyorlardı. Dayanışmanın esasıdır.
Unutuldu gitti sanılıyor ama Rus muadili Gorbaçov’la birlikte hayır duası eksik edilmeyen tarihsel karakterlerimizdendir!

Peki, sosyalizm yıkıldı da Polonya’nın başı göğe mi erdi? Polonya şimdi Amerikan emperyalizminin bir sınır karakoludur, NATO’nun askeri üssüdür. Rastlantı değildi bunlar, sendikanın sosyalizmin yıkılışının ardından ilk işi Gdansk kentindeki tersanelere Polonya’nın faşist diktatörü Josef Pilsudski’nin adını vermek olmuştu. 11 Eylül saldırılarının ardından CIA’nın ilk gizli işkencehanesi Polonya’da kuruldu. Bu hapishanelerde aç bırakma, çıplak ve zincirli şekilde zeminde yatırma, suni boğma, uykusuz bırakma, buz banyosu, makattan sıvı verme, cinsel saldırı gibi yöntemler standart uygulamalardı. Polonya AİHM’de açılan davalarda bu suç ortaklığı nedeniyle mahkûm da oldu. Yetkilileri “Orada mahkumlara işkence yapıldığını bilmiyorduk” demekle yetindi. Bu suçlamalar karşısında Polonya iktidarıyla ve muhalefetiyle yek vücut oldu. Hiçbir sivil toplum örgütü, hiçbir dernek, sendika, öğrenci hareketi, halk inisiyatifi “Müslüman teröristlere” yapılan işkenceleri protesto etmek için harekete geçmedi. Çok şükür komünist tek parti diktatoryası yıkılmıştı!

Bu hizmeti karşılığında Polonya’ya ABD tarafından 15 milyon dolar ödeme yapılmıştı. Eski Cumhurbaşkanı Kwaśniewski söz konusu paranın hapishaneler karşılığı değil, özel operasyonlar için CIA’nın 90’lı yılların başından beri Polonya istihbaratına aktardığı düzenli ödemelerden biri olduğunu söyledi. Polonya artık özgür ve ucuz bir ülkedir!

Dayanışmanın izinden gidiyoruz. Edmund Cartwright bir papaz ve bir şairdi. İngiliz sanayi devrimi yıllarında yaşamıştı, dokumacıların düşürüldüğü duruma çok üzülüyordu. Dayanışmaya karar verdi. Oturdu kafa yordu, çalıştı, dokumacıların işini hafifletecek bir dokuma tezgâhı icat etti. Fakat tezgâh üretime girince bütün dokumacıları alelade işçilere dönüştürdü. Dokumacılar işsiz ve aç kaldı. Onların acılarını anlatmak için pek çok yeni şairin devreye girmesi ve dayanışmacı ilk şairin yol açtığı acıları dillendirmesi gerekti. Akılsız dayanışma acıklı sonuçlar doğurur.

1980’li yıllardı. Bazı cevval yurttaşlar yerel dayanışma dernekleri kurup cuntadan destek alıyordu. Cunta, bunlardan uygun gördüklerine kapısına kilit vurdukları parti ve sendikaların binaların tahsis ediyordu. Bizim delibozuk Nihat Genç bu derneklerden birinin başkanı ile karşılaştı, “Üyelerinizden ne kadar aidat alıyorsunuz ki bu kadar görkemli binalarda oturuyorsunuz” diye sordu. Başkan, “Dayanışma derneği olarak müracaat ettik, hemen verdiler” diye cevapladı. “Dayanışmanın bu kadarı fuhşa girer” sözü bu diyalogun verimidir.

Dayanışma, insanın temel bir duygusal tepkisi. Düşene, ezilene, mazluma destek olmak, korumak istiyoruz. Tabii gönüllü bir eylemdir, eşitler arasında bir ilişkidir. Sadakayla, yardımla karıştırmamak gerekir. Sahip olunan bir şeyin değil, elde olmayan şeylerin karşılıklı paylaşılmasıdır. Birlikte, birbirine yaslanarak ayakta durma çabasıdır. Geleneksel biçimine “imece” diyoruz; ortaklığa dayanır, eylemi birlikte yapılır. Tek yanlı dayanışmanın imkânı yoktur.

Demek ki CIA’nın Dayanışma ile dayanışması dayanışma değildir. Bu durumda dayanışma ile fuhşu ayırmamız gerekir. Walesa ile dayanışamayız, rolünü bilmek ödevimizdir. Ezilenin acısını hafifletmekle yetinemeyiz, kurtuluşun yolunu göstermek görevimizdir.

(…)

Şair Edmund Cartwright gibi hallerine bakıp kederleniyoruz. Dayanışma ile kurdukları ve bir parçası olmaktan rahatsız olmadıkları düzen kendi evlatlarını yiyor şimdi, görüyoruz. Zalimlerin bütün eylemleri acımasız, kuralsız ve hukuksuzdur, teslim ediyoruz. Ancak kurtuldukları anda bu düzene dayanak olacaklarla dayanışmaya da her durumda bir sınır koymamız gerekir. Utanmamak için dayanışma ile fuhşu ayırmak şarttır.

Düzenle düz olandan kahraman çıkmaz; dediğimizin özeti budur. Zaman akıp gider, tortuları silinir, her şey, herkes aslına döner. Geride çok basit bir gerçek kalır; sınıfa yaslanmayan dayanışma imkansızdır.

Besledikleri canavar büyüdü, herkesi, sahiplerini de yiyerek ilerliyor. Biz ise “kalu beladan beri” o canavarla boğuşmaya devam ediyoruz. Tecrübemiz var, bilincindeyiz. Suçlarını unutturmalarına izin vermeyeceğiz. Canavarlarını yok ederek kurtaracağız onları da. Dayanışmanın şahıdır!

*

Kurtuluş Savaşı’ndan Polonya’ya oradan yeniden Türkiye’ye… Emperyalizma, gayesi dinmiş, şuymuş, buymuş gibi işbirlikçileri eliyle gemisini yürütmeye devam ediyor…

İbda’nın, “Nakşî sırrıdır kavgam!” mottosuna gelirsek… İbda tarihi, Büyük Doğu ve İBDA’nın üzerindeki mührün sahibi, Mevlâna Halid Hazretleri’nden gelen çizginin temsilcisi, Altun Silsile’nin 33. halkası, büyük Nakşî şeyhi, Müfti-i Sakaleyn, Manzur-u Nazar-ı Pîrân-ı Kirâm, Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Üçışık Hazretleri’nin, 1919’da Anadolu’da başlayan kurtuluş mücadelesine verdiği destekle başlar.

Efendi Hazretleri’nden Üstad’a, ondan Kumandan’a ve ondan da bize… Emperyalizmaya karşı mücadelemiz, “en küçük çaplarda bile doğru politika” şiarıyla devam etmekte… Karşıdaki yanlış olsa bile, biz doğruları yaparak onların kendilerini düzeltmelerine imkân sağlamaya devam edelim. Evet, emperyalizmaya karşı mücadele, herşeyden önce bir aydınlar, bir samimiler imecesini gerektirmekte… Tıpkı 1919’da olduğu gibi. Kitlelerin seferber edilebilmesi ancak böyle bir imece ile mümkün. Yoksa herkes kendi sesinin yankısıyla avunmaya devam ederken, emperyalizma köprülerin altından daha çok sular akıtır.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin