OKUR YAZAR AYAK TAKIMI VE OSMANLI’NIN TÜRKLÜĞÜ
Alâaddin Bâkî AYTEMİZ – Selim GÜRSELGİL
İnsanların ekseriyeti, bir kutuplaşma döneminde, hakikatten değil de içinde bulundukları kesimden yana taraf alıyormuş. Bu durum, insanoğlunun psikolojik bir gerçeğiymiş: Düşünerek değil, içgüdüyle hareket etmek…
İşte, belhüm adalden melekûte doğru yükselişte insanoğlunun aşması gereken hayvanî bariyerlerden birisi de bu olsa gerek. Düşünerek hakikatin yanında olmak değil de, düşünmeden, kendisine empoze edilen ve “doğru budur” denilen peşin kabûllere sıkı sıkıya sarılmak sûretiyle, içinde bulunduğu kesimi tutmaya devam etmek gayretiyle hakikate kıymak.
Bu durum, insanın düşünen varlık olma, hür bir tercihle karar verme hakikatine ters, hayvanî içgüdü, refleks ile hareket de edebilecek olmasına bir misâl…
Böyle hareket etme temayülü sadece cahil denilen, okuma yazma bilmeyen insanlara mahsus değil. Okuma yazma bilen insanların ekseriyetinde de bu özellik cari bir keyfiyet. İnsanın profesör veya bilim adamı olması bile tek başına bu bariyeri aşmasına yeterli değil.
Ne demiş eskiler?
İlim insanın cehlini alır, ahmaklığını değil…
Ahmaklık, yani düşünmeden hareket etmek… İnsan profesör olsa bile, düşünerek hareket etmesi gerektiğini bilse bile, düşünmeden hareket edebilir. İşte, bu türden okumuş yazmış ama hâlâ düşünmeden hareket edenlere yakıştırılan bir tabir: Okur yazar ayak takımı…
Okur yazar ayak takımını her yerde ve her kesim içinde bolca görebiliriz: Kemalist, solcu, müslüman vs… Bunlar, bulundukları kesim içinde, ezberledikleri genel geçer doğruları tekrarlayarak hayat sürerler, varlıklarını buna borçludurlar. Yeni durumlar karşısında yeni fikirler ve yeni tavırlara karşı yobazca kapalıdırlar. Onlar, varoluşlarını, ezberlerini tekrarlamaya borçludur. Hakikatin değil, konforun peşindedirler. Dolayısıyla toplumun eskimiş, köhnemiş, pörsümüş ve artık ölüme yaklaşmış yaşlı kesimini temsil ederler. Kalabalık olmaları, çok görünmeleri önemli değildir, kendilerini yenileyememeleri, gençliği kaybettiklerinin ispatıdır. İdeâlin değil, ideâl diye ezberledikleri kalıpların peşinde koşarlar. Malûm, gençlik ideâl peşinde koşma demektir. Yaşlı insan da dinamik görülebilir ama peşinde koştuğu fikrin neye tekâbül ettiğine bakmak gerekir. Fikir pörsümüşse, o pörsümüş fikrin peşinde okur yazar ayak takımının yobazca dinamizm göstermesi, okur yazar ayak takımının toplumu daha da yobazlaştırmasına yol açar. Dinamizm, hakikat idealinin hakkıdır.
Fikir iki türlü pörsür…
Ya zaten pörsüktür ve bu zamanla, hadiselerin dinamizmi karşısında gayet net ortaya çıkar veya fertler, fikri yükleneceğim derken kendi şahıslarında pörsütürler.
Hakikatin peşinde nefsini hesaba çekmeyen, kendini yenileyemeyen okur yazar ayak takımı hususunda bir çırpıda yazıverdiğim bu satırlar, Selim Gürselgil’in aşağıdaki yazısını okurken aklıma geliverdi. Gürselgil’in, Kemalist okur yazar ayak takımının Osmanlı konusundaki bakış açısı üzerindeki eleştirisi, okur yazar ayak takımının demagojiye sarıldığı ve olguları reddettiğini de gösteriyor. Demagoji; lâfın geliş gidişinden sahte mânâlar türetme… İslâm-Türk fatihleri, fethettikleri ülkelerin krallarının ünvanlarını kullandı diye, Türk düşmanı olduklarını ileri sürme gibi… Burada demagoji, yani lafın gelişinden türetilen sahte mânâ bu: O unvanı kullandı diye öyle oldu… Ve açık olguları reddediş… Yok sayma, görmezden gelme… Misal: Galileo Galilei teleskobu astronomide kullanmaya başlamış, gördüklerini söyleyince de, “bu söylediklerin bizim inandıklarımıza uymuyor” diyen engizisyon adamı cezalandırmış. Galileo Galilei, hepsi de zamanının en ileri düzeyde bilim adamı olarak bilinen arkadaşlarına, “ya gelin, teleskoptan bakın, gerçekleri kendi gözünüzle görün!” dese de kabûl ettirememiş. “Niye bakmayı reddediyorsunuz?” Diye sorunca da, “göreceklerimizi kabûl etmemiz gerektiğinden korkuyoruz” demişler… Hakikatin dürbününden bakmaktansa, apaçık olguları reddetme pahasına hayatlarının konforunu bozmak istememişler…
Gürselgil’in ilgili yazısı:
OSMANLI’NIN TÜRKLÜĞÜ (*)
Selim Gürselgil
Kemâlistlerin tarih anlayışı, merd-i Kıpti darbımeselini hatırlatıyor. Osmanlı’nın Türk düşmanı olduğunu ispatlamaya çalışırken, kendilerinin Türklükten hiçbir şey anlamadıkları görünüyor.
Göktürkler’den bu yana tüm Türk devletlerinde var olan gelenek şudur: Bir hanedan hangi kavmi zapteder ve hangi ülkeyi ele geçirirse, o kavmin ve ülkenin hükümdarı ünvanını kazanır.
Osmanlı padişahlarının “Kayzer-i Rum” ünvanı, “bundan böyle Romalıların Sezarı da biziz” anlamındadır. Ve bu, ünvanlarından bir ünvandır. Ne kadar ülke fethederse o kadar ülkenin yeni kralı sayılır.
Selçuklular da Pers İmparatorlarına verilen ünvanları alırdı. Zira Pers imparatorlarının mürasçısı idiler. Tıpkı Göktürk kağanlarının, zaptettiği kavimlerin ve elde ettiği bölgelerin yeni hanları olması gibi.
Bu sadece bir Türk geleneği de değil, eski medeniyetlerde sıklıkla görülen bir durumdur. Hatta en eski çağda, bir kavme boyun eğdiren kral, o kavmin tanrısını (yahut atasını) kendi panteonuna taşır, artık o tanrıyı da benimsemiş olurdu. Bir panteonda ne kadar çok tanrı varsa, o devletin zaferlerinin o kadar çok olduğu anlaşılırdı.
Kemâlistletin tarih bilinci ne yazık ki faciadır. Zaten toplam tarih görüşleri Osmanlıların Türk düşmanı olduklarını yahut hiç olmazsa Türk olmadıklarını ispatlayabilmek olduğu için (Osmanlı Türk çıkarsa Kemalizm bitecek korkusu!), fazla bir şey beklememek lâzım.
*
Gürselgil’den, demagojiye bir misâl de sayın (!) yetkilinin “negatif büyüme” sözü üzerine, şöyle:
Einstein’ın (e=mc2) formülünü düşünün. Daha önce açıklanamayan ne kadar çok olay açıklanmıştır bu formülle.
Bana sorarsanız sayın yetkilimizin “negatif büyüme” formülü de aynı şekilde açıklanmakta zorlanılan pek çok konuyu açıklamaya yarayacaktır.
- Çeşitli ürünlere zam mı geldi? “Negatif indirim.”
- Gak diyen 1000 kişi daha içeri mi tıkıldı: “Negatif salıverilme”.
- Tuttuğunuz takım hezimete mi uğradı? “Negatif galibiyet.”
- ÖSS’de yüzbin öğrenci sıfır mı çekti? “Negatif başarı”… Hatta okullar da müşteri çekmek için kullanabilir bunu:
“Gurur tablomuz: Toplam 500 öğrencimizden 400’ü negatif başarı göstererek okulumuzun medar-ı iftiharı olmuştur.”
Hele ticarette destanlar yazdırır bu formül:
- Abi elimde bir mal var, bildiğin gibi değil. Bugün aldın, yarın yüzde 100 negatif kâr oranıyla satabiliyorsun.
- Enflasyonla mücadele kararlılıkla devam ediyor: Bu ay yüzde 2.5 negatif ilerleme sağladık.
Gibi. Son söz: Enstein’lar ölmez, kılık değiştirir.
(*) Gürselgil’in yazısının başlığı bana ait.










