AMERİKAN ULUSAL GÜVENLİK STRATEJİ RAPORUNDAKİ PARADİGMA DEĞİŞİMİ ÜZERİNE
Adnan DEMİR
Geçtiğimiz hafta 2025 yılı Amerikan Güvenlik Strateji Raporu yayınlandı. Raporu incelediğimizde ilk göze çarpan şeyin paradigma değişimi olduğunu söyleyebiliriz.
Böylesine önemli bir değişimi işaret eden ve bu değişimin izlerini mevcut yürüyen politikalara da bakarak gözlemlediğimiz bir süreçte bu rapor ne anlama geliyor?
Yorum ve değerlendirmelere geçmeden önce genel anlamıyla raporda neler var size kısa bir özet ve hatırlatma notlarını sunmakla başlayayım;
İÇİNDEKİLER
I. Giriş – Amerikan Stratejisi Nedir?
1. Amerikan “Stratejisi” Nasıl Yoldan Saptı?
2. Başkan Trump’ın Gerekli ve Memnuniyetle Karşılanan Düzeltmesi
II. Amerika Birleşik Devletleri Ne İstemelidir?
1. Genel Olarak Ne İstiyoruz?
2. Dünyadan ne istiyor ve dünyada ne arzuluyoruz?
III. İstediğimizi Elde Etmek İçin Amerika’nın Kullanabileceği Araçlar Nelerdir?
IV. Strateji
1. İlkeler
2. Öncelikler
3. Bölgeler
A. Batı Yarımküre
B. Asya
D. Orta Doğu
C. Avrupa
E. Afrika
Bu başlıklar altında yayınlanan rapora dilerseniz başlıklar halinde ve her başlıkta ne anlatılmış kısaca özetleyerek ilerleyelim;
I. Giriş – Amerikan Stratejisi Nedir?
1. Amerikan “Stratejisi” Nasıl Yoldan Saptı?
“Amerika’nın önümüzdeki on yıllarda dünyanın en güçlü, en zengin, en etkili ve en başarılı ülkesi olmaya devam etmesini sağlamak için, ülkemizin, dünya ile etkileşimine yönelik tutarlı ve odaklanmış bir stratejiye ihtiyacı vardır.”
Rapor bu cümle ile başlıyor. Aslına bakarsanız bu cümle bile tek başına raporun içeriğini tahmin etmek için çok şey anlatıyor. Amerika’nın “EN”ler ülkesi olduğu vurgusu ve “EN” olmaya devam edebilmek için bir yol haritası sunma iddiasında… Katılırsınız veya katılmazsınız ama bu “EN” vurgusu ve iddiası boşuna değil ama artık “EN” olma özelliğini yitirmeye başladığının itiraf cümlesi ile başlıyor rapor:
“Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Amerikan stratejileri yetersiz kalmıştır.”
Ve devam cümlesi daha çarpıcı:
“Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra, Amerikan dış politika elitleri, Amerika’nın tüm dünyaya kalıcı olarak hâkim olmasının ülkemizin çıkarlarına en uygun olduğu konusunda kendilerini ikna etmişlerdir. Oysa diğer ülkelerin işleri, ancak faaliyetleri çıkarlarımızı doğrudan tehdit ediyorsa bizi ilgilendirir. Elitlerimiz, Amerikan halkının ulusal çıkarlarla hiçbir bağlantısı olmadığını düşündüğü küresel yükleri sonsuza kadar üstlenmeye Amerika’nın istekli olduğunu büyük ölçüde yanlış hesapladılar.”
Ve eleştirinin dozu artıyor ve şu ifade gerçekten önemli:
“Özetle, elitlerimiz temelde istenmeyen ve imkânsız bir hedefi takip etmekle kalmadılar, bunu yaparken bu hedefe ulaşmak için gerekli olan araçları, yani gücümüzün, zenginliğimizin ve ahlâkımızın temelini oluşturan ulusumuzun karakterini de baltaladılar.”
2. Başkan Trump’ın Gerekli ve Hoş Karşılanan Düzeltmesi
“Başkan Trump’ın ilk yönetimi, doğru liderliğin doğru seçimleri yapmasıyla, yukarıdakilerin hepsinin önlenebileceğini ve önlenmesi gerektiğini ve çok daha fazlasının başarılabileceğini kanıtladı. O ve ekibi, Amerika’nın büyük güçlerini başarıyla seferber ederek rotayı düzeltti ve ülkemiz için yeni bir altın çağın başlangıcını yaptı. Amerika Birleşik Devletleri’ni bu yolda devam ettirmek, Başkan Trump’ın ikinci yönetiminin ve bu belgenin genel amacıdır.”
II. Amerika Birleşik Devletleri Ne İstemelidir?
1. Genel Olarak Ne İstiyoruz?
Bu bölümde bir çok şey sıralanmış ama ben size önemli gördüğüm yerlerden pasajlar sunmaya çalışacağım;
“Amerika Birleşik Devletleri Ne İstiyor?
Tam egemen ve bağımsız bir cumhuriyet olarak varlığını sürdürmek
Casusluk, yırtıcı ticaret, uyuşturucu-insan kaçakçılığı, kültürel yıkım gibi her türlü yabancı tehditten korunmak
Sınırları ve göç sistemini %100 kontrol etmek → kitlesel göç çağını bitirmek
Doğal afetlere ve yabancı saldırılara karşı dayanıklı altyapı (Golden Dome dahil)
Dünyanın en güçlü, en ölümcül ve teknolojik olarak en ileri ordusu + gururlu askerler
En sağlam nükleer caydırıcılık + yeni nesil füze savunma sistemleri
Dünyanın en güçlü, yenilikçi ve dinamik ekonomisi + sağlam endüstriyel taban
Enerji hâkimiyeti (petrol, gaz, nükleer) ve ihracat liderliği
Bilimsel-teknolojik liderlik + fikrî mülkiyetin korunması
Özür dilemeyen, pişmanlık duymayan, kendi değerlerine güvenen “yumuşak güç”
Amerikan ruhanî ve kültürel sağlığının yeniden canlanması (geleneksel aile, ulusal gurur, altın çağ beklentisi)”
Bu kısımda benim dikkatimi çeken iki husustan bahsedeyim…
Birinci husus, “özür dilemeyen ve pişmanlık duymayan” vurgusu… Bu ifadenin strateji belgesine konması bile Amerika’nın özür dilemesi ve pişman edilmesi gereken bir çok suçu olduğunun itirafı hükmündedir.
Diğer husus ise, yeni nesil füze savunma sistemleri vurgusu… Bu ifade, savaş doktrinini bilen uzmanların hemen farkedeceği gibi, şu ân Rusya’nın elinde bulunduğu bilinen ve “önlenemez füze” diye adlandırılan füze sistemlerinin, Amerikan güvenlik stratejisi açısından nasıl bir risk oluşturduğunun itirafıdır.
2. Dünyadan ne istiyor ve dünyada ne arzuluyoruz?
Batı Yarımküre’nin istikrarlı, iyi yönetilen ve göç üretmeyen bir yer olması
→ Monroe Doktrini (+“Trump İlkesi”) ile Çin-Rusya tamamen dışarı atılacak
Hint-Pasifik’in özgür ve açık kalması
→ Deniz yolları, seyrüsefer özgürlüğü, güvenli tedarik zincirleri (Çin’e karşı sorumlu rekabet)
Avrupa’nın özgürlüğünü ve güvenliğini desteklemek ama aynı zamanda medeniyet özgüvenini ve Batı kimliğini geri kazanmasını istemek
→ Demokrasi ihracı yok, sadece “kendi işinizi kendiniz görün” mesajı
Orta Doğu’da hiçbir düşman gücün enerji kaynaklarını ve darboğazları ele geçirmemesi
→ “Sonsuz savaşlar” dönemi bitti, asker çekiliyor, yerel aktörlerle istikrar
ABD teknolojisi ve standartlarının (AI, biyotek, kuantum) dünyada lider olması
Kendi sınırlarını, ekonomisini, teknolojisini ve kültürünü çelik gibi korumak;
Batı Yarımküre’sini arka bahçe yapmak;
Çin’le ekonomik olarak savaşırken askerî çatışmadan kaçınmak;
Avrupa ve Orta Doğu’yu kendi hâllerine bırakmak;
Ve bütün bunları yaparken demokrasi ihracından, iklim ideolojisinden, DEI’den tamamen vazgeçmek. Bu özetle:
“Önce kendi evimizi derleyip toplayalım, dünya kendi başının çaresine baksın.”
Bu bölümde anlatılanlara bakınca, Amerika’nın “DÜNYANIN HEGOMON GÜCÜ” hayalini terk ettiğini ve kendi sorunları ile baş edebilmek için içe dönüp kendi bahçesi ile uğraşma stratejisini belirlediğini söyleyebiliriz.
Raporun devamında Amerika’nın bir çok konuda lider ve öncü olmaya devam ettiği – devam edeceğine dair şeyler sıralandıktan sonra özellikle şu cümle, bir zırvalama olarak dikkat çekici:
“Başkan Trump’ın dış politikası “pragmatik” olmadan pragmatik, “realist” olmadan gerçekçi,
‘idealist’ olmadan ilkeli, “şahin” olmadan güçlü ve “güvercin” olmadan ölçülüdür. Geleneksel siyasi ideolojiye dayalı değildir. Her şeyden önce Amerika için neyin işe yaradığına, yani iki kelimeyle “Önce Amerika” ilkesine göre hareket eder.”
Ve, Trump’ın şu kadar anlaşmazlığı sona erdirdiği ve barış güvercini anlatıları ile devam ediyor.
Raporun devamında kayda değer bir cümle ise şu:
• Ulusların Üstünlüğü – Dünyanın temel siyasî birimi ulus devlettir ve öyle kalacaktır.
Şimdi aktaracağım bölüm, hem çok açık hemde gerçekten yoruma muhtaç olan kısım:
• “Güç Dengesi – Amerika Birleşik Devletleri, hiçbir ülkenin çıkarlarımızı tehdit edecek kadar baskın hâle gelmesine izin veremez. Baskın düşmanların ortaya çıkmasını önlemek için küresel ve bölgesel güç dengesini korumak üzere müttefiklerimiz ve ortaklarımızla birlikte çalışacağız. Amerika Birleşik Devletleri, kendisi için küresel hakimiyet gibi talihsiz bir kavramı reddettiği için, başkalarının küresel ve bazı durumlarda bölgesel hakimiyetini de önlemeliyiz. Bu, dünyanın tüm büyük ve orta güçlerinin etkisini kısıtlamak için kan ve servet harcamak anlamına gelmez. Daha büyük, daha zengin ve daha güçlü uluslararası ilişkilerin zamansız bir gerçeğidir. Bu gerçeklik bazen, ortak çıkarlarımızı tehdit eden hırsları engellemek için ortaklarla birlikte çalışmayı gerektirir.”
Açık olan kısmını zaten anladınız. Bizi ilgilendirecek şekilde yorumladığımızda ise: Amerika’nın gölgesinde yürüyüp kendisini dev aynasında gören müttefiklerimiz -özellikle Avrupa ülkeleri veya Türkiye gibi ülkeler-, artık beleş olarak gücümüzden faydalanamayacak, yani taşın altına ellerini sokmak zorundalar; para veya asker!..
Öncelikler
• Kitlesel Göç Dönemi Sona Erdi
Bu mesele Amerika için en hayatî ve önemli mesele, bunu zaten biliyorsunuz.
İşte az önce, elini taşın altına koymaktan bahsettiğim meseleyi anlatan kısım şu;
• “Yük Paylaşımı ve Yük Aktarımı – Amerika Birleşik Devletleri’nin Atlas gibi tüm dünya düzenini desteklediği günler sona erdi. Birçok müttefik ve ortağımız arasında, bölgelerinde birincil sorumluluğu üstlenmeleri ve kolektif savunmamıza çok daha fazla katkıda bulunmaları gereken düzinelerce zengin ve gelişmiş ülke bulunmaktadır. Başkan Trump, NATO ülkelerinin GSYİH’larının yüzde 5’ini savunmaya harcamayı taahhüt eden Lahey Taahhüdü ile yeni bir küresel standart belirlemiştir. Bu taahhüt, NATO müttefiklerimiz tarafından onaylanmış olup, artık yerine getirilmelidir. Başkan Trump’ın, müttefiklerden, bölgelerinde birincil sorumluluk üstlenmelerini isteme yaklaşımını sürdüren Amerika Birleşik Devletleri, hükümetimizin düzenleyici ve destekleyici olduğu bir yük paylaşımı ağı kuracaktır. Bu yaklaşım, yüklerin paylaşılmasını ve tüm bu çabaların daha geniş bir meşruiyetten yararlanmasını sağlar. Model, teşvikleri uyumlu hâle getirmek, benzer görüşteki müttefiklerle yükleri paylaşmak ve uzun vadeli istikrarı sağlamaya yönelik reformlarda ısrar etmek için ekonomik araçları kullanan hedefli ortaklıklar olacaktır.”
Raporun devamında ve tamamında sıkça vurgu yapılan husus, barış için güçlü bir Amerika vurgusu ve güçlü bir Amerika için güçlü bir savunma sanayii ihtiyacı… Bu ihtiyacı karşılamak için tüm sanayi ve ekonominin bu temel üzerine inşaı…
Şimdi sunacağım bölüm özet niteliğinde ve çok şey anlatan bölümdür aynen aktarıyorum:
“Yıllarca ihmâl edildikten sonra, Amerika Birleşik Devletleri, Batı Yarımküre’de Amerikan üstünlüğünü yeniden tesis etmek ve vatanımızı ve bölge genelindeki önemli coğrafyalara erişimimizi korumak için Monroe Doktrini’ni yeniden yürürlüğe koyacak ve uygulayacaktır. Batı Yarımküre dışındaki rakiplerin, bizim yarımkürede kuvvetlerini veya diğer tehditkâr yeteneklerini konumlandırmalarını veya stratejik açıdan hayatî öneme sahip varlıkları sahiplenmelerini veya kontrol etmelerini engelleyeceğiz. Monroe Doktrini’ne ilişkin bu “Trump İlkeleri”, Amerikan güvenlik çıkarlarıyla tutarlı, Amerikan gücünün ve önceliklerinin sağduyulu ve etkili bir şekilde yeniden tesis edilmesidir. Batı Yarımküre’deki Amerikan üstünlüğünü yeniden tesis etmek ve vatanımızı ve bölgedeki önemli coğrafyalara erişimimizi korumak için, Amerika Birleşik Devletleri yıllarca ihmâl ettikten sonra Monroe Doktrini’ni yeniden canlandıracak ve uygulayacaktır. Batı Yarımküre için hedeflerimiz “Katılım ve Genişleme” olarak özetlenebilir. Yarımkürede yerleşik dostlarımızın, göçü kontrol etmek, uyuşturucu akışını durdurmak ve karada ve denizde istikrar ve güvenliği güçlendirmek için katılımlarını sağlayacağız. Yeni ortaklar geliştirip güçlendirirken, kendi ülkemizin Yarımküre’nin tercih edilen ekonomik ve güvenlik ortağı olarak cazibesini artırarak genişleyeceğiz.”
Asya: İktisadî Geleceği Kazanmak, Askerî Çatışmayı Önlemek
Bu bölümde anlatılanlar daha çok Çin ile ilgili olan kısımdır:
“Başkan Trump, tek başına, Amerika’nın Çin hakkında otuz yılı aşkın süredir sürdürdüğü yanlış varsayımları tersine çevirdi; yani, pazarlarımızı Çin’e açarak, Amerikan şirketlerini Çin’e yatırım yapmaya teşvik ederek ve üretimimizi Çin’e dış kaynak olarak vererek, Çin’in sözde “kurallara dayalı uluslararası düzen”e girmesini kolaylaştıracağımız varsayımı… Bu gerçekleşmedi. Çin zengin ve güçlü hâle geldi ve zenginlik ve gücünü önemli bir avantaj olarak kullandı. Amerikan elitleri -iki siyasî partinin dört ardışık yönetimi- ya Çin’in stratejisini isteyerek desteklediler ya da inkâr ttiler. Hint-Pasifik, satın alma gücü paritesi (PPP) bazında dünya GSYİH’sının neredeyse yarısını, nominal GSYİH bazında ise üçte birini oluşturmaktadır. Bu payın 21. Yüzyıl boyunca artacağı kesindir. Bu da Hint-Pasifik’in şimdiden ve gelecek yüzyıl boyunca da önemli ekonomik ve jeopolitik savaş alanlarından biri olmaya devam edeceği anlamına gelir. Yurtiçinde başarılı olmak için, bu bölgede başarılı bir şekilde rekabet etmeliyiz ve bunu yapıyoruz. Başkan Trump, Ekim 2025’teki gezileri sırasında, ticaret, kültür, teknoloji ve savunma alanlarındaki güçlü bağlarımızı daha da derinleştiren ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik’e olan bağlılığımızı yeniden teyit eden önemli anlaşmalar imzaladı. Amerika, başarılı bir şekilde rekabet etmemizi sağlayan muazzam varlıklara sahiptir: Dünyanın en güçlü ekonomisi ve ordusu, dünyayı geride bırakan inovasyon, rakipsiz “yumuşak güç” ve müttefiklerimize ve ortaklarımıza fayda sağlayan tarihî bir geçmiş. Başkan Trump, gelecekte uzun süre güvenlik ve refahın temelini oluşturacak olan Hint-Pasifik bölgesinde ittifaklar kuruyor ve ortaklıkları güçlendiriyor.”
Bu bahisle ilgili uzun uzun, Amerika’nın Tayvan politikasından neden vazgeçemeyeceği ve Tayvan’ın Amerika açısından önemi anlatılmıştır.
Avrupa’nın Büyüklüğünü Teşvik Etmek
Bu bölümde anlatılanlar Türkiye’yi çok yakından ilgilendirdiği için önce yorum yapmadan bu bölümü olduğu gibi aktarmayı uygun buluyorum, sonunda değerlendirme yapmaya çalışacağım;
“Amerikalı yetkililer, Avrupa sorunlarını yetersiz askerî harcamalar ve ekonomik durgunluk üzerinden düşünmeye alışmışlardır. Bu doğru olsa da Avrupa’nın gerçek sorunları çok daha derindir.
Kıta Avrupası, küresel GSYİH içindeki payını kaybetmektedir. Bu pay, kısmen yaratıcılığı ve çalışkanlığı baltalayan ulusal ve ulus-üstü düzenlemeler nedeniyle 1990’da yüzde 25’ten bugün yüzde 14’e düşmüştür.
Fakat bu ekonomik gerileme, daha gerçek ve daha sarsıcı bir medeniyet aşınması ihtimalinin gölgesinde kalmaktadır. Avrupa’nın karşı karşıya olduğu daha büyük meseleler arasında, siyasî özgürlüğü ve egemenliği baltalayan Avrupa Birliği ve diğer ulus-üstü yapıların faaliyetleri, kıtayı dönüştüren ve huzursuzluk yaratan göç politikaları, ifade özgürlüğünün sansürlenmesi ve siyasî muhalefetin bastırılması, çöken doğum oranları ve ulusal kimliklerin ve özgüvenin kaybı bulunmaktadır.
Mevcut eğilimler devam ederse, kıta 20 yıl veya daha kısa bir sürede tanınamayacak hâle gelecektir. Bu nedenle bazı Avrupa ülkelerinin güvenilir müttefik olarak kalacak kadar güçlü ekonomi ve ordulara sahip olup olmayacağı hiç de açık değildir. Bu ulusların çoğu, şu ânda mevcut yollarına daha da sıkı sarılmaktadır. Biz Avrupa’nın Avrupalı kalmasını, medeniyet özgüvenini yeniden kazanmasını ve başarısız düzenleme boğuntusu odaklı yaklaşımını terk etmesini istiyoruz.
Bu özgüven eksikliği, en çok Avrupa’nın Rusya ile ilişkilerinde görülmektedir. Avrupa müttefikleri, nükleer silâhlar dışında hemen her ölçüde Rusya’ya karşı önemli bir sert güç üstünlüğüne sahiptir. Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı nedeniyle Avrupa’nın Rusya ile ilişkileri artık ciddi şekilde zayıflamış durumdadır ve birçok Avrupalı, Rusya’yı varoluşsal bir tehdit olarak görmektedir. Avrupa’nın Rusya ile ilişkilerini yönetmek, Avrasya topraklarında stratejik istikrar koşullarını yeniden tesis etmek ve Rusya ile Avrupa devletleri arasındaki çatışma riskini azaltmak için önemli bir ABD diplomatik angajmanı gerektirecektir.
ABD’nin temel çıkarı, Ukrayna’daki düşmanlıkların hızlı bir şekilde sona erdirilmesini müzakere etmektir; böylece Avrupa ekonomilerini istikrara kavuşturmak, savaşın istemeden tırmanmasını veya genişlemesini önlemek, Rusya ile stratejik istikrarı yeniden sağlamak ve Ukrayna’nın yaşayabilir bir devlet olarak hayatta kalmasını sağlayacak savaş sonrası yeniden inşayı mümkün kılmak hedeflenmektedir.
Ukrayna Savaşı, Avrupa’nın, özellikle de Almanya’nın dışa bağımlılıklarını ters bir şekilde artırmıştır. Bugün Alman kimya şirketleri, dünyanın en büyük işleme tesislerinden bazılarını Çin’de inşa etmektedir; çünkü kendi ülkelerinde elde edemedikleri Rus gazını orada kullanabilmektedirler. Trump yönetimi, savaş konusunda gerçekçi olmayan beklentilere sahip ve istikrarsız azınlık hükümetleri tarafından yönetilen Avrupalı yetkililerle karşı karşıya kalmaktadır; bu hükümetlerin çoğu muhalefeti bastırmak için demokrasinin temel ilkelerini çiğnemektedir. Avrupa’da büyük bir çoğunluk barış istemektedir; ancak bu arzu, büyük ölçüde bu hükümetlerin demokratik süreçleri baltalaması nedeniyle politikaya yansımamaktadır. Bu durum, Avrupa devletleri siyasî krizlere sıkışıp kaldıkları sürece kendilerini reforme edemeyecekleri için ABD açısından stratejik önem taşımaktadır.
Yine de Avrupa, ABD için stratejik ve kültürel açıdan hayatî önem taşımaktadır. Transatlantik ticaret, küresel ekonominin ve Amerikan refahının sütunlarından biridir. İmalâttan teknolojiye, enerjiden diğer alanlara kadar Avrupa sektörleri dünya çapında en sağlam olanlar arasındadır. Avrupa, ileri bilimsel araştırmalara ve dünya çapında öncü kültürel kurumlara ev sahipliği yapmaktadır. Avrupa’yı gözden çıkarmaya gücümüz yetmez; bunu yapmak, bu stratejinin ulaşmayı hedeflediği şey açısından kendi kendini baltalamak olur.
Amerikan diplomasisi, gerçek demokrasi, ifade özgürlüğü ve Avrupa uluslarının bireysel karakterlerinin ve tarihlerinin özürsüzce kutlanması için mücadele etmeyi sürdürmelidir. Amerika, Avrupa’daki siyasî müttefiklerini bu ruhun yeniden canlanmasını teşvik etmeye çağırmaktadır; ve vatansever Avrupa partilerinin artan etkisi gerçekten büyük bir iyimserlik sebebidir.
Amacımız, Avrupa’nın mevcut yönünü düzeltmesine yardım etmek olmalıdır. Başarılı bir rekabet için güçlü bir Avrupa’ya ve herhangi bir rakibin Avrupa’ya hâkim olmasını önlemek için bizimle uyum içinde çalışacak bir Avrupa’ya ihtiyacımız var.
Amerika, anlaşılabilir şekilde, Avrupa kıtasına -ve elbette Britanya ve İrlanda’ya- duygusal olarak bağlıdır. Bu ülkelerin karakteri aynı zamanda stratejik açıdan da önemlidir; çünkü istikrar ve güvenlik koşullarını oluşturmak için yaratıcı, yetenekli, kendine güvenen, demokratik müttefiklere güveniyoruz. Eski büyüklüklerini yeniden kazanmak isteyen uyumlu ülkelerle çalışmak istiyoruz.
Uzun vadede, birkaç on yıl içinde, bazı NATO üyelerinin çoğunluk itibarıyla Avrupalı olmayan nüfuslara sahip hâle gelmesi tamamen muhtemeldir. Bu nedenle, bu ülkelerin dünyadaki yerlerini veya ABD ile olan ittifaklarını, NATO anlaşmasını imzalayanlar gibi görüp görmeyecekleri açık bir sorudur.
Avrupa için genel politikamız şu öncelikleri taşımalıdır:
• Avrupa içinde istikrar koşullarını ve Rusya ile stratejik istikrarı yeniden tesis etmek;
• Avrupa’nın kendi ayakları üzerinde duran, kendi savunmasından birincil derecede sorumlu, herhangi bir düşman güç tarafından domine edilmeyen, uyumlu egemen uluslar grubu olarak işlemesini sağlamak;
• Avrupa ulusları içinde Avrupa’nın mevcut gidişatına direnç geliştirmek;
• Avrupa pazarlarını ABD mal ve hizmetlerine açmak ve ABD işçilerine ve işletmelerine adil muamele sağlamak;
• Merkezi, Doğu ve Güney Avrupa’nın sağlıklı uluslarını ticarî bağlar, silâh satışları, siyasî işbirliği ve kültürel ve eğitimsel değişimlerle güçlendirmek;
• NATO’nun sürekli genişleyen bir ittifak olduğu algısını sonlandırmak ve bu gerçeğin oluşmasını önlemek;
• Ve Avrupa’yı merkantilist aşırı kapasite, teknolojik hırsızlık, siber casusluk ve diğer düşmanca ekonomik uygulamalara karşı harekete geçmeye teşvik etmek.”
Nato ve Avrupa ısrarında ittifak halinde olan Türk siyaseti umalım ki bu tabloyu doğru okusun ve bir ân önce kimlerle birlikte nereye doğru yürüdüğünü, daha doğru ifadeyle nerede boğulacağını idrak etsin diye umalım…
Orta Doğu: Yükleri Kaydırmak, Barış İnşa Etmek
“En az yarım yüzyıldır Amerikan dış politikası, Orta Doğu’yu tüm diğer bölgelerin üzerinde önceliklendirmiştir. Nedenler açıktır: Orta Doğu, onlarca yıl boyunca dünyanın en önemli enerji tedarikçisi oldu, süper güç rekabetinin başlıca sahnesiydi ve daha geniş dünyaya, hatta kendi kıyılarımıza taşma tehdidi taşıyan çatışmalarla doluydu.
Bugün ise bu dinamiklerden en az ikisi artık geçerli değildir. Enerji kaynakları büyük ölçüde çeşitlenmiş, Amerika Birleşik Devletleri yeniden net bir enerji ihracatçısı hâline gelmiştir. Süper güç rekabeti, ABD’nin en imrenilecek konumu sürdürdüğü büyük güç kapışmasına dönüşmüştür; bu durum, Başkan Trump’ın Körfez’deki, diğer Arap ortaklarla ve İsrail’le olan ittifaklarımızı başarılı şekilde yeniden canlandırmasıyla pekişmiştir.”
Özetle, “artık Ortadoğu petrolü bizim için hayatî önemde olmaktan çıktı ve artık alternatiflerimiz var” diyor.
Yine bu bölümde önemli gördüğüm iki paragrafı olduğu gibi vermeyi uygun buluyorum:
“Amerika’nın, Körfez enerji kaynaklarının açık bir düşmanın eline geçmemesini, Hürmüz Boğazı’nın açık kalmasını, Kızıldeniz’in seyredilebilir olmasını, bölgenin Amerikan çıkarlarına veya Amerikan anavatanına karşı terörün yuvası veya ihracatçısı olmamasını ve İsrail’in güvende kalmasını sağlamada her zaman temel çıkarları olacaktır. Bu tehdidi, onlarca yıllık, sonuçsuz “ulus inşa” savaşlarına girmeden ideolojik ve askerî olarak ele almalıyız. Ayrıca Abraham Anlaşmaları’nı bölgedeki daha fazla ulusa ve Müslüman dünyasındaki diğer ülkelere genişletmek konusunda açık bir çıkarımız vardır.
Ancak Orta Doğu’nun, hem uzun vadeli plânlamada hem de günlük yürütmede Amerikan dış politikasına hâkim olduğu günler, Orta Doğu artık önemli olmadığı için değil, bir zamanlar olduğu gibi sürekli bir rahatsızlık ve yakın felâket kaynağı olmadığı için çok şükür geride kalmıştır. Bunun yerine bölge, ortaklık, dostluk ve yatırım alanı olarak ortaya çıkmaktadır; bu eğilim memnuniyetle karşılanmalı ve teşvik edilmelidir. Nitekim Başkan Trump’ın Şarm el-Şeyh’te Arap dünyasını barış ve normalleşme etrafında birleştirme becerisi, Amerika Birleşik Devletleri’nin nihayet Amerikan çıkarlarını önceliklendirmesine imkân sağlayacaktır.”
Ve son olarak Afrika bölümünde ise dikkate değer birkaç noktayı şöyle aktarabiliriz:
“Amerika Birleşik Devletleri, Afrika ile ilişkisini yardım odaklı bir ilişkiden ticaret ve yatırım odaklı bir ilişkiye dönüştürmeli; pazarlarını ABD mal ve hizmetlerine açmaya kararlı, yetenekli ve güvenilir devletlerle ortaklıkları tercih etmelidir. Amerika’nın Afrika’daki öncelikli yatırım alanlarından biri, yatırım getirisi açısından iyi bir potansiyel taşıyan enerji sektörü ve kritik maden geliştirme olacaktır. ABD destekli nükleer enerji, sıvılaştırılmış petrol gazı ve sıvılaştırılmış doğal gaz teknolojilerinin geliştirilmesi, ABD işletmeleri için kâr sağlayabilir ve kritik mineraller ve diğer kaynaklar için verilen rekabette bize yardımcı olabilir.”
Rapor bu bölümle sona eriyor.
Dikkatle incelendiğinde, Amerikan strateji değişikliğinin beyanı niteliğindeki bu raporda deklare edildiği üzere, tek kutuplu Amerikan hegomonya düzeninin, Amerika’nın sonunu getirecek bir yol haritası olduğu ve Trump ve MAGA (Amerikayı tekrar büyük yap) stratejisinin bu çöküşü durdurma hamlesi olarak takdim edildiği çok rahatça görülebilir.










