KOSOVA TÜRKLERİ’NİN VE TÜRKÇE’NİN İSTİKBÂLİ – 1
Ulaş TUNCA
TÜRK-İSLÂM DÖNEMİ BALKAN YARIMADASI VE ARNAVUTLUK
Eski Türkçe’de “şehir-kent” mânasına kullanılan “balık” kelimesinin “an” eki alarak ve yerel ağızlarda “çamur, balçık, bataklık, sazlık, su birikintisi, vadi, sarp ve ormanlık sıradağlar” mânasına kullanılan “balkan” kelimesi günümüzde coğrafi bir bölgeyi işaret etmektedir.
Balkanlar, güneybatısında Adriyatik Denizi ve İyon Denizi, güneyinde Akdeniz, güneydoğusunda Ege Denizi ve Marmara Denizi, doğusunda Karadeniz bulunması sebebiyle Balkan Yarımadası olarak ifade edilir.
Günümüzde Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Sırbistan, Kosova, Karadağ, Arnavutluk, Kuzey Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan, Moldova’nın, Romanya’nın, Macaristan’ın ve Trakya’nın bir kısmının da içerisinde bulunduğu ülkeler ve bölgeler Balkan Yarımadası’nı teşkil etmektedir.
Balkanlar, asırlar boyunca birçok kavmin geçiş güzergâhı ve yerleştiği bir bölgedir. Doğu ile Batı arasında köprü vazifesi gören Balkanlar, tarih boyunca kavimlerin, dillerin, kültürlerin ve dinlerin birbirleriyle çarpışmalarına, barışıp karışmalarına ve yine savaşıp ayrışmalarına sahne olmuş istikrarsız ve hoyrat bir bölgedir.
Orta Asya Bozkır kültürünü Balkanlar’a ilk taşıyanlar, 378’de bölgeye gelen Hun Türkleri olmuştur. Tuna’yı geçerek Trakya’ya kadar ilerleyen ve Atilla’nın ölümüne kadar 73 yıl bölgede hakimiyet kuran Hun Türkleri’nin ardından Balkanlar, birçok Türk kavminin geçiş güzergâhı, uğrak yeri ve yerleştiği bir bölge olmuştur.
Hunlar, Avarlar, Sabirler, Bulgarlar, Hazarlar, Peçenekler, Uzlar, Kuman-Kıpçaklar ve Osmanlılar gibi pekçok Türk kavmi Balkanlar’ı yurt edinmiş ve izler bırakmışlardır.
Balkanlar’daki tüm dilleri etkilemiş olan Türkçe’nin Balkanlar’da yayılması 12. Yüzyıl’da Karadeniz’in kuzeyinden bölgeye gelen ve günümüzde Balkanlar’da yaşayan Pomak, Torbeş ve Goran Türkleri’nin ataları olan Peçenekler, Uzlar ve Kuman-Kıpçaklar vasıtasıyla olmuştur.
7. Yüzyıl’da Batı Karadeniz ve Tuna nehri arasındaki bölgede hâkimiyet kuran Türk boyu Bulgarlar’ın Türklüklerini muhafaza edemeyerek Slavlaşmaları gibi, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlar’a gelen Türk kavimleri de Hristiyanlığı kabul ederek Slavlaşmış ve Türk kimliğini kaybederek asimile olmuşlardır.
Balkanlar’ın ilk defa İslâm’la şereflenmesi, Moğol saldırıları altında bulunan Anadolu’dan, 1260’lı yıllarda bölgeye göç ederek gelip yerleşen Türkmenler eliyle olmuştur. Balkanlar’ın İslâmlaştırılmasında öncü rol oynayan Türkmen boyları, Müslümanlıklarını muhafaza edip yaşamak sûretiyle asimile olmaktan ve Slavlaşmaktan korunmuş, kurtulmuş ve Türklüklerini muhafaza edebilmişlerdir.
Balkanlar’ı asıl İslâm rengine boyayacak olan hâdise, 1389 tarihinde Türk Hükümdarı Murad Hüdavendiğâr’ın cephede şehit edildiği Kosova Meydan Muharabesi’dir. Bu muharebeyle Sırplar hezimete uğratılmış ve Balkanlar’daki 5 asırlık Türk-İslâm hakimiyeti başlamıştır.
Türk askerinin nasıl bir hâlet-i rûhiye içerisinde cenk ederek zaferler kazandığını anlayabilmek; muharabede şehitlik şerbetini içen Sultan Murad’ın harp öncesi ettiği duânın mânâsını idrâk edebilmekte saklıdır.
“Ya Rabbi! Bu fırtına, şu âciz Murad kulunun günahları yüzünden çıktıysa, mâsum askerlerimi cezalandırma!..
Allahım! Onlar ki buraya kadar sadece senin adını yüceltmek ve İslâm’ı tebliğ etmek için geldiler!..
İlâhi! Bunca kerre beni zaferden mahrum etmedin. Dâimâ duâmı kabul buyurdun. Yine sana iltica ediyorum; duâmı kabul eyle! Bir yağmur nasib eyle! Bu toz bulutu kalksın… Kâfirin askerini âşikâr görüp, yüz yüze cenk edelim!..
Ya İlâhi! Bu mümin askerleri küffar elinde mağlûb edip helâk eyleme!.. Onlara öyle bir zafer lûtfet ki, bütün Müslümanlar bayram eylesin!.. Dilersen o bayram gününde şu Murad kulun yolunda kurban olsun!..
Ya İlâhi! Bunca Müslüman askerin helâkine beni sebep kılma! Bunlara yardım eyle ve zafer bahşeyle! Bunlar için ben canımı kurban ederim; yeter ki tek sen beni şehitler zümresine kabul eyle!.. Asâkir-i İslâm için teslim-i rûha râzıyım. Tek ki, bu müminlerin uğruna benim rûhum fedâ olsun… Beni gâzi kıldın. Sonunda da lûtfen ve keremen şehid eyle! Âmin!.. “
Osmanlılardan önce, Aydın-İzmir bölgesini hâkimiyeti altında bulunduran Aydınoğulları Beyliği’nin kurucusu Mehmed Bey’in oğlu Gazi Umur Bey, 1329-44 yılları arasında, babasının Selçuk’ta kurduğu donanmayla Balkan Yarımadası’na deniz akınları düzenleyerek, Balkan fetihlerinin hazırlayıcısı ve öncüsü olmuştur.
Gelibolu’da 2 Mart 1354 tarihinde yaşanan yıkıcı depremin ardından, Orhan Bey’in oğlu Süleyman Bey komutasındaki Türk Ordusu Gelibolu’yu zaptetmiş ve bu bölgeye Anadolu’dan getirilen Türkmenler yerleştirilerek iskân faaliyetlerine başlanmıştır.
Gelibolu üzerinden Balkan Yarımadası’na geçen Türk Akıncısı’nın fetihleri 1361’de Edirne, 1362’de Kırklareli, 1363’te Tekirdağ ile devam etmiş, Meriç ve Tunca vadilerinden Balkan Dağları’nın eteklerine varılmıştır.
1382’de Manastır, 1383’te Serez, 1385’te Sofya, Pirlepe ve Ohri, 1386’da Niş fethedilmiştir.
1389’da Kosova, 1430’da Selânik, 1448’de Makedonya, 1459’da Sırbistan, 1463’te Bosna, 1466’da Hersek, 1479’da Karadağ ve Arnavutluk zaferleriyle fetihler devam etmiştir.
70 bin kişilik düşman ordusunu bozguna uğratan 800 kişilik Türk Akıncıları’nın ÇİRMEN zaferi gibi nice destansı muharebeler ve zaferlerle Haçlılar hezimete uğratılmış, Dalmaçya sahillerine kadar inilmiş ve Türk Akıncısı gözüne Roma’yı kestirmişti!..
Kanuni devrinden başlayarak, ruhî muhtevânın, imân ve İslâm ruhunun zayıflamasıyla, bozgun ve çürüme 19. Yüzyıl’a kadar devam etmiş ve zahiri plânda daha da görünür hâle gelmiş ve bu devirden başlayarak taklit ve alçalma çığırı günümüze kadar devam etmiştir.
Devleti ruhta ve maddede çökertmek gâyesiyle, Galata Bankerleri eliyle Sultan, şehzade, saray ve hükümet çevreleri borçlandırılıyor, hediyeyle, rüşvetle teslim alınıyor ve vatan emperyalist menfaatlere hazır hâle getiriliyordu.
Osmanlı Devlet idaresinin zaafiyet gösterdiği bu hengâmede memleket, Yahudilerin, Ermenilerin, Galata Bankerlerinin, Batı simsarı maymunların cirit attığı sirk çadırına dönüyor ve vatan toprakları, en doğusundan en batısına kadar iç isyanlara ve kargaşaya teslim ediliyordu.
1535 tarihinde Kanuni’nin Fransızlara tanıdığı kapitülasyonlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun sanayi ve ticaret alanındaki batışının başlangıcı olurken, Kırım Savaşı günlerinde 1854 tarihinde yapılan dış borçlanma da, iktisâdi batışın başlangıcı oluyordu. Dış borçlanma bir alışkanlık hâlini almış ve 1874 tarihinde devlet mâli iflâsın eşiğine gelmişti. Müstemleke karakolu Düyun-u Umimiye’ye olan borçların son taksiti 1954 tarihinde ödenecekti.
Avrupa’dan ilk dış borçlanmayı yaparak, vatanın müstemlekeleştirilmesinin kapılarını açan Abdülmecid’lerden, memleket meselelerine uzak Abdülaziz’lerden, ilk Mason Padişah Murad’lardan, içkiye, şehvete düşkünlükleriyle meşhur seleflerinden devraldığı devleti, idaresizlik, âcizlik, israf ve mâli iflas durumunda komada ölüme terkedilmiş bulan Sultan Abdülhamid Han, devletin bekâsı için bir takım tedbirlere başvuruyordu.
Müdafaa ve eldekini muhafaza dehâsıyla Türk Hükümdarı Sultan Abdülhamid Han, düşman devletler arasındaki ihtilâflı meseleleri kullanarak izlemiş olduğu denge politikasına, devlet borçlarının ödenmesine ve iktisadi hayatın düzenlenmesine, devlet sırlarının korunmasına, Batı’lı devletlere örnek teşkil edecek istihbarat teşkilatı kurmasına, savaşlardan kaçınmasına ve yaptığı tek savaş olan Yunan Savaşı’nı kazanmasına, askeri, siyasi, iktisadi ve ticari sahalarda almış olduğu tedbirler ve yapmış olduğu yeniliklere rağmen, yıkılmakta olan koca İmparatorluğun çöküşünü 33 sene engelleyebilmişti.
İslâmî ruh ve nizâm bütünlüğünü yok etme gâyesi ve Türk’ü öz tezatları içinde boğma ve çürütme taktiğiyle oyunlar kurarak, bütün dinî, insanî ve fikrî birlikleri çözmekten başka gâyesi olmayan gizli Yahudi hegemonyasının nöbet kulübesi Masonluk ocağında ve Yahudi kuluçkasında yetişen, mânâsını ve gâyesini bilmedikleri “hürriyet-adâlet-eşitlik-kardeşlik” yaygarasıyla ortalığı fitneye boğan, Batı’nın oyuncağı “Jön Türk” ve “İttihat ve Terakki” kadroları devleti mezbahaya sürerek çöküşü ve yıkılışı hızlandırmışlardı.
Filistin’de otonom bir Yahudi devleti kurmak karşılığında Osmanlı’nın tüm borçlarını ödeyebileceklerini vaad eden Siyonist lider Theodor Herzl’in tekliflerini reddeden Abdülhamid Han, “31 Mart Vakası” tertibiyle tahtından indiriliyor ve sürgüne gönderiliyordu. Selânik’te İtalyan asıllı bankerlerin sahibi bulunduğu köşkte ev hapsine alınıyordu.
Dünyada dinî, millî, fikrî birlik adına ne varsa onu lif lif çözmeye, bozmaya, harabetmeye memur, bozguncu ve fesatçı Yahudi propogandasıyla kahramanlaştırılmış tipler eliyle Osmanlı İmparatorluğu yıkılıyor ve vatan, Yahudilerle, onların servet ve nüfûzunun muhafızlığını yapan ve kardeşlik yaftası altında din ve milliyet yıkıcı bir teşekkül olan dünya çapındaki Masonluk ocağının mensuplarının insafına terk ediliyordu,
Doğu ve Batı üzerinde nefs muhasebesine girişilmeden, kaba taklit ve kendi özünden tiksinici şahsiyetsiz zümreler tarafından Türk ruh kökü çürütülmüş ve İslâm bütünlüğü fesâda uğratılmıştı. Akıl büzüşmüş, irade pörsümüş, ruh melekeleri kamaşmış insanlarca idare edilen memlekette kargaşalıklar başgöstermiş ve idaresizlik, âcizlikle vatan, müstemlekeleştirilmiş ve piyasa, küçüklüğü büyüklük diye yutturmaya memur ucuzcu ve kolaycı, köksüz taklit sahtekârlarına bırakılmıştı.
Batılı emperyalist ajanların ektiği ırkçılık tohumundan fışkıran bir felâket olarak, Osmanlı hâkimiyeti altında asırlarca adâletle yönetilen kavimlerden Yunanlılar, Ermeniler, Bulgarlar, Arnavutlar, Karadağlılar, Sırplar, Araplar isyan ediyor, baş kaldırıyor, Osmanlı’ya savaş açıyor ve düşman devletlerin müdahalesi ve yardımıyla bağımsızlıklarını ilân ediyorlardı.
Türkiye’deki iktidarını ordu gücüyle elinde bulunduran ve orduyu ayakta tutacak parayı, Türk’ün baş düşmanı Yahudi’ye bağlı kalarak, onun emrinde İslâm’ı yıkarak sağlayan İttihat ve Terakki Cemiyeti, 33 yıllık çöküşü durdurucu idareden sonra 9 yıl içerisinde koca İmparatorluğun paramparça olmasına sebebiyet veriyordu.
Rus Çarı’nın tabiriyle “Hasta Adam” olan Osmanlı Devleti’nin topraklarını, boğazları, sıcak denizleri gözüne kestirmiş olan ve “Slav Birliği” politikasıyla Balkanlar’daki isyanların baş destekçisi Rusya’nın 93 Harbi’nde Osmanlı’yı yenilgiye uğratması neticesinde imzalatmak zorunda bıraktığı 1878 Ayastefanos Antlaşması’yla Balkanlar’da tek güç hâline gelen Rus’ların hâmiliğinden rahatsız olan başta İngiltere olmak üzere, Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya, Fransa’nın baskılarıyla 13 Haziran 1878’de Berlin Antlaşması’nı imzalamak zorunda bırakılıyordu.
Osmanlı’nın Libya’da İtalya ile savaştığı bir zamanda, Berlin Antlaşması’ndan memnun olmayan Bulgaristan Krallığı, Yunanistan Krallığı, Sırbistan Krallığı ve Karadağ Krallığı 1912 yılında, Rusya’nın teşviki, desteği ve kontrolünde birleşerek Osmanlı’ya savaş ilân ediyorlardı. Makedonya toprakları parçalanıyor ve Arnavutluk da bağımsızlığını ilân ediyordu. Osmanlı, Balkanlar’da yenilgiye uğrayarak ateşkes istemek durumunda bırakılıyordu. Osmanlı’nın 1912’de bölgeden çekilmesiyle, Balkanlar’daki 5 asırlık Türk hâkimiyeti sona eriyordu.
Osmanlı’nın Balkanlar’dan çekilmesiyle, topraklarının paylaşımında Bulgaristan arslan payını almıştı. Bundan rahatsız olan Yunanistan ve Sırbistan ittifakına karşı savaş ilân eden Bulgaristan’a karşı, Dobruca’yı almak isteyen Romanya’nın savaş ilânıyla İkinci Balkan Savaşı patlak verecek ve bu kargaşayı fırsat bilen Osmanlı kuvvetleri de Edirne ve Kırklareli’yi Bulgarlar’dan geri alacaklardı.
Sultan Abdülhamid Han’ı 31 Mart Vakası’nın arkasında planlayıcı olarak gösteren ve bu sebeple Selânik’ten gelen Hareket Ordusu marifetiyle tahttan indirildikten sonra, hâl tebliğini kaba ve küstah bir üslûpla kendisine bildiren heyetin içerisinde bulunan Arnavut asıllı Tiran’lı Esad Paşa “Toptani”, İşkodra savunmasında kale komutanı Hasan Rıza Paşa’nın suikast sonucu öldürülmesini plânlayan kişiydi.
İşkodra’yı, Sırp-Karadağ kuvvetlerine rüşvet aldığı altınlar karşılığında teslim eden Esad Paşa, Arnavutluğun kralı olma arzusu güdüyordu. İşkodra’yı düşmana teslim ederek bölgede kalan son Türk askerlerini gemilere bindirerek İstanbul’a gönderen kişi de kendisiydi.
Balkan Savaşı sonrası İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya, Arnavutluk’un bağımsızlığını kabul edecekler ve kral olarak Alman kökenli Wilhelm’i atayacaklardı.
Avrupa’lı elçiler heyeti, Arnavutluk kralı olmak isteyen Esad Paşa’ya Alman Prens Wilhelm’in krallığındaki Arnavutluk’ta Savunma ve Dışişleri Bakanlığı görevini veriyordu. Hristiyan bir kralın idaresini kabul etmeyen Müslüman Arnavutlar ayaklanmış ve isyan başlatmışlardı. Esad Paşa, bu isyanların planlayıcısı olmak ve Kral Wilhelm’e komplo kurmak suçlamasıyla yargılanarak idâma mahkûm edilmiş fakat, İtalya’nın şefaatiyle cezası sürgüne çevrilmişti.
İç isyanlar, ayaklanmalar ve Birinci Dünya Savaşı’nın baskısına dayanamayan Kral Wilhelm, İtalyan donanmasıyla Venedik’e kaçmak zorunda kalmıştı.
İtalya’da sürgünde olan Esad Paşa, Paris’e giderek Sırbistan ile temasa geçiyordu. Sırbistan’ın desteğini arkasına alan Esad Paşa, Kuzey Arnavutluk’ta kendisini Başkomutan ve Başkan ilân ediyordu.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Arnavutluk, İtalya mandasına girmişti ve Esad Paşa, Fransa’ya sığınıyordu.
Arnavutlar, Kosova’yı da içine alacak şekilde “Büyük Arnavutluk” kurulması için faaliyetlere başlayarak, Ahmet Zogu’yu yeni kral olarak seçmişlerdi. Esad Paşa taraftarları, yeni kralı tanımadıklarını deklare ediyorlardı.
Komitacılığıyla ünlü Esad Paşa, Sırbistan’la işbirliği yaptığı gerekçesiyle, 1920 tarihinde, Paris’te bulunan Hotel Continental’in önünde, Arnavut öğrenci Avni Rüstemi tarafından gerçekleştirilen silâhlı suikast sonucu öldürülecekti.
Esad Toptani Paşa’nın cenazesi, Sırp askeri merasimiyle Paris’te bulunan Sırp Askeri Mezarlığı’na gömülmüştü. Sırbistan’a yaptığı hizmetlerden dolayı mezarı başında her sene Sırp yetkililer tarafından ziyaret edilerek anılıyordu.
Kanuni’den günümüze kadar, büyük fikir ve aksiyon kahramanından, kurtarıcı ve devir açıcı gerçek inkılâpçıdan mahrûm kalışımızın öksüzlüğü içerisinde, vatanımız sahte kahramanlar eliyle parçalanmış ve insanımız oradan oraya savrulup durmuştur.
İçimize yerleştirilen küçüklük ukdesiyle, Batı’ya boyun eğme psikolojisi içerisinde, hikmet mizâcına uzak ham ve kaba softalarla, sahte köksüz reformcular arasına sıkıştırılan insanımızı, düşürüldüğü bu fikir ve ruh sefâletinden kurtaracak olan, kurtarıcı fikre olan mecburiyetimiz bedâhet hâlinde kendisini empoze etmektedir.
Devam edecek…










