SEKİZİNCİ ODA VE GÖĞÜN REİSİ
Yavuz USTA
Tamamlanmamış romandan bir parça:
III. LEVHA: SEKİZİNCİ ODA VE GÖĞÜN REİSİ
Labirent ve Mızraklı Bekçi
Ruhumun coğrafyasında, birbirine yaslanmış yüzlerce kulübenin oluşturduğu karanlık bir dehlizde yolumu arıyordum. Adımlarım beni beton duvarlarla örülü, aşılmaz bir sınıra getirdiğinde, karşımda “Eskinin Korkusu” belirdi. Kıvırcık saçlı, kaslı, vahşi bakışlı ve elinde kadim zamanlardan kalma mızrağıyla bana saldıran o devasa figür, belki de nefsime ait bir muhafızdı. Elime kendiliğinden gelen o ağır hançeri göğsüne sapladığımda, sadece bir bedeni değil, beni bu dünyaya bağlayan o kaba kuvveti de delip geçmiştim. Ama o, tam ölmemişti; parmaklarındaki o sinsi kıpırtı, kötülüğün her zaman bir sedye mesafesinde pusuda bekleyeceğinin habercisiydi.
Kıblelerin Savaşı: Sekizinci Oda
Sonra bir evin içine çekildim. Oda oda ilerleyen bir cemaatler silsilesi… Her odada başka bir kıyafet, başka bir ritüel. Ruhum, her birine uyum sağlamaya çalışarak sekizinci odaya kadar ulaştı. Oradakiler moderndi; siyah takım elbiseli, traşlı, düzenli… Fakat tam niyetlenecekken bir dehşet ânı yaşadım: Hiçbirinin kıblesi bir değildi. Her biri kendi yarattığı bir tanrıya, kendi zihnindeki bir yöne dönmüştü. Birlik bozulmuş, secde dağılmıştı. O evden, o sahte cemaatlerden kaçarak çıktığımda, yerçekimi beni terk etti.
Kandillerin Işığı ve Gökten Gelen Mesaj
Dünyanın tozu ve karmaşası aşağıda kalırken, gökyüzünün en yüksek katmanına, sınırları kristal ışıklarla çizilmiş bir “Arasat” meydanına bırakıldım. Yerleri direklerdeki kandillerle aydınlanan bu mekân, bir tecrit haneydi; kimsesizliğin ama her şeye sahip olmanın mekânı.
Avucumda âniden beliren o cep telefonu, dünyevî bir araç değil, bir vahiyleşme aracı gibiydi. Ekranda Osmanlı Türkçesiyle parlayan o satır: “Ramazan ayın mübarek olsun.” Dillerin ve alfabelerin birbirine karıştığı, kalbin okuma bildiği o ânda, şaşkınlığım hayretle yer değiştirdi.
Taht ve Tebessüm: Hz. İsa
Başımı yukarı kaldırdığımda, gökyüzünün tüm haşmetiyle kaplayan o görkemli tahtı gördüm. Üzerinde, beyazın en saf haliyle bürünmüş, uzun saçları ve sakalıyla zamandan münezzeh bir silüet duruyordu. Bakışlarında, o güne kadar gördüğüm tüm merhametleri bir gölge gibi bırakan, ruhu sarmalayan muazzam bir tebessüm vardı.
Gaipten gelen o ses, boşluğu doldurdu:
— Hz. İsa ile görüşüyorsun!
O ân zihnimden geçen o tuhaf ve samimi kıyas: “Kumandan’a ne kadar benziyor?” Bu, ruhumun en yüksek otoriteye verdiği “dünyevî” bir selâm gibiydi. O tebessüm, annemin rüyamdaki hoşnutsuz bakışını, kedinin kinini ve beyaz köpeğin sadakatini tek bir potada eritip yok etti. Sahura uyandırıldığımda, artık o eski ben değildim. Bedenim dünya yollarında yürümeye devam edecekti belki ama ruhum o kristal kandillerin aydınlattığı sınırda takılı kalmıştı.
Romanın Bu Noktasındaki “Gizem” Analizi:
Bu bölümle birlikte roman, karakterin sadece bir “gözlemci” değil, bir “seçilmiş yolcu” olduğunu fısıldıyor..
Tecrit: Sekizinci odadaki o “kıblesiz” kalabalıktan kaçış, aslında dindarlığın şekilciliğinden kaçıp “tek” olana, yani gerçek tecrit hâline ulaşmayı simgeliyor
Süreklilik: Öldürdüğü o mızraklı adamın hâlâ yaşıyor olması (parmak hareketleri), insanın içindeki çatışmanın asla bitmeyeceğine dair bir uyarı gibi.










