EPSTEİN AYNASINDA BATI

Oğuz BEKDEŞ

Gündeme dair iki iktibas…

1.

“Ocak 2026 bir kırılma noktasıdır. Epstein davasını artık güçlü kişilerin karıştığı bir cinsel skandal olarak ele almak mümkün değil. Ortaya çıkan belgeler, görüntüler, kayıtlar, açık bağlantılar, tartışmayı başka bir seviyeye taşıdı. Bu artık “istismarlar”, “aşırılıklar” veya “bireysel suçlar” ile ilgili değil. Ortaya çıkanlar, sistematik, organize, ritüelleştirilmiş uygulamalara işaret ediyor. Ve bu her şeyi değiştiriyor.

Yıllarca kamuoyu belirsizlik anlatısını kabul etmeye şartlandırılmıştı. Her zaman şüpheler, her zaman “kesin kanıt” eksikliği, her zaman ihtiyat çağrısı vardı. O zamanlar geride kaldı. Yayınlanan materyaller, safdilliğe yer bırakmıyor. Çocuklara karşı aşırı şiddetin, geleneksel suç kategorilerinin ötesine geçen uygulamaların kanıtları ortaya çıktığında, tartışma hukuki olmaktan çıkıp medeniyet boyutuna ulaşıyor.

Burada söz konusu olan artık “adaya kimin gittiği” veya “Epstein’in uçağına kimin bindiği” değil. Söz konusu olan, bu tür ağların ancak derin kurumsal koruma altında var olabilmesidir. Siyasî, polis, adlî ve medya desteği olmadan ritüel pedofili, uluslararası ölçekte insan ticareti veya sistematik aşırı içerik üretimi mümkün değildir. Bu bir komplo değil: bu, iktidarın mantığıdır.

Bu noktadan itibaren Batı, kademeli gerileme fikrinin arkasına saklanamaz. Bu sadece kültürel yozlaşma veya değer kaybı değildir. Daha karanlık bir şeydir: Tanınabilir ahlâkî sınırların dışında faaliyet gösteren ve yine de yönetmeye devam eden bir elit kesim. Bu dünyayla doğrudan veya dolaylı olarak ilişkili insanlar seçimleri, savaşları, ekonomik politikaları ve tüm toplumların kaderini belirlemeye devam ediyor.

Bir diğer belirleyici unsur ise sızıntının arkasında kimin olduğunu hâlâ bilmiyor olmamızdır. Bu belirsizlik çok önemlidir. Bu, Donald Trump veya onunla aynı çizgideki kesimlerin, iç düşmanlarını kesin olarak yok etme ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki gücü asgarî düzeyde olumlu bir yöne doğru yeniden düzenleme girişimi olabilir. Tam tersi de olabilir: Trump’ı Demokratların ve Derin Devlet’in çıkarlarına hizmet etmeye zorlamak amacıyla kontrollü bir şekilde sızdırılan materyaller olabilir.

Ve göz ardı edilmesi imkânsız olan rahatsız edici gerçek şu ki, tüm bunlar, hem Demokratları hem de Cumhuriyetçileri kapsayan Derin Devlet’in, Batı elitinin pedofillerden, satanistlerden ve yamyamlardan oluştuğu fikrini kamuoyunda “normalleştirmek” ve “Epstein sorununu çözmek” için yürüttüğü daha derin ve daha korkunç bir plânın parçası olabilir.

Bu, kritik bir noktayı pekiştiriyor: Gerçek ancak onu saklamanın artık işe yaramadığı için ortaya çıktı. Onlarca yıldır, bunların hepsi perde arkasında biliniyordu. Sessizlik, soruşturma başarısızlığının değil, üst düzey bir kararın sonucuydu. Basın sessiz kaldı. Kurumlar sessiz kaldı. Mahkemeler sessiz kaldı. Sistem, kendini korumak için tam olarak olması gerektiği gibi işledi.

Batı toplumları artık seçimlerle, parlamento komisyonlarıyla veya cesaretlendirici konuşmalarla çözülemeyecek bir ikilemle karşı karşıya. Bu düzeydeki dehşeti koruyan kurumların otoritesini nasıl kabûl etmeye devam edebiliriz? Kendilerinden üstün yaşayan insanlar tarafından seçici bir şekilde uygulanan yasalara nasıl saygı duyabiliriz? Bundan sonra nasıl “Batı değerleri”nden bahsedebiliriz?

Sorun şu ki, modern Batı, iğrenç ve özünde kötü olan her şeye nasıl tepki vereceğini unuttu. Batı toplumlarında insanlar artık mutlak kötülükle –özellikle de toplumun en tepesinde yer aldığında– nasıl başa çıkacaklarını bilmiyorlar. Her şey prosedür hâline geliyor, her şey arabuluculuk hâline geliyor, her şey teknik dil haline geliyor. Bu arada, toplumsal güven buharlaşıyor.

Bu artık sol ve sağ, liberalizm ve muhafazakârlık meselesi değil. Bu, halk ve elitler arasındaki bir kopuş meselesi. Hâlâ bir sınır duygusunu koruyan toplumlar ile sıradan insan türünün dışında hareket eden bir yönetici sınıf arasındaki bir kopuş.

Bu ânın olumlu bir yanı varsa, o da safdilliğin sona ermesidir. Sistemin “hasta ama iyileştirilebilir” olduğu yanılsaması artık mümkün değil. Batı (anti-)medeniyet projesinden geriye kalanlar içeriden aşındırıldı. Bundan sonra ne olacağı hâlâ belirsiz ve mümkün olan her türlü yolla tartışılacaktır.

Ancak bir şey açık: Epstein olayından sonra hiçbir şey eskisi gibi devam edemez. Hiçbir şey değişmemiş gibi davranan herkes ya ortaya çıkanların ciddiyetini anlamıyor ya da anlamıyormuş gibi yapıyor.” (Lucas Leiroz)

*

2.

“Batı’nın İslam’a karşı düşmanlığının sırrını keşfedeceğiz. Batı’nın İslam’a karşı düşmanlığının sırrının, insanlığa karşı düşmanlığından kaynaklandığını keşfedeceğiz ve bu, her zaman aklımızda tutmamız gereken bir gerçektir. Londra’da laikliğin çöküşüyle ilgili bir konferanstaydım ve araştırmacılardan biri bana şöyle sordu: “İslâm bir kimlik arayışı değil mi?”. Bu araştırmacı Müslümanların yanında duruyordu, bizi ezilmiş olarak görüyordu ve tüm meseleyi kimlik meselesine çevirdi. Ona dedim ki: Hayır. Bu, yeryüzünde adaleti tesis etme meselesidir. Bunu söylediğimde, salondaki dinleyiciler arasında bir sarsıntı oldu, çünkü adalet fikri hakikat fikriyle, hakikat fikri de mutlaklarla bağlantılıdır. Mutlaklar bugün Batı’da artık tanınmıyor. Her şey göreceli. Her şey eşit. Bu yüzden biri ortaya çıkıp yeryüzünde adaleti tesis etmekten bahsettiğinde, bu onlara geçmişlerini hatırlatıyor, çünkü bir zamanlar onlar da yeryüzünde adaleti tesis etmekten bahsediyorlardı. Ama masumiyetlerini ve insanlıklarını kaybettiler ve böylece İslâm onlara kaybettikleri asaleti hatırlatıyor. İntifada’ya duyulan kızgınlığın sırrı da budur. Batı’da pragmatik ve pratik olmalısınız ve size verilen her parayı kabul etmelisiniz. ABD Başkanı Nixon görevden ayrıldığında, evine büyük bir meblağ teklif edildi ve hemen sattı. 1964’te seçimlerde başarısız olan ABD başkan yardımcısı, televizyona çıktı. Günler sonra American Express reklamında. Ve böyle devam ediyor. Her şey pazarlık konusu. Her şey satılık. Bir profesör moderniteyi, akrabalık ilişkileri de dahil olmak üzere tüm evrensel değerlerin ortadan kaldırılması ve her şeyin pazarlığa tabi tutulması olarak tanımladı. Yani her şey pazarın, alım satım dünyasının bir parçası haline geliyor. Ve pazarda asalet, kahramanlık, hakikat ve adalet yoktur. İslâm’a karşı duyulan şiddetli düşmanlığın sırrını anlamak için bunu aklımızda tutmalıyız.” (Abdulvahab El-Massiri)

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin