İRAN’A SALDIRI, BOP’TAN DA İLERİ

Takdim: Gönüldaşımız Hasan Karademir’in Abdurrahman Dilipak’la gerçekleştirdiği röportajı sunuyoruz. Sayın Dilipak’ın şahitlik ettiği tarih içinde kaydettikleri önemli. Mücadelenin dünü ve bugününün kıyaslaması ile büyük bir çürüme yaşandığı tesbiti ile birlikte, bu çürümeye sebep olanların, bir de kendilerini çözümmüş gibi sunmaları da cabası. Yine İran’a saldırı arifesinde, bu saldırının BOP’tan da öte bir keyfiyyet arzettiği tesbitinin de altı çizilmeliydi. Hasta yatağında zaman ayırıp sorularımızı cevapladığı için Sayın Dilipak’a teşekkürlerimizi ve bir kez daha geçmiş olsun dileklerimizi sunuyoruz.

HK Siz gençliğinizden (hatta çocukluğunuzdan) itibaren Türkiye’deki İslâmî hareketlerin her aşamasına şahitlik ettiniz. Gençliğinizdeki “İslâmî Hareket” tasavvuru ile bugünkü kurumsallaşmış yapı arasındaki devasa uçurumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dilipak – İşin içine siyaset girene kadar, biz herkesi Allah’a, Resûlü’ne, kitaba çağırıyorduk. İki sloganımız vardı: “Kör dünyanın göbeğine hak yol İslâm yazacağız”. Öteki de “Ne sağdayız ne solda, Hak yoldayız Hak yolda”. Arklar, dereler ve nehirlerle buluşup aynı denize akıyordu. Politik ve sivil kurumlaşma başlayınca bu ırmaklara barajlar kurdular. Artık kendi aralarında Hak dava için yarışmak değil, birbiri ile rekabet ediyorlardı. Başkalarını camiye çağırmak yerine cami cemaatını kendi parti, tarikat ve cemaat dedikleri yapılara çağırmaya başladılar. Bugün hepsinin okulu var, medyası var, insanî yardım örgütü, turizm şirketi var. Çocuklarının ötekilerin okuluna gitmesini istemiyor. Kur’ân kursları bile ayrı, herkesin ayrı gazete, dergi, yayınevi, radyosu televizyonu var. Ötekilerinkini okusun, dinlesin istemiyorlar. Hac ve umreye başka hocalarla gitsin istemiyorlar. Zekâtlarını kendileri toplayıp, insanî yardımları kendi vakıfları üzerinden dağıtıyorlar, partilerle pazarlık yapıyorlar, kendi şirketleri var, kendi ürünlerini tüketiyorlar.

Zaten İslâm dünyası, Arab İslâmı, Fars İslâmı, Türk İslâmı diye bölünmüş. Biri Selefî/Vehhabî, ötekisi /Şiî/Caferî/Nuseyrî, bizimkiler ehli sünnet velcemaat/Sufi… Hiç biri ötekini hak yolda kabul etmez. Oysa her İslâmın bütün olarak uygulandığı ilk dönem 4 halife dönemi, Selefî dönemdir. Vahiy tamamlandı ve Resûlullah (sav) aramızdan ayrıldı. Ve İslâm bir bütün olarak 4 Halife döneminde yaşanmaya başlandı. Hz. Ali döneminin sonunda Kerbelâ olayı yaşandı. Biz bütün Müslümanlar, Hz. Ali’den ve Ehlibeyt’ten yanayız. Her Müslüman bu anlamda Şia, yani Hz. Ali’den yana taraftır. Ehli Sünnet vel cemaat olmayan biri Müslüman olabilir mi? Bunlar fırka, hizib, mezheb olmaz, üçü birlikte İslâm’ın bütününü oluşturur. Ama Suud Vehhabizmi, Safevî Şiası ve Sünneti esas alıp İslâm’ı cemaat olarak kabul eden bir topluluk, kendini ötekilerden ayırmaz. Her toplulukta sapmalar var ve maalesef bu gün İslâm ümmeti bölünmüştür. Aynı Allah’a, Resûlüne ve kitaba imân edenler kardeştir. Onlar tek bir millet, tek bir ümmet , tek bir cemaattır. Kim ki, bir ikincisinden söz ediyorsa, onlar kendilerine ya yeni bir İlâh, ya yeni bir kitap ya da yeni bir resûl bulmuşlardır. Biz Müslümanlardanız ve Müslümanlar kardeştir.

HK O yıllarda Akıncılar ve MSP çatısı altında sokağa çıkan, dergi çıkaran o gençliğin dünya tasavvuru’ neydi? O günkü heyecan ve aksiyonun günümüzdeki yansımaları nedir?

Dilipak – Asıl heyecan verici dönem Milli Nizâm dönemi. Herkes kendisi bir şey yapmak istiyordu. Bir yerlerden talimat ya da destek beklemeden, herkes bulunduğu yerden kendi imkânları ile bir araya gelip bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Kaybedecek fazla bir şeyimiz yoktu. Bir yandan okuyor, öte yandan anlatıyorduk. Kendi aramızda okuma grublarımız vardı.

O gün pek az şeyimiz vardı, Allah’ın rahmet ve bereketi ile çok şey yapıyorduk, bu gün çok şeyimiz var ama bereketi yok, fazla bir şey yapamıyoruz. Dünyevî tekasürlerle oyalanıyoruz.

HK O yıllardaki Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve Akıncılar hareketi içindeki o ‘devrimci’ ruhu bugünle kıyasladığınızda, İslâmcılık düşüncesi neyi kazandı, neyi feda etti?

Dilipak – MTTB sine grubunu oluşturduğumuzda 9 kişiydik, hepsi üniversite öğrencisiydi. Dergi çıkartıyorduk, yayınevi kurduk, “Akın Grub” adını verdik kendimize, benim kod adım “Tarık Behlül”dü. Tarık Endülüs’teki gemilerin yakılmasını emrini veren komutan, Behlül Harun-u Reşid’in sarayında dünya umuru olmayan, saf iyiliği ve dürüstlüğü temsil ediyordu. Kurduğum yayınevinin adı Fetih Yayınevi idi. Çıkarttığımız gazete millî ve yeni bir devre işaret eden, “Yeni Devir”di. İlk kez bir sanat dergisi çıkarttık, aylık, adı “Yeni Sanat”. Edebiyat dergisi vardı da, Sanat dergisi yoktu. Yedi sanat dalında haber, yorum, eleştiriler yayınlıyorduk. Sol’un “Ulusal Sineması” vardı, biz de “Millî Sinema” tartışması başlattık.

HK Geçmişte daha çok anti-kapitalist ve anti-emperyalist bir tonda olan İslâmî söylem, bugün küresel sermaye ile nasıl bir ilişki içine girdi?

Dilipak – Artık bizim de “Yeşil Kapitalist”lerimiz var. Hızımızı alamadık “Yeşil Kemalist”lerimiz, “Yeşil Feminist”lerimiz de var. O ilk dönemde Tekin Erer bizi “Yeşil Komunist” olarak suçluyordu. Aslında Sosyalizmi de eleştiriyorduk ama, Kapitalizmi de, Faşizmi de eleştiriyorduk. “Ne sağdayız ne solda, Hak yoldayız hak yolda” dediğimiz için sağı reddetmemiz geleneksel çevrelerde tepkiye sebeb oluyordu. Çünkü aktüel gerçeklik “muhafazakâr ve sağcı” olmamız gerekiyordu. Demirel bu tabandan oy devşiriyordu.

Soğuk savaş döneminde bizden bir çok kişi devşirildi. ABD’nin ucuz askeri olduk. Türkiye, Türk dünyası, İslâm dünyası, hep birlikte bize Komunizmi gösterdiler, o ölümdü, Batı ehli kitap diye, ölümü gösterip hastalığa razı ettiler.

HK Bir zamanlar sistemin dışından söz söyleyen cemaat ve tarikatların, bugün sistemin sacayakları haline gelmesini İslâmî mücadelenin bir kazanımı mı, yoksa tasfiyesi mi olarak görüyorsunuz?

Dilipak – Kazanım ya da sapma değil, çürüme. Eğer kazanım sayısal olarak kişi, servet diyorsanız, artık her tarikatın holdingi var neredeyse. Geleneksel tarikatlar yetmedi, sistem sun-i tarikatlar da üretti, Kalkancı gibi, Adnan Oktar gibi, Captagon tüccarından şeyh ilân ettiler, bunlar geniş taraftarlar da buldular. Başarı olarak Gülen cemaatı en başarılı olandı ama, arzulanan başarı bu mu idi.

HK AKP’nin kuruluşunda “İslâmcılık” gömleğini çıkarıp giydiği “Muhafazakâr Demokrat” gömleği, ‘içeriden fetih’ hamlesi miydi?

Dilipak – İslâmcılık değil de “Millî Görüş” gömleğini çıkarttıklarını söylediler. Önce “kuş dili ile söylüyoruz” dedik, sonra kamuflaj elbisesi giydik, günya farkedilmeyecektik. Politik dil, batılı kavram ve kurumlarla İslâmı anlatmaya yönelik. Demokratik İslâm oldukça taraftar da buldu.

Zaten İslâmcılık tartışmalı bir kavram. İyi niyetli arkadaşlar, bunu vahyin, risaletin farkında, tevhidî bir duruş olarak düşünürken, öte yandan kavramsal olarak Müslüman olmakla İslâmcı olmak aynı şey değil. Bu akıllı olmakla akılcı olmak gibi bir şey. Bu anlamda ben kendimi, İslâmcı ya da Müslümancı olarak tanımlamıyorum. Ben beynel Müslimin bir ferd olarak ön ve son takısı olmayan, yalın bir Müslümanım.

HK AKP döneminde inşa edilen “Muhafazakâr Burjuvazi” hakkında düşünceleriniz neler?

Dilipak – Yeşil sermaye, yeşil bürokrasi, yeşil feminizm derken yeşil burjivazi de çıktı. Artık Anadolundan gelen muhafazakar sağcı, milliyetçi unsurlar, siyasette yer almaya başlayınca, hele de CHP-MSP koalisyonu ile başlayan iktidar ortaklığı, bir ânda bürokraside de, o zamanki tabirle “takunyalılar” çoğaldı. Tabiî Anadoludaki zenginler müteahhitliğe başladılar. Çocuklarını büyük şehirlerde, yurt dışında okutmaya başlattılar. İmam-Hatipler çoğaldı ama meslek liseleri, sanat okulları kapanmaya başladı. Onlar büyük şirketlerde çalışmaya başladılar. Sonuçta süreci iyi yönetemedik. Bu gün İmam Hatip ve İlâhiyatların geldikleri nokta belli, maalesef.

HK BOP hakkında Türkiye’de meseleyi en iyi bilenlerden birisiniz. Bugün İran’a yapılmak istenen saldırı ile BOP’un gayeleri arasında paralellik var mı, o açıdan BOP bitti diyebilir miyiz?

Dilipak – BOP 23 ülkenin sınır, rejim ve iktidar yapılarını dönüştürmek, yeniden yapılandırmak için başlatılan, ABD’nin başını çektiği, İngiltere, Türkiye ve Mısır’ın da içinde olduğu, AB ve NATO tarafından desteklenen bir proje idi. Bugün artık önemini kaybetti. Çok daha tehlikeli, pek de görünür olmayan yapılar var gündemde. Arab Baharı (!?) ve sonrası yaşananlar senaryonun revize edilmesine sebeb oldu. Epstein ile daha hızlı yol aldılar mesela, Chabat’la da öyle. Hedef ülkeleri Agartha (fuhuş, uyuşturucu, kumar mafiası) ile daha hızlı ve kolay yol aldılar. İslâm ülkeleri liderlerinin Gazze konusundaki sessizliğinde gördük bunu. Toplumu da sosyal medya, STK, medya üzerinden kolayla manipüle ettiler bu arada.

İran’a karşı saldırı, BOP dan daha ileri bir senaryonun ürünü. O plân İran’dan ibaret değil, İran’a yönelik yeni bir saldırının domino etkisi, sadece komşu ülkelere değil, çok daha uzaklara uzanabilir.

HK Geçmişte BOP çerçevesinde Türkiye’ye biçilen rol ile bugünkü bölgesel pozisyon arasındaki bağı nasıl kuruyorsunuz? İslâm dünyasının birliği ideali, küresel emperyalizmin projelerine mi kurban edildi?

Dilipak AK Parti aslında kendi için bir çok eğilimi muhafaza eden bir parti. Başından beri uluslararası sistemle birlikte hareket etmeye çalışıyor. AB üyeliğinden ve NATO’dan vazgeçemiyorlar. Geleceğe ilişkin tasavvurlarını Batılı kavram ve kurumları ile anlatıyorlar. F. Gülen ile uzun bir birliktelikleri var. Gülen harketininuluslararası sistemin örgütleyip desteklediği bir hareket olduğunu artık herkes biliyor. BOP projesinde AK Parti, Osmanlı Milletler topluluna bağlı 30’a yakın ülkenin sınır, rejim ve iktidar yapılarını dönüştümek için ABD ve Batılı ülkelerle stratejik bir ortaklık kurulmuştu.

İslâm ülkelerinin birliği ayrı bir konu. Bırakın İslâm ülkelerini Türk Birliğini, D8’i bile doğru düzgün çalıştıramıyoruz. Hükümetlerin durumunu Gazze konusunda gördük, bunlardan bir şey olmaz. Toplumun yapısı da, özellikle bürokrasi, sermaye grubları, medya, STK’lar da siyasî topluluklardan daha fazla güven vermiyor.

Bu konuda önce müslümanların müslümanlıklarını sorgulamaları ve yeniden imân etmeleri gerekiyor. Yoksa bu cemaat ve cami, müslüman profili ile bir yere varamayız. Mezhep tarikat tartışmaları ile, siyasî tartışmalarla birbirimizi yeriz. Bırakın İslâm ülkelerini birleştirmeyi, imân, ihlâs, uhuvvet temelli Risale-i Nur müntesiblerini bile bir araya getiremezsiniz. İslâm ülkelerini birleştirmek isteyen Millî Görüş hareketi kaç parçaya ayrıldı. Daha Türk-Kürt kardeşiliğini tesis edemeyen bir Müslüman topluluk var.

HK Türkiye’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde (BOP) üstlendiği rolü, o günün şartlarında bir ‘stratejik hamle’ olarak mı gördünüz, yoksa İslâm coğrafyasının emperyalist çıkarlar doğrultusunda yeniden dizayn edilmesine verilen bir destek olarak mı değerlendiriyorsunuz?

Dilipak – Hayır stratejik bir hamle değil, AK Parti bunu zorunluluk olarak gördü. Biz dışarıda kalırsak, bizi köşeye sıkıştırırlar, masada olursak, içeride kendimizi izâh edebilir, pazarlık edebilir, bir uzlaşma zemini oluşturabiliriz gibi düşünceler de vardı. AK Parti başından beri uluslararası düzeni, sistemi, örgütleri karşısına almama konusunda bir tavır sergiledi. Türkiyeyi yönetenler, darbe korkusu ile hep Batı kavram ve kurumlarının gölgesine sığınarak kendine bir meşruiyet alanı açmak istedi. Stratejik hamle değil, bir taktik. Hem ABD, hem AB, hem Rusya ile stratejik ortak olarak dengeler üzerinde ayakta durmak için aktif denge politikası uygulanmaya çalışıldı. Bunun tabiî sonucu günü kurtarmaya yönelik politikalarla ilkesellikten uzaklaşıldı, iş oportünizme, “Mavi boncuk politikası”na dönüştü.

HK Mevcut iktidarın özellikle “Ilımlı İslâm” gibi (BOP’un bir parçası olarak görülen) projelere mesafe koyduğunu düşünüyor musunuz, yoksa yöntem mi değişti?

Dilipak – İslâm’ın ılımlısı, radikali olmaz. Kim ki, İslâm’ın önüne ve sonuna bir takı yapıyorsa, kişi eklediği ya da çıkarttığı ile başbaşa kalır, din aradan çekilir. Artık insanlar “Hangi İslâm” diyor. Kimi geleneksel İslâm, kimi muhafazakar, kimi modern, hatta reformist, her çeşit İslâm icad edildi, mesela “Politik/Siyasal İslâm” bunlardan biri, eleştirdiklerimize benziyoruz. Para ve siyasetin dönüştürücü bir gücü var. Başkalarını, toplumu dönüştürmek için yola çıkanlar, o para ve güce erişince sahip oldukları servet ve güç kendilerini dönüştürüyor. Sonra Eba Müslim Horasanî’nin dediği yere geliyoruz: “Onlar, zarar vermeyeceklerinden / şerrinden emin oldukları için dostlarını kendilerinden uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını yakın tuttular. Yakın tuttukları düşman dost olmadı. Ama uzak tuttukları dostları düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince / toplanınca yıkılmaları mukadder oldu.” Bir zamanlar dini muhafaza için paramızı harcar gücümüzü birleştirirken, siyaset üzerinden güç ve servet devşirenler, bu kez servet ve siyasî güçlerini muhafaza için dinlerinden taviz vermeye başlıyorlar. Mesela aynı şey solda ideolojilerinden taviz şeklinde kendini gösteriyor.

HK Sizce mevcut iktidarın “Eyy!…” diyerek eleştirel Batı çıkışları bir strateji mi, yoksa kitleleri konsolide etmeye yönelik bir retorikten mi ibaret?

Dilipak – Daha çok algıları yönettiklerini zannediyorlar. Allah (cc) Hz. Musa’ya, “Firavun’a git, ona güzel söz ve hikmetle Hakkı söyle” dedi. Bu polemik dilinin kimseye faydası yok. Politikaların sadece sözlerine kulak vermeyin, ayaklarına da bakın, bakın bakalım o ayaklar nereye gidiyor. Kitab, peygamberimize, “çevrendeki insanlara sert davranırsan, çevrenden dağılıp giderler” diye uyarıyor. Maalesef siyasete öfke dili hâkim. Kitabımız bize “öfkeni yut” der, Aşk ve öfke aklı zail eder.

HK Sizde çok çile çektiniz, emeğiniz geçti, siz ve o zamanki gençlik, bugünkü tablo için mi mücadele ettiniz?

Dilipak – Kimse için mücadele etmedim, ne yaptımsa Allah rızası için yaptım, dolayısı ile Allah’ın rızasını kazanırken vadedilen karşılığı kendim içindi. Ben başkalarını çağırırken yardımlaşmak, birlikte hareket etmek, birbirimizi Hakka ve hayra teşvik etmek içindi. Bugünkü tablo insanların kendi tercihleri, herkesin yaptığının karşılığını göreceği bir gün var. Biz seferden sorumluyuz, sonuçtan değil.

Bugünkü gençlik tek sorumlu kesim değil, Siyaset, bürokrasi, aile, mektep, cami-cemaat, tarikat, sermaye sahipleri, akademisyenler, medya, STK’lar, hepimiz sorumluyuz. Şeytanın varlığı günâh işlememizin bahanesi olamaz. Karanlık aydınlığın yokluğudur. Işık gelince karanlık yok olur. Kafamız, bilgimiz, kalbimiz imânın nurunu yaymıyor, onun için dünya böylesine karanlık. Ama unutmamak gerekir ki, karanlığın en koyu ânı aydınlığa en yakın olduğu zamandır. İyi şeyler yapmadan önce kötü şeyler yapmaktan vazgeçmemiz gerek. Def-i mazarrat celbi menafiden evladır. Rüşvet ve torpilden vazgeçip, ehliyet ve liyakata yönelmemiş, istişare ve şuraya yönelmemiz gerek.

Şimdi tevbe istiğfar edip, tevbe etmemiz gerek. Din ve devlet büyüklerini, Allah (cc) den başka birilerini İlâh ve Rab edinmekten vazgeçmemiz gerek. İtiraf edelim ki, cahillerden ve zalimlerden olduk.

Teşekkür ederim. Selâm ve dua ile.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin