86 TOPLUMUN ORTAK KADERİ AYNI; AHLÂKSIZLIK MEDENİYETLERİ YOK EDİYOR, KİRLİ BİR GÜÇ İNSANLIĞI ZEHİRLİYOR
Mustafa Uzun
Bugün dünyada yaşanan tartışmalar yeni değil. Sadece dili yeni. Özgürlük, hak, bireysellik, özgür cinsellik gibi kelimeler parlatılıyor. Ama bu kelimelerin arkasında yürüyen süreç çok eski. İnsanlık tarih boyunca aynı eşiğe defalarca geldi. Aynı hataları yaptı. Aynı bedelleri ödedi. Bugün yaşadığımız şey tarihin başka bir sahnede tekrar edilmesinden ibaret.
Küresel ölçekte yürütülen kültürel dönüşüm rastlantı değil. Eşcinselliğin, LGBT konularının ve yaygın ahlaksızlık propagandasının yalnızca bir yaşam tercihi olarak değil insanlığın yeni normu gibi dayatılması bilinçli bir tercihin sonucu. Kirli bir güç bunu bilerek yapıyor. Epstein konusu işin sadece görünen kısmı. Bu dayatma bireyle sınırlı kalmıyor. Aileyi hedef alıyor. Çocuğu hedef alıyor. Toplumun süreklilik fikrini hedef alıyor. Çünkü bir medeniyeti yıkmanın en kısa yolu onun ahlaki omurgasını çökertmektir.
Bu iddia bir inanç sloganı değil. Bir ahlak vaazı hiç değil. Tarihsel verilerle, sayılarla ve somut örneklerle konuşan bir gerçeklik. Tam bu noktada adı özellikle anılması gereken bir isim var. Daniel Unwin…
Unwin bir vaiz değildi. Bir ideolog da değildi. Bir antropologdu. Dini metinlerle değil, toplumların gerçek tarihleriyle çalıştı. 5000 yıllık tarihi ve 86 farklı toplumu mercek altına aldı. İlkel kabilelerden büyük imparatorluklara kadar geniş bir yelpazede veri topladı. Amacı ahlakı savunmak değildi. Amacı bir soruya cevap aramaktı. Toplumlar neden yükseliyor ve neden çöküyor?
Ortaya çıkan tablo son derece netti. Hatta rahatsız edici derecede netti.
Unwin’in incelediği 86 toplumun tamamında kültürel üretimin zirve yaptığı dönemler evlilik öncesi cinsel kısıtlamanın ve mutlak tek eşliliğin geçerli olduğu dönemlere denk geliyordu. Unwin’e göre, mutlak cinsel özgürlüğe geçiş yapan her toplum, istisnasız üç nesil (yaklaşık 100 yıl) içinde kültürel çöküşe uğramakta ve atalet seviyesine gerilemektedir. Unwin bu tabloyu kurarken meseleyi soyut bırakmadı. Cinsel düzeni derecelere ayırarak inceledi. Önce evlilik öncesi alanı sınıfladı. Bir uçta tam cinsel özgürlük vardı. Yani hiçbir sınır yoktu. Ortada düzensiz kısıtlama bulunuyordu. Bazı dönemlerde geçici perhiz uygulanıyordu. En uçta ise sıkı iffet yer alıyordu. Evlenene kadar bakirelik esastı. Evlilik sonrası için de benzer bir ölçek kurdu. Değiştirilebilir tek eşlilik, tek eşli ama kolay çözülebilen birliktelikleri ifade ediyordu. Değiştirilebilir çok eşlilikte erkek birden fazla eşe sahipti, kadın ayrılabiliyordu. Mutlak tek eşlilik, hayat boyu tek eş ilkesine dayanıyordu. Mutlak çok eşlilikte ise erkek çok eşliydi ama kadın ömür boyu sadakatle tek erkeğe bağlıydı. Unwin’in dikkat çektiği nokta şuydu. Kültürel enerjinin en yüksek olduğu toplumlar, bu ölçeğin en sınırlayıcı uçlarında yer alıyordu. Yani erkeğin çok eşli, kadının ömür boyu tek erkeğe sadakatli olduğu toplumlar medeniyetlerini en sıkı şekilde koruyordu. Sınır gevşedikçe süreklilik kırılıyor, çözülme başlıyordu.
Bu bir iki örnekte görülen bir tesadüf değildi. 5000 yıllık süreçte ve 86 medeniyette mevcut olan bir durumdu. Medeniyetlerde bilim, sanat, hukuk, mimari ve siyasal organizasyon ancak bu ahlaki çerçeve korunurken gelişmişti. Unwin’in analizinde medeniyetin zirvesi olan “Rasyonalist” seviye; doğayı anlamak, yönetmek ve yüksek sanat, bilim ve mimari eserler üretmek için aklın kullanıldığı aşamadır.
Ancak bu seviye tesadüfen korunamaz. Unwin, yüksek toplumsal enerjinin “sublimasyon” yoluyla elde edildiğini savunur. Freud ve Rivers’ın teorilerine atıf yaparak, cinsel enerjinin doğrudan hedefine ulaşması engellendiğinde bu enerjinin sıkışarak toplumsal bir verimliliğe dönüştüğünü belirtir. Daha çarpıcı olan şuydu. Cinsel serbestliğin arttığı hiçbir toplum, bu yükselişi kalıcı kılamamıştı. Serbestlik bir anda çöküş getirmiyordu. Tam tersine ilk etapta bir rahatlama hissi oluşuyordu. Ama Unwin’in özellikle vurguladığı nokta şuydu. Etkiler gecikmelidir. Ortalama olarak iki ila üç nesil sonra sonuçlar görünür hale gelir.
Bu gecikme meselesi hayati önemdedir. Çünkü bugünün savunucuları hep bugüne bakar. “Bak bir şey olmadı” der. Oysa medeniyetler böyle çökmez. Önce anlam aşınır. Sonra kurumlar zayıflar. En son nüfus, üretim ve siyasal düzen çöker. Bugün Batı toplumlarından başlayarak bütün dünyayı saran kriz tam olarak bu. Unwin’in 1934’teki bulguları 1960 sonrası Batı dünyası için ürkütücü bir projeksiyon sunmaktadır. “Mutlak tek eşlilik” yerini “değiştirilmiş tek eşliliğe” (kolay boşanma ve geçici birliktelikler) bıraktığında toplumun rasyonel düşünme yetisi de gerilemeye başlar. Unwin, bu aşamada ortaya çıkan insan tipini “Sofist” olarak tanımlar. Öncülünden sonucu çıkmayan, rasyonel düşünceden kopmuş birey. Bugünün “gerçek ötesi” dünyası, Unwin’in öngördüğü insan entropisinin bir sonucudur. Nesnel standartların terk edilip “duyguların” ve “tanımlamaların” biyolojik gerçekliğin önüne geçmesi toplumun rasyonalist zirveden zoistik atalete doğru hızla kaydığının işaretidir.
Antik Roma bunun en bilinen örneklerinden biri. Roma’nın yükseliş döneminde aile yapısı sertti. Evlilik kutsaldı. Boşanma istisnaydı. Bu dönemde Roma hukuk sistemini kurdu. Askeri disiplinini oluşturdu. Akdeniz’i bir yönetim alanına çevirdi. Ancak geç dönemde cinsel serbestlik yaygınlaştı. Aile kurumu çözüldü. Doğum oranları düştü. Askerlik bir görev olmaktan çıktı. Roma süreç içerisinde içten içe çözüldü. Çöküş askeri saldırıyla değil, içeriden geldi.
Benzer örnekler Antik Yunan’da, Mezopotamya’da, Orta Amerika uygarlıklarında da görülür. Unwin’in verilerine göre ahlaki kısıtlamaların gevşediği her toplumda kültürel enerji düşmüş, toplumsal disiplin zayıflamış ve sonunda siyasal yapı dağılmıştır. Bu sonuçların istisnası yoktur. Bu, çok net bir tarihsel gerçektir.
Buradaki kritik kavram Unwin’in “kültürel enerji” dediği şey. Bu enerji sadece ekonomik refah değildir. Bir toplumun uzun vadeli üretme gücüdür. Sabırdır. Plan yapabilme yeteneğidir. Nesiller arası sorumluluk bilincidir. Bu enerji aile üzerinden taşınır. Aile çökerse bu enerji de söner. Bugün küresel ölçekte yapılan tam olarak budur. Bu, insanlığın krizidir. İnsanlığa düşman bir kirli güç bunu tetikliyor. Aile yük gibi gösteriliyor. Sorumluluk baskı gibi sunuluyor. Nesil fikri gerici ilan ediliyor. Çocuk korunması gereken bir emanet olmaktan çıkarılıp kimlik deneylerinin nesnesi haline getiriliyor. Bu bir özgürlük hamlesi değil. Bu bir çözülme mühendisliğidir.
Lut Kavmi sadece bireysel eylemlerin cezalandırılması değil, cinsel sapkınlıkların toplumsal bir meşruiyet kazanmasının yarattığı yıkımı anlatan sosyolojik bir metafordur. Cinsellik, medeniyetin koruyucu kabuğunda bir tabu olarak kalmak zorundadır. Bu kabuk; haklar, özgürlükler ve eşitlik adı altında bir kez çatlatıldığında, “medeniyet yumurtası” tüm birikimini akıtarak boşalır.
Unwin’in çok cins bir düşünür. Tarihle konuşuyor. Sayılarla konuşuyor. Medeniyetlerin hafızasıyla konuşuyor. Ve bütün rakamlar aynı şeyi söylüyor. Ahlaki sınırlarını kaybeden toplumlar ayakta kalamaz. Bugün insanlık yine aynı eşiğe gelmiş durumda. Dil değişiyor. Kavramlar ters yüz ediliyor. İtiraz edenler susturuluyor. Ama tarih susturulamıyor. Çünkü tarih eninde sonunda hesabı çıkarıyor. Bu hesap her seferinde aynı sonucu veriyor. Ahlaksızlık bireyi değil sadece, topyekün medeniyeti yok eder. Bunu tereddüt ederek söylemiyorum. 5000 yılın ve 86 toplumun ortak tarihinden çıkan soğuk bir gerçek olarak ifade ediyorum.
Ve belki de en rahatsız edici soru tam burada duruyor. Bu çözülme kendiliğinden mi yaşanıyor? Yoksa arkasında karanlık bir akıl mı var? Jeffrey Epstein dosyaları sadece bireysel bir sapkınlık hikâyesi olarak okunabilir mi? Yoksa bu dosyalar, küresel ölçekte korunan ve beslenen bir ahlaksızlık ağının ipuçlarını mı veriyor?
Epstein vakasında ortaya saçılan ilişkiler, koruma kalkanları ve sessizlik duvarı açıkça şunu gösteriyor. İnsanlığı ahlaki olarak zayıflatmak, aileyi dağıtmak ve sınırları yok etmek için kirli bir güç bilinçli bir strateji uyguluyor.
Pornonun da, LGBT’nin de, sınırsız cinsellik iddiasının da, pedofilinin de; hepsini geçtim aileye dair en makul ve fıtri durumların şeytanlaştırılması da bu stratejinin ürünü. Helal, doğal ve fıtri olan ötekileştirilirken ahlaksızlık küresel ölçekte teşvik ediliyor, normalleştiriliyor ve dokunulmaz kılınıyor. Kirli ve gizli bir güç, tam da Unwin’in tarif ettiği sonucu bildiği için ahlaksızlığı insanlığın geneline yaymak istiyor. İnsanları hayvanlaştırarak yönetecekler. Unwin bu çalışmayı 1934 yılında yayınladı. Çok net bir gerçek bu. Mesajı aldılar ve bütün insanlığı buradan zehirlemeye başladılar. Bu kirli güç insanlığa düşman. Tarih gösteriyor ki ahlaki omurgası kırılan toplumlar direnemez. İnsanlığın bütün direnç merkezleri bu şekilde yıkılıp o kirli güce hizmet eden goyimler haline getirilmek isteniyor.
İslam fıkhı, Hadis’i Şerifler ve elbette tarih, bu konuda son sözünü çoktan söylemiştir. Bizler de elimizden geldiğince uyaracağız ve insanlık olarak gargat ağacının arkasına saklananları göreceğiz ve göstereceğiz inşallah.
Kaynak: Millî Gazete










