SÜNGÜ SİSTEMİ

Burhan Halit KOŞAN

MAVİ GÜL

Bazı kitaplar gibi, bazı insanların da harikulâde bir hayat hikâyesi vardır. Bu güzel insanlar ebediyete göç ettiği zaman sevenlerinin ve ardı sıra yürüyenlerin kafasında bir anlık kafa karışıklığı yaşanır. Pirüpak sinelere çaresizliğin mahzunluğu ve yüreklere yetim kalmanın hüznü çöker. Dile dökülmez, fakat her birinin kalbinde cevabını bilmediği soru şimşekleri çakar: “Onun yerine kim geçecek? Ben, şimdi ne yapacağım?” Meçhûl, müphem ve belirsiz cevaplarla birlikte her bir kalpte genişleyen bir boşluk her bir akılda bin bir karadelik oluşur. Ve zekâ, öteler ile bağlantıya geçse de kelimeler, kelimeler, durduramaz kanamayı doğal bir vefat vakıası bile böylesine bir teessüre sebep oluyorsa, harikulâde bir insanın, bilge bir insanın, mihver bir insanın doğal olmayan bir şekilde katledilmesi, maktûl olması, şehit edilmesi karşısında da bağlılarının boşluğa ve çaresizliğe düşmemesi, sevenlerinin şaşırmaması, vicdan sahiplerinin tepki vermemesi, refleks göstermemesi düşünülebilir mi?

Anadolu’nun “Mavi Gül”ü, yani Salih MİRZABEYOĞLU’nun şehadetinde parmak izi olan müesses nizâm, köhnemiş paradigmalarını kabullenmemizi, yeni paradigmaları karşısında da sağır ve dilsiz bir şekilde teslim olmamızı bekliyor. Diyarbakır’da şehit düşen Celalettin Harzemşah dedemiz ile şehit Kumandanımız Salih Mirzabeyoğlu teslim olmadığına göre, bu beklentilerine bir derviş tebessümü bırakalım ve yürümeye devam edelim…

SÜNGÜ SİSTEMİ

Süngü sistemi ile köhne paradigmalarının kabul edilmesini bekleyen külüstür rejim, şimdi de Batı ile uzak Batı orjinli “Yeni Dünya Düzeni” adlı parya sisteminin paradigmalarının tasdik edilmesini ve bu sapkınlığa göre yaşanılmasını istemektedir. Çıplak, çırılçıplak bir şekilde ifade edecek olursam, “süngü sistemi” ile lâiklik, ultra lâiklik gibi, dinimize, örfümüze ve ananelerimize aykırı anlayışları dayatan külüstür rejim, şimdi, şu ânda da Batı ve uzak Batı menşeli, “mülksüzleştirmek, cinsiyetsizleştirmek, kimliksizleştirmek, soysuzlaştırmak” paradigmalarını dayatmaktadır. Zihinler bu kusmuğun boca edildiği bir hırsla kirletilirken, hurma ağacıyla mesh edilen, dut ağacına yazılan ve ulu çınar ağacında saklanmaya layık şiirlerin yazılmasını bekleyebilir miyiz?

Süngü sistemiyle yönetilen her bir ülkede maktûl ve sanık, mazlum ve zalim belli olsa bile alınacak kararlar “adalet” anlayışının öznesine göre değil, organize çetelerin menfaatlerine göre verildiği malûmunuzdur. Akıl oyunlarına veya kendimizi manipüle etmeye, kendimizi kandırmaya gerek yok, barbarlar devleti ele geçirdi. Devletlerin kurumlarıyla temsil edildiği bir zaman diliminde değil, şirketlerin devletlerinin olduğu Araf’tayız. Bugün, adaletin neşteri değil, hainlerin, haydutların, hapishane kaçkınlarının, ahlâksızların, şirretlerin, uyuşturucu satıcılarının, tefecilerin, seri katillerin kör bıçağı kesiyor. Kendimizi manipüle etmeyelim ve kandırmayalım, barbarlar devleti ele geçirdi. Babil kulesinin yıkıldığını söyleyen safdillere aldanırsak, bozuk para gibi harcanırız. Barbarlar, yani lâiklere, yobazlara, kaba softalara, akıl hastası din adamlarına, kalbinde katran kaynatan bilim adamlarına, çürük aydınlara, kalemini satan gazetecilere, beşinci kol faaliyeti yapan ahmak akademisyenlerle müşterek çalışan milletvekillerine karşı sözlerimin ne faydası var?

Kelimeler kanamayı durduramasa da, cümleler pansuman yapamasa da, paragraf bukleleri adaleti getirmese de yazmaya mecburuz. Yaralarımızı, makale ve cansız resim karelerinin iyileştirmeyeceğinin farkında olsak bile yazmaya, okumaya ve gözbebeklerimize mühürlü resimleri yâd etmeye mecburuz. Aynı zamanda ilâhî geleneğin bir huzmesi olan örfümüze aykırı olan, Kur’ân’ı Kerîm’in matrisine aykırı olan cüzzamlı cumhuriyetin yazım tekniğine muhtaç değiliz. Hani demem o ki, soldan sağa doğru yazmanın getirdiği zihin kirliliği moda, sağdan sola doğru okumanın, yazmanın, düşünmenin demode kabûl edildiği bu pasaklı çağın maktûlü ve kurbanı olsak da Göktürkçe gibi, Kur’ân’ın lisanı gibi, sağdan sola doğru okumakla, düşünmekle ve tefekkür etmekle şifa bulabileceğimizi söylemeliyim. Lisan, yani dil ve gramer ile ilgilenenlerin dikkatini çekip çekmediğini bilmesem de akıl sahipleri için, Göktürkçe ile mukaddes kitabımız Kur’ân’ı Kerîm’in sağdan sola doğru yazılması, okunması, düşünülmesi ve tefekkür edilmesi tekniğinin aşılanmasın hikmet değil midir?

BABİL KULESİ

Kendimizi kandırmayalım ve manipüle etmeyelim. Beşeriyetin incisi ve tuğrası olan aziz milletimiz, Sultan Abdülhamid Han’dan sonra yetim ve öksüz kaldığı gibi, başsız, iktidarsız, kudretsiz kaldı. Kendimizi kandırmayalım, barbarlar devleti ele geçirdi, cehennemin hükmü sürüyor. Hani demem o ki, cehennemin hükümlerini icra eden süngü sistemi, mukaddes dinimizin şiarları ile ilâhî geleneğin bir şubesi olan örfümüzün prensiplerini imha ve ilga etmek için tasarlandı. Çıplak, çırılçıplak bir şekilde ifade edecek olursam, müesses nizâm bizimle birlikte zihniyetimiz ile hareketimizi ortadan kaldırmak, yeryüzünden silinmemiz için tasarlandı. Bizi yıkmak için tasarlanan süngü sisteminin, yıpratma, kaos, kargaşa, zihniyet dönüşümünde mesafe kat etmesine rağmen imha ve ilga etme hususlarında tam başarı sağlayamadığı için, Babil Kulesi projesine yöneldiğini söyleyebilirim.

Evet, kendimizi kandırmayalım. Barbarlar, Babil Kulesi’ni yeniden inşa ediyor. Cumhuriyetin sansürü ve baskısı gittikçe genişliyor. Vicdan sahipleri ve müesses nizâm karşı karşıya geliyor. Adalet, hürriyet, hür düşünce odaklı meydan okuma eylemleri, devleti ele geçiren barbarların acımasız baskısıyla karşılanıyor. Süngü sisteminin işlediği canice cürümlerin sesini bilerek ve isteyerek bulanıklaştıran ve faillerine ulaşılmasına duvar ören barbarların, Babil kulesinin inşasında da amelelik yaptıklarını sobeleyebiliriz.

Karamsar ve kötümser olmaya gerek yok. Mağlûp olunacağının kesin olduğu durumlarda bile direniş, ahlâkî bir mecburiyettir. Kişinin onurunu, mukaddes hakikatleri savunması ve gerçekleri ifşa etmesi de ahlâkî bir aksiyondur. Kulağa sunulanın, göze sunulandan daha yavaş bir şekilde zihni etkilediğinin farkındayım. İllegal olan günâhların fizikî karanlığına ve radikal kötülüklere ortak olmamak için, zihinleri yavaş bir şekilde etkilese de her bir kulağa direnişi fısıldamalıyız. Bizi imha ve ilga etmek için tasarlanan, bizi yıpratmak için tasarlanan süngü sisteminin istediği köleliği reddetmekle başlayabiliriz. Tecrit, ademe mahkûm etme uygulamalarına karşı, hürriyet odaklı mefkûremizle yürüyebiliriz.

Karamsar ve kötümser olmaya gerek yok. Denizin dalgaları kıyıya vuruyor, gökyüzünün yağmurları düşüyorsa toprağa ve yerkürenin her bir köşesinde “adalet” çığlığı yükseldiğine göre kaygılanmaya, tasalanmaya gerek yok. Aklı başındaki her bir insan, süngü sistemi ile Babil Kulesi’nin yerle yeksan olacağını kestirebilir. Aklı başındaki her bir insan, hurdalığa atılması gereken demokrasinin çözüm olmadığını ve seçimlerde fazla oy almanın, iktidar olmaya eşdeğer olmadığını söyleyebilir. Aklı başındaki her bir insan, çirkin ile çirkefin az veya çok tarifini yapabilir. Önemli olan, ân itibari ile olmayan mânâsına gelen ütopyamızı, yani Büyük Doğu-Başyücelik ütopyamızı dillendirebiliyor muyuz; çünkü önümüzdeki her şey buna bağlı…

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin