KIRMIZI KELİMELER

Burhan Halit KOŞAN

“Karşıya taşınmak” mânâsına gelen tercüme ve çeviri kelimeleri sadece diller arasındaki kelime ve kavram aktarımını değil, aynı zamanda hem bir yerden bir yere fizikî aktarımı hem de bir yerden bir yere zihin aktarımını ifade eder. Efem, yani Salih MİRZABEYOĞLU da “mütefekkir” sıfatına mutabık olarak cennete ait her bir güzelliği bu fani dünyaya taşıyan ve öz lisanımıza çeviren bir tercüman, bir çevirmen idi diyebilirim. Tercümeleri, çevirileri, yani hür iradesiyle kaleme aldığı kendi öz eserlerine göz attığımızda, dünyaya göre karşı kıyıda olan cennete ait peyzajı, intizamı, adaleti, şefkati, merhameti, şefkati, sadakati, istikâmeti, nükteyi, vefayı ve ölümsüzlük gibi cennet iksirlerini bu fani dünyaya taşımasına ve cömertçe ikramlarına kulak verme borcumuz var… Benim Atam Oğuz Kağan!

Cüzzamlı Cumhuriyetin sağır duvarlarını yıkan terkibî hükümlerine, kabalığı mağlûp eden nezaketine, algoritmaları deviren diyalektiğine, aforizmaları kavuran nüktelerine, fütürizmi tuş eden ferasetine, maziyi berraklaştıran basiretine ve istikâmetine hem kulak kabartmaya, hem kulak vermeye borçluyuz. Cennetten taşıdığı mevhibeler ve cevherlerle yeni bir dünya inşa etmek için cihadı ekberlerde bulunan bu aziz insana hem kulak kabartmaya, hem kulak vermeye mecburuz… Ben bir şey yapmazsam dünya değişmez!

Ruhumuz ve kanımız cennete ait bu şifa dolu güzelliklerle coşsun ve azmimizin gücünü artırsın. Azmimiz artsın ki hem borcumuzu ödeyebilelim hem de paradigmaları cehenneme ait kaos, kargaşa, işkence, baskı, tazyik, ihanet, komedi, entrika, fitne, fesat, tefrika gibi şirretlik ve çirkeflik barındıran Cumhuriyet cehenneminden firar edenlerden olabilelim ve kurtulabilelim. Gerçek şu ki, birer birer dönüyoruz. Bu bir savaş, kendimize söyledik ve kelimelerimizi bileyledik. Yine savaş şarkılarını biz yazalım ve ağıtlarımızı unutalım ki, insanlık yeniden kontrolü ele alabilsin.

Mahmur kalbim uyanıyor ve uyanmış gözlerimle dünyaya bakıyorum. Ve gördüğüm gerçek şu: Entelektüel olarak kör ve sağır, aziz şiir karşısında dilsiz, bedeni mefluç ve beyin ölümü gerçekleşmiş Cumhuriyet derebeyliğinin her bir kötülüğünü görmek yükümlülüğümüzle birlikte dost yüzlü düşmanlarla da yüzleşmemiz gerekiyor. Aksi takdirde kişisel kazancımızı her şeyin üstünde tutmamızı dillendiren süflî sesin esiri ve “günlük ekmeğini kazan” iknasının prangalı mahkûmu oluruz… Alınyazısının ilacı yok, merhemi yok!

Süflî sesin esiri, mahkûmu ve paryası olmamak için, “ilham”ın sesine, hayatları şiir olan aziz insanların lâhutî sesine kulak kabartmalıyız. Hani demem o ki, Cumhuriyet derebeyliğinin karanlık hücrelerinden “nefes” veren ve Lokman Hekim gibi, Gılgamış gibi ölümsüzlüğün soluğuna talip olan Salih Kumandan’ın sesine kulak vermeliyiz. Bu arada azizlerden olan Lokman Hekim ayrı Gılgamış ayrı kişi mi, aynı kişi mi bilmesem de pek çok ortak noktaları olduğunu söyleyebilirim. Ve destan şudur: Ölümsüzlük otunu arayan Gılgamış, akla hayale gelmeyecek zorluklar yaşadıktan sonra ölümsüzlük otuna ulaşmasına ulaşıyor, ama bu otu bir yılan yiyor… Bizler zaferle değil, niyet etmek ve çalışmakla mükellefiz!

Cumhuriyet derebeyliğinin çitlerle çevirdiği hapishanesinde tutsak olsam da sağır olmayan kulaklarım ve kör olmayan gözlerimle kendime bakıyorum. Ve görüyorum ki, kendi ellerim kalbimdeki ve zihnimdeki dünyayı inşa edebiliyor. Tarihi bir realite olarak, Türkiye müfredat tarihinin çıkmaz bir sokak olduğu gerçektir. Bu karanlık çağın algoritmaları yalan olduğu gibi, Türkiye müfredatının da baştan sona palavra, sondan başa yalan olmasından dolayı görüşüne katılmadığımız insanlara dahi rejimin mağduru nazarıyla bakmalı ve kalbimizle kucaklamaya çabalamalıyız… Her bir tefeci Yahudi’dir ve tefecileri öldürmek sevaptır!

Evet, algoritmaları yalan olan bu çağı aşabilmemiz için, paradigmaları baştan sona palavra olan Cumhuriyet derebeyliğinin çitlerini devirebilmemiz için, zihin duvarlarımızın tuğlalarını bir bir yıkmaya mecburuz. Son münzevi ve kadim idealistlerin sonuncusu olan Efe’min soluğuyla şafak, Cumhuriyetin karanlık dehlizlerinden nefes verdi. Öyleyse acele edelim gönüldaşım, yürüdüğümüz yolda. Başı ayağında olacak kız çocuğu doğmadan, İsrafil Sur borusunu çalmadan ve mahşer meydanı kurulmadan önce renklerle ve kelimelerle rabıta kurabilmeliyiz… Rızkımıza “hapşırık” bahşeden Allah’a şükürler olsun, şükürler olsun!

“MAVİ: KELİME-İ TEVHİDİN NURUNA İŞARET EDER” (*)

Matematik, resim, müzik, şiir, astronomi, gramer, tarih gibi müşahhas alanlar ile eskatoloji, semboller, rüya tabiri, objeleri dinleme ve benzeri branşlarda eşyanın dilini anlayabildiğimiz takdirde külyutmaz oluruz. Hani demem o ki, eşyanın lisanlarından bir dil olan renklerin de hiyerarşisini ve renklere karşılık gelen mânâları da öğrenmemiz gerektiği kanaatindeyim.

Allah Resûlü’nün vekilharcı olan Salih MİRZABEYOĞLU’nun, “Mavi: Kelime-i tevhidin nuruna işaret eder” buyruğuyla dikkat çektiği hususa özen göstermeli ve titizlik sergilemeliyiz diye inanıyorum. Allah’ın âyetlerinden bir âyet, eşyanın kendini ifade ettiği dillerden bir dil olan renkler ile renklerin dillendirdiklerini dinlemeye, işitmeye ve anlamaya başladığımız ândan itibaren bazen paragraf okuduğumuza, bazen cümle dinlediğimize, bazen de bir sırra ortak olduğumuzu şahit olabiliriz… Kırmızı kunduram var; benim sende gönlüm var!

Eşyanın konuştuğu dillerden bir dil olan mavi, gök mavi, turkuaz mavisi, koyu mavi ve deniz mavisi gibi tonlarının her birisi çok güzel ve cazibelidir. Sevdiğimiz veya sevmediğimiz her bir renk bir değerin veya değersizliğin, bir erdemin veya erdemsizliğin, bir yaşanmışlığın veya yaşanmamışlığını temsil etmektedir. Aynı zamanda her bir rengin tonlarının da temsil edilenin parametre ölçütü olduğunu söyleyebilirim. Renkler ve tonlarının da bir nevi hakikî şiirler gibi olduğunu düşünüyorum.

Her bir şiirde kelimeler kıymete haiz olsa da hakikî şiirler ve sentetik şiirleri arasındaki farkı kelimeler belirlemez. Şiir, kelimelerden inşa edilse de kelimelerden oluşmaz. Şiirin azameti, taşıdığı ulvi cevherlerden gelir. Şiiri keşfetmeyen ve şiir dilinin müşterekliğinde buluşmayan fertler arasında gürültü ve patırtı eksik olmaz. Şiirin dilini işitmeyen ve imânlılar tarihinin figürlerine yapmadık hakareti bırakmayan cumhuriyet de can çekişiyor.

Evet, şiiri ortak bir dil olarak keşfetmeli, müşterekliğinde buluşmalıyız. Şiir, belki doğrudan doğruya faydalı değildir, ancak aklı bulanıklaştıran zehirli düşüncelerden, zihinlere vurulan prangalardan, kalpleri kirleten kusmuklardan kurtulmamızı sağlar. Şiir, her okuyucuda duygusal bir yolculuğu tekrarlama konusunda benzersiz bir deneyim sunar ve psikolojik mesafe bu deneyimi şekillendirir.

Şiir, derûnî düşüncenin ana kapısı, tefekkür sahilini görebilmenin dürbünü hükmündedir. Kalplerin düğümünü açan bir efsun olan şiir, aynı zamanda bir dua, şatafatlı bir sofra, aziz bir insanın takdim ettiği bir bahşiş, bir bayram harçlığıdır. Şiir sanatına karşı dilsiz olan ve işitmeyen cumhuriyet can çekişiyor. Bizler adaletli ve mavi topraktan doğmuş çocuklarız. Soyumuz İlhanlı, kelimelerimiz kırmızı, yani ateşten kelimelerimiz de var. Hakikatin sesi olduğumuz için, sesimiz sizi rahatsız ediyor. Mayası Turkuaz mavisi kırmızı kelimelerimiz zihninizde dolanıyor, uyuyamıyorsunuz. Kırmızı kelimelerimiz, boynunuzdan sarkan bir kement gibi boğazınızı sıkıyor, nefes alamıyorsunuz. Ve çürüyen vücudu kokmaya başladı cüzzamlı Cumhuriyetin…

Artık kadim mirası kabul edelim ve devralalım. Sağa, sola, aşağıya bakarken, kendi içimize de bakalım. Unutmayalım ki, kalbin hafızasında hata olmaz, yanlış olmaz, cevapsız sorular da kalmaz. Bugün hürriyet dediğimiz fenomen bir karanlıktan diğer bir karanlığa kımıldanış olsa da hakiki hürriyete erişebilmemiz için, doğru yöne bakmalı, vahy-i ilâhîyi takip edenin ardında yürümeli ve cennetin iksirlerini ikram edeni takip etmemiz gerekmez mi?

*Salih MİRZABEYOĞLU: Ölüm Odası makale serisi 352

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin