SALLANAN SANDALYE
Burhan Halit KOŞAN
Sallanan sandalyeyi ebedî zanneden imtiyazlılar, her biriniz asalaksınız ve bugün olmasa bile yarın mutlaka ve mutlaka yargılanacaksınız. Bu bir tehdit değil, bu bir şantaj değil, bu bir gaibi bilme meselesi hiç değil. Nasıl ki, bugünün sonuçları dünün hadiselerinin toplamı ise, bugünün hadiseleri de yarının sonuçlarının nedenleridir. Sallanan sandalyeyi ebedî zanneden imtiyazlılar, her biriniz bu aziz milletin kanını emen kenesiniz ve bugün olmasa bile yarın mutlaka ve mutlaka yargılanacak, oğlunuzdan, kızınızdan, torununuzdan kırk gün sonra asılacaksınız. Bu bir hayal değil, halüsinasyon değil, kehanet hiç değil. Nasıl ki, bugünün zehirli mahsulleri dünün haram tohumlarının ürünü ise, bugünün helâl tohumları da yarının şifa mahsulleridir. Sallanan sandalyeyi ebedî zanneden imtiyazlılar, her biriniz ahlâksızsınız ve mutlaka yargılanacaksınız. Bu bir korku filmi değil, gladyatör dövüşü değil, kindar kini hiç değil. Nasıl ki, bulutlar yağmuru müjdeliyor, yaz ilkbaharı duyuruyor, bugün yarını seslendiriyorsa darağaçları da imtiyazlıları çağırıyor…
Sağırın işitebilmesi için yüksek sesle konuşmaya veya işitmemesi için sessiz kalmaya biz karar veririz. Sonsuz senfoninin karşısında diz çöken her bir insan gibi, kalbi sağır, vicdanı kör olan müesses nizâm karşısında çocuk saflığıyla direniyoruz. Bir paradoks olsa da gâh “sessizlik sağırlaştırır” şiarına göre suskun kalarak rejimin daha fazla sağırlaşmasını, körleşmesini ve kötürüm olmasını sağlayabilir, gâh sağır rejimin işitebilmesi için yüksek sesle dillendirebiliriz her bir hakikati…
Bizler yasalara saygılı insanlar olduğumuz için, misilleme yasasındaki haklarımızı mahfuz tutuyor, sabrediyoruz. Sabır mahremiyetimizle birlikte müzakere yeteneğimizi geliştirmeli ve çokça mesafe almamız gerektiği kanaatindeyim. Aynı zamanda yerel anlamda düşman düşüncelerini lime lime imha etme, müşterek düşmanları ayrıştırmak ve parçalama hususunda da taktik hamleler gerçekleştirebilmenin metotları hakkında yol kat etmeliyiz…
Kendi aydınlarımızda bulunması gereken yüksek nitelik noktasında kuşkulu bir akıl, ayrıntıya ve karmaşık yumakları (yumak derken düşmanın düşüncesi, plânları, faaliyetleri) çözmek noktasında tutku vasıfları olmazsa olmaz prensiplerdir diye düşünüyorum.
Seçkin bir aydın olabilmek için, berrak ve kararlı bir akla, kesinkes bir imân duygusuna ve divâne derecesinde bir romantikliğe malik olmak mecburiyetindeyiz. Aynı zamanda bütün bunlara süzgeç vazifesi görecek bir zekâyı kuşanmak mecburiyetindeyiz. Aşikâr görünen her şeyin girift ve girift zannedilenin her şeyin de aslında zannedilenden daha fazla aşikâr olduğuna dikkatinizi çekerim. Yarın değil, hemen şimdi prensibimizle hemen bir görüntü verelim. Görüntü verelim ki, şinanay görüşlerini “derin analiz” ve laf ebeliklerini “teferruatlı tahlil” olarak pazarlayan cüzzamlı Cumhuriyetin çürük aydınları ve Büyük Doğu aydınları arasındaki namütenahi fark da anlaşılmış olsun!
Bir istihbarat teşkilâtı, bulunduğu ülkenin gözbebekleri, kulakları, ayakları ve parmaklarıdır. Vasat akıllara bir paradoks gibi gelse de istihbarat teşkilâtı bulunduğu ülkenin kalbi ve ruhu olması durumunda ise o ülkenin yönetim kademesinde problem, sıkıntı, parçalanmışlık ve bütün bunlardan da öte hainler çetesi var demektir. Hani demem o ki, bir istihbarat teşkilâtı o ülkenin kalbi ve ruhu olmuşsa yönetim kademesindekilerin içinde dış ülkelerin istihbarat, hükümet ve derin yetkililerinden emir alan bakanlar, milletvekilleri, bürokratlar var demektir.
Kalbimizin sahibi olduğu için, aylak ayaklarımızı takip etmiyoruz. Cüzzamlı Cumhuriyetin domuz ağılından beslenenler anlayamasa da kıraç toprakları yeşerten harflerimiz, kıyam eden kelimelerimiz ve kıtaları aşan cümlelerimiz var. Evet, bir ülkenin istihbarat teşkilatı, bulunduğu ülkenin gözbebekleri, kulakları, ayakları ve parmaklarıdır. Kalbi ve ruhu olması durumunda ise, o ülkede İsrail ile İngiltere başta olmak üzere çeşitli ülkeler adına lobicilik yapan milletvekilleri, ticaretine yön veren Yahudi çeteleri, din, dil ve kültürünü şekillendiren çürük aydınlar var demektir. Evet, bir ülkenin istihbarat teşkilâtı bulunduğu ülkenin gözleri, kulakları, parmakları ve duygularıdır. Kalbi ve ruhu olması durumunda ise, o ülkenin resmî kurumlarını yönlendiren küresel şirketlerle bağlantılı danışmanlar, diplomatik telif haklarına hükmeden sermayedarlar, mahkeme kararlarına müdahil olan yerel ve küresel çeteler var demektir. Yahudiler ile Yahudilerin kucağında oturan yerel ve küresel çetelerin en büyük limanının da üniversiteler ile müstemleke meclisinin olduğunu söyleyebilirim…
Sallanan sandalyeyi ebedî zanneden imtiyazlılar, kalbinizde ahlâkın pıhtılaşmadığını ve aklınızda günâh duvarları olmadığını bildiğimiz için, faili olduğunuz her bir fiiliniz karşısında şaşırmıyor, plânlarınız ve programlarınız karşısında endişe etmiyoruz. Aklınızdaki günâh duvarlarının her birini yıktığınızı ve insanların havsalasının almayacağı günâhların hepsini işlediğinizi biliyoruz ve paniklemiyoruz. Düşünce cam yutmak gibi ve tefekkür sert çeliği bükmek gibi olsa da aklımız cam yutuyor, kalbimiz büküyor soğuk çeliği. Zemheride açan hercai değil, dua çiçeğiyle açan yürüyen iradeyiz.
Misilleme yasası olan “rüzgâr eken, kasırga biçer” atasözümüzün birebir zuhur etmesinin arifesinde ve büyük kasırganın şerefesindeyiz. İmtiyazlı İblislerin üflediği karamsarlığa uzak, bir sokak kedisinin yeşil gözlerinden çakan şimşeğe yakın ve ümit ağacının altında sonsuzluğun rüzgârıyla serinliyor, bir gül ağacının altında “Bir gece ansızın gelebilirim” şarkısını dinlerek yıldızlara bakıyorum…
Gülüm! Mavi gülüm! Gün olur şafak ve alacakaranlık aynı anda yükselir. Buna rağmen sefil bir şekilde can veren alacakaranlık olur. Gülüm! Mavi gülüm! Çeyrek Necip Fazıl Kısakürek diyebileceğimiz Baudelaire’in sembolist dizelerine hiç ihtiyacımız olmadığı gibi, Hardy’nin karamsar dizelerine hiç ihtiyacımız yok. Yıldızların altında yakamozlara bakalım, “Gölge”nin yürüdüğü yolardan yürüyelim. Gülüm! Mavi gülüm! Hüzünlenme, hastalanan hava şifa bulacak ve kırkikindi yağmurları paklayacak trajik yılları. Vasat akılların havsalası almasa da gün olur şafak ve alacakaranlık aynı anda yükselir, buna rağmen sefil bir şekilde can veren her zaman ve her zaman alacakaranlık olur!










