DİL BİRLİĞİMİZ – 1

Burhan Halit KOŞAN

“Mahmur oldu kalp ve can, yandı erguvan suyu
Sultan Saltuk Buğrahan, Pir-i Muğan değil mi?” (*)

Kur’ân-ı Kerîm’in tefsiri diyebileceğimiz “Divanı Hikmet” eserinin müellifi, “aziz Türk” kimliğini taşıyanların Atası, Türkistan Piri Hace Ahmet Yesevî böyle buyurdu. İlâhî geleneğin şubesi olan tasavvuf başta olmak üzere, beşerî hikmetler, atasözleri, kelâmı kibar gibi değerlerin menşei olan Türkistan’ın kutlu insanı Yesevî Ata’nın himmeti bizimle olsun. Bizimle olsun ki, gözlerimiz kapalıyken görebilenlerden, uyuyorken düşünebilenlerden, dinleyişimiz ile sohbet edebilenlerden olabilelim. Himmeti bizimle olsun ki, hakikati hatırlatan ifadelerimiz kalplere dokunabilsin ve yeryüzü adalete kavuşabilsin. Himmeti bizimle olsun ki, YESEVÎ Ata’nın ayak izlerini takip eden Kumandan!ı takip edenlerden olabilelim ve kutlu şarkımızı söyleyebilelim… Güzel insan, biz buğdayın değil, himmetin peşindeyiz!

Cumhuriyetin cinayetle katlettiği atasözlerimizi, sürgüne yolladığı deyimlerimizi, peşkeş çektiği hikmetlerimizi kurtarmanın vakti gelmedi mi? Canlı canlı defnedilen değerlerimiz ile darağacına çekilen kimliğimizi kurtarmanın vakti gelmedi mi? Kurşunlanan kelimelerimizi ve mânevî mülkiyet haklarımızı kurtarmanın vakti gelmedi mi? Benim Atam Oğuz Kağan!

Takdir edersiniz ki, her bir insan, eşya ve hadiseleri kendi şuur seviyesine göre tahlil eder ve yorumlar. Aynı zamanda her bir insanın her bir fenomen ile alâkalı değerlendirmesini kendi perspektifinin ulvî veya süflî kelimeleriyle dillendireceği malûmunuzdur. Totaliter ve despot Cumhuriyet rejimi de kendisine karşı tehdit unsuru gördüğü her bir insanı infaz ettiği gibi, kendi yönetimine karşı tehdit unsuru gördüğü atasözlerimizi de yargısız infaz ile imha ettiğini söyleyebilirim… Hüzünlenme! Üzülme! “Allah seni terk etmedi” âyetine sığınalım!

Evet, despot Cumhuriyetin aziz Türk milletinin mukaddes değerlerine ve erdemlerine karşı soykırım uyguladığının farkındayız. Aynı zamanda her bir üniversitesinin tapusunu verdiği Yahudi akademisyenleri aracılığıyla da atasözlerimize karşı savaş açtığını ve yeryüzünden silmek için bin bir entrika çevirdiğinin farkındayız. Bütün bu çirkefliklerine rağmen, ayağa kalkabilmemiz için, soykırıma uğrayan dilimizi ayağa kaldırmanın yollarını bulmalı ve kendi lisanımızla kucaklaşabilmeliyiz. Lisanımıza kavuşabilmemizin ve kucaklaşabilmemizin bir yolunun da atasözlerimiz üzerine düşünebilmemizden geçtiğine inanıyorum.

Atasözlerimiz, İlâhî geleneğin bahşişidir. Hani demem o ki, ilham ile ilintili atasözlerimiz metodolojik düşünebilmemizin anahtarı, atalarımızın ihtiyaç anımızda kullanabilmemiz için miras bıraktığı define sandığı ve yolumuzu aydınlatan gaz lambaları hükmünde olduğunu söylemeliyim. Yarın değil, hemen şimdi prensibimizle “Seni seven yüzüne bakmaz” gibi gerçeklikle bağlantılı bir ifadeyi değil, “Gâvur, Ermeni olsun” gibi “bulanık mantık” kuralına göre değerlendirmemiz gereken deyimimizi değil, “Rüzgâr eken, fırtına biçer” atasözümüz üzerine birkaç kelâm edelim… Zambak çiçeğim! Akdeniz’e kan düşecek!

MİSİLLEME YASASI

“Rüzgâr eken, fırtına biçer” atasözümüz, küresel bir ahlâkın özetini dört kelimeyle sunuyor desek abartmış olmayız. Cehennem kalıntısı kaosu, kargaşayı, karışıklığı, huzursuzluğu, adaletsizliği, intizâmsızlığa yol açanların ve ekonomi terörünün çıkmasına sebep olanların ciddi sonuçlarla karşılaşmayı beklemeleri gerektiği anlamına gelir. Tarım alanına ait “ekme ve biçme” kelimeleri ile meteoroloji alanında kullanılan “rüzgâr ve fırtına” kelimeleri üzerine inşa edilen bu atasözümüzün insan zihninde çok farklı tedailere yol açtığını ve zengin bir anlatımının olduğunu görebiliriz.

Takdir edersiniz ki, her bir faaliyetin sonuçları vardır ve bu sonuçlar çok olumsuz olabilir. Yanlış yapan her bir fert, her bir topluluk ve her bir devlette çıkardığı kaosun, kargaşanın, intizâmsızlığın sonuçlarına katlanır. Tarih, kartel çetelerinin fiyat belirlemesine sessiz kalan ve bezirgânların, tüccarların, şirketlerin ve holdinglerin ekonomi terörüne destek veren her bir devletin yaptığı zulmün bedelini ödediğini göstermektedir. Yani, bugün yanlış yapan her bir fert, topluluk veya devlette faili olduğu yanlışlarının ağır sonuçlarıyla yarın karşılaşmaya hazır olmalıdır…

Evet, “rüzgâr eken, fırtına biçer” atasözümüzdeki “rüzgâr ekmek” paydasına baktığımızda bu tabirdeki mânâ ile insanın enerjisini kötü ittifakları, sahte tanrıları, zihniyeti bozuk görüş ve yapıları destelemek ve güvenmek mânâsına gelmektedir. Bu durumu, derecelendirme tekniğiyle gaflet, aymazlık, ahmaklık, hainlik, zındıklık şıkları içerisinde değerlendirebiliriz.

“Rüzgâr eken, fırtına biçer” atasözümüz, tam mânâsıyla tarım ile meteorolojinin izdivacıdır diyebiliriz. Atasözümüzün ikinci kısmına baktığımızda da meteorolojinin genetiğini taşıyan “fırtına” ve tarımın genetiğini taşıyan “biçmek” ile oluşan “fırtına biçmek” tabirine bir göz atalım. “Fırtına biçmek”, cümlenin ilk ifadesi olan “rüzgâr eken” tabiriyle dillendirilen yanlış seçimlerin felâket sonuçlarına katlanmak demektir. Felâket sonuçlar derken, siyasî çöküş, devletin çöküşü, ekonomik yıkım, sosyal yapının ifsada uğraması, manevî yapıların fikirde bölünmesi ve parçalanması gibi her bir milleti yıkıma ve yok olmaya sürükleyen sonuçları kastettiğimi söyleyebilirim. Küresel bir ihtar ve uyarı niteliğindeki bu atasözümüz, fikirde ve istikamette cennet odaklı olmayan her türlü görüş ve fiilin tercih edilmesi durumunda beklenilenin aksine çok ciddi sonuçlarla karşılaşacağının ihtarnamesidir diyebiliriz.

Yerelden ziyade küresel bir hikmet yumağının ipliği olan bu atasözümüzün birebir aynısına veya eşanlamlılarını hemen hemen her bir milletin kültür kumaşında bulabiliriz. Bunların hepsi sabittir, kuru gürültü değildir, boş laf değildir…

Araplar: “Diken eken, gül biçmez”…

Türkler, Ruslar, Fransızlar, Almanlar, İspanyollar: “Ne ekersen onu biçersin”…

“Rüzgâr eken, fırtına biçer” atasözümüzün menşeinin Kur’ân-ı Kerîm olduğunu ve Cebrail’in nefesiyle yeryüzünün her ikliminde, her bir köşesinde farklı cümle yansımalarıyla tezahür ettiğini ifşa edebiliriz. Evet, bu atasözümüz, “Kısasta hayat vardır” âyetinin kutlu bir tefsiri ve zulmün payidar kalmayacağının bir müjdesidir. Ata mirasımız ve ümit ağacının gonca güllerinden olan bu atasözümüz, aynı zamanda her bir amelimizden, düşüncelerimizden, duygularımızdan, davranışlarımızdan, sözlerimizden, bakışlarımızdan, dinlediklerimizden, aksiyonlarımızdan da sorumlu olduğumuzu ifade eder.

Evet, “rüzgâr eken, fırtına biçer” atasözümüz, faili olduğumuz her bir fiilimizden sorumlu olduğumuzu hatırlattığı gibi, aziz milletimize, dinimize, vatanımıza karşı yapılan yanlışlar hususunda da bu misilleme yasasından yararlanma hakkı vermektedir. Kültürümüze katkı sunduğumuz bu mini minnacık da olsa çalışmamızı örnek bir cümlemizle renklendirelim ve şarkımızla sonlandıralım.

Sadece yüzlerini görmesi yeterliydi ve işte orada, kapının önünde tetiğe asıldı ve peş peşe sıraladı kurşunlarını ve her biri bir tecavüzcü, bir hırsız, bir esrar satıcısı, bir vatan haini olan milletvekillerinden birçoğunu öldürdü. Bana, “rüzgâr eken, fırtına biçer” dedi…

Kendimize ihanet etmemek için, insanların karakterini yozlaştıran ve kişiliğini imha eden cumhuriyetin ağına düşmemek için atalarımızın mirasına sahip çıkmalıyız. Hayatımızın her bir ânını tutanaklara geçiren Kirâmen Kâtibîn meleklerini utandırmamak için, Cumhuriyetin diktiği demokrasi elbisesini reddetmeliyiz. Kederli ruhumuzu neşelendirecek ve yaralanan zihnimizi şifaya kavuşturacak bir elbisemiz var. Dinimizin, dilimizin, töremizin, örfümüzün ve vicdan olgusunun müştereken mutabık olduğu bu elbisenin “Aydınlar Aristokrasisi” olduğunu söyleyebiliriz.

Elbise diktiren birine “kaç günde dikildi?” demezler, “kim dikti?” derler. Bu terkibe binaen bizler de “Şarkımız”ın ne zaman yazıldığına değil, kim tarafından yazıldığına bakmalıyız diye düşünüyorum. Malâmun ilâmı olsa da “şarkı” kelimesi, Kafkas havzasında “silâh” ve “fikir” mânâsına gelmektedir. Demem şu ki, Yesevî Atadan duamızı, Üstat’tan şarkımızı, Salih Kumandanımızdan da fikir silâhı, cesaret, şecaat ve dirayet teçhizatımızı aldığımıza göre, bu devran elbette dönecek ve “rüzgâr eken” müesses nizâm, “ fırtına biçecek” şarkımızla mutlaka yüzleşecek…

“Gideriz nur yolu izde gideriz
Taş bağırda sular dizde gideriz
Bir gün akşam olur bizde gideriz
Kalır dudaklarda şarkımız bizim” (**)

*Hace Ahmet YESEVÎ / Divanı Hikmet

** Necip Fazıl KISAKÜREK / Çile / Şarkımız şiiri

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin