KANTİN KURTARMAKTAN DEVLET KURTARMAYA
Ulaş TUNCA
Anahtar Parti Genel Başkanı Sayın Yavuz Ağıralioğlu, Sözcü Televizyonunda yayınlanan İpek Özbey’in sunduğu programda sunucunun, “Sizin için ülkücü diyenler var, siyasal İslâmcı diyenler var. Siz kimsiniz?” sualine şu şekilde cevap veriyor:
“Ben ülkücü camianın içinde büyüdüm. Doksanlı yılların evlâdıyım. Doksanlı yıllarda kimlik kavgası vardı. Birbirimizi öldürecek kadar kavga etmiyorduk ama şöyle oluyor; kantin kurtarmaya heves ediyorsunuz!.. Böyle utanç duyulacak şeyler yaptık biz. Kantin kurtarmak nedir yani? Böyle şeylere düştük. Kimlik kavgası yaptık. Rakiplerimizi yenmek, onların canını çıkarmak istiyorduk…”
Yavuz Ağıralioğlu açıklamalarına şöyle devam ediyor:
“Yirmili yaşlarda dünya ülkücü olsun istiyorduk. Yirmili yaşlarda öyle oluyor. Çocuğuz, genciz bazı şeylere inandık. O zaman toyduk böyle inandık.
Otuz yaşına gelince diyorsunuz ki, dünya biraz büyük geldi Türkiye olsun. Kırka gelince diyorsunuz ki, Yozgat da olsa iyi olur. Elliye gelirseniz Sorgun, Altmışa gelirseniz köy, Yetmişe gelirseniz çeşmeyi kurtarmaya karar veriyorsunuz.
Muhasebe ediyoruz, değişiyoruz, gelişiyoruz. Hatalarımız var, hatalarımızla yüzleşiyoruz. Diyoruz ki, şunlara nasıl inanmışız ya hu? Şunlara bilgisizliğimizden nasıl bu kadar pay vermişiz?”
Yavuz Ağıralioğlu, dindarlık ve milliyetçilik tarifi de yapıyor ve şöyle diyor:
“ Milliyetçilik, çevreye duyarlılık… Dindarlık da kalp kırmayan, kendisinden olmayana kefil olan, nezâketli ve terbiyeli dindarlık!.. Dolayısıyla ben, kimliğimden vazgeçmiş biri değilim. Ben bir ülkücüyüm. Ben bir Türk milliyetçisiyim ama Türk milliyetçiliğinin artık parmak sallamaktan, bağırmaktan, güvenlik endişelerine iyi gelmekten daha büyük sorumlulukları olduğunu idrâk ettim.
Çevreye duyarlı olan milliyetçilik istiyorum. Çocuklarının işsizliğinden utanan milliyetçilik, parasının değersizliğinden mahcup olan bir milliyetçilik.
Böyle bir şey diyorum ben. Ormanlar yanınca kendisi yanmış gibi hisseden milliyetçilik. Çocukları beyin göçü verince, vazifelerini yapmıyor diye kendisine kahreden bir milliyetçilik.
Kalp kırmayan dindarlık. Kendisinden olmayanların her şeyine kefil olacağı dindarlık. Nezâketli dindarlık. Terbiyeli dindarlık!
Cumhuriyet’in şimdi çocuklarımız için en büyük nimet olduğunu hissettiğim bir zeminde konuşuyorum. Niçin böyle konuşuyorum? Tayyip Bey, Rize’den katılmış yarışmaya. Kaptan Ahmet’in oğlu. Tenzile Erdoğan’ın oğlu. Cumhurbaşkanı oldu. Hakkari’den birisi gelir Cumhurbaşkanımız olur. Kürt olursunuz Genelkurmay Başkanı olursunuz. Türkmen olursunuz Hava Kuvvetleri Komutanı olursunuz. Alevî olursunuz Başbakan olursunuz. Kimse size bir şey demez. Size bu imkânı Cumhuriyet verir. Cumhuriyeti korumak zorundasınız…
Laikliği de böyle savunuyorum. Niçin biliyor musunuz? Yapılanlara kızıp diyorduk ki, siz utanmıyor musunuz? İnsanların inançlarının üstüne nasıl böyle tepinirsiniz? Şimdi bizim dindarlarımızın iktidarında, dindarlarımızın âlet olduğu şerleri görünce, şimdi dinimizi dindarların şerrinden korumak için laiklik lâzım diyorum. Gördünüz mü nereye geldik şimdi? Dolayısıyla hayat bize aslında başka başka şeyler öğretiyor…”
Nizâm-ı Âlem Ocakları Genel Başkanlığı yaptığı 90’lı yıllardan kendisini tanıdığım Yavuz Başkan’a şunu sormak istiyorum:
İlây-ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem ülküsüyle 90’lı yıllarda yapılan faaliyetleri “kantin kurtarma”, “hata” ve “utanılacak şeyler” olarak ifade ederken, bugün teklif ettiğiniz şey nedir?
Geçmişte yapılan hataları eleştirirken, bugün yapacaklarınızı yarın eleştirmeyeceğinizin bir garantisi var mı? Sizce, bugünü yarına bütünleyecek olan şey nedir?
“Hayat bize aslında başka başka şeyler öğretiyor” derken, geçmişte inandıklarınız mı yanlıştı, yoksa yaşadıklarınız mı? İnandığınızı yanlış mı anlamıştınız, yoksa size yanlış mı anlatılmıştı?
Peki, bugün inandığınız şey nedir ve bunu sistem çapında izâh edebiliyor musunuz? Sonlu bir yaşama doğanlarla sonsuz bir yaşama ölenlerin tercihlerinden müteşekkil olan hayatın meselelerine, eşya ve hâdiselerin, insan ve toplum meselelerinin her ân yeniliği içindeki meselelere karşı çözümünüz ve teklifiniz nedir? Yani, tezatsız ve her örgüsü tamam bir dünya görüşüne, bir sisteme nisbetle bunu izâh edebiliyor musunuz?
Geçmişteki düşüncenizi ve hareketinizi şimdiki idrâkinizin süzgecinden geçirirken hangi dünya görüşüne nisbetle mânâlandırıyorsunuz?
Peki, doksanlı yıllarda yapılması gerekenleri yapamadığınız ve söylenmesi gerekenleri söyleyemediğiniz için mi, o dönemde yapılanları “utanılacak şeyler” olarak ifade ediyorsunuz?
Doksanlı yıllarda yapılan fedâkârlıkların ve 28 Şubat Darbe Süreci’nde verilen mücadelelerin utanç duyulacak bir şey gibi lanse edilmesi, sadece utanç duyulacak işler yapanlar için geçerli değil midir? Zamanın şartlarına göre yapılması gerekenlerin bir bütün fikir emrinde gerçekleştirilmemiş olması mıdır yanlış olan?
Kantin kurtarmayı sistem çapında fikre nisbetle izâh edemezseniz, bugün kurtarmak istediğiniz devleti de kurtaramazsınız! Çünkü, devlet kurtarmak da sistem çapında fikir nisbeti gerekir. Buradakimesele kantin kurtarma değil, sistem çapında fikir eksikliğidir. Yapılan faaliyeti en küçüğünden en büyüğüne sistem çapında bir fikre nispet edebilme meselesidir. Aksiyonun tarifi de zaten budur: Fikrin emrinde hareket…
Dini istismar edenlere karşı göstermiş olduğunuz refleks doğru olmakla beraber, çözüm noktası olarak laikliği göstermeniz meseleyi çözücü bir cevap olmamasından da öte, kendi teklifinizin ne olduğunun veya olup olmadığının soru işaretlerine de sebep olmaktadır.
Murâdınız, kendi suçlarına ve günâhlarına karşı dini öne sürerek istismar edenlere karşı, insan aklıyla kurulması gereken bir sistem ise, sizin teklifiniz nedir? Mutlak ölçüleri olur olmaz her yerde kullanan, bir şey söyleyene, “âyette hadiste böyle diyor” diyerek kendini âyet-hadis çadırı altına saklamaya çalışan din istismarcısına karşı, yapılması gereken, çözüm teklifini, Mutlak Ölçülere vasıtalık edecek sistem çapında ortaya koymaktan geçer… Eğer İslâm adına doğru bir anlayış, sistem çapında bir fikir ortaya koyamazsanız, “İslâm bunu emrediyor” diye ortaya çıkan istismarcı yobazlara karşı laikliği savunmaya doğru savrulursunuz. Bir zaman sonra da tenkid ettiklerinizin düştükleri seviyenin daha da aşağısına savrulursunuz. Lâiklik derken laikliğin doğru çözüm olduğuna değil de, söylenişindeki sebebin hakkına hak veriyoruz… O hak da ancak laiklikle değil, vasıta sistemle yerine getirilir…
İnandığınız şeyle yaşadığınızı mezcedecek bir sistem anlayışına sahip değilseniz, yaşadığınız gibi inanmaya başlamakla beraber, inandığınız için yaptığınız şeyleri de bir süre sonra yanlış ve hata olarak görmeye başlarsınız ve yaşadıklarınızla inandıklarınız arasındaki tezatları izâh edemezsiniz.
Bugün inandığınızı tezatsız bir bütün halinde izâh edemezseniz, hayat dünkü tezatları yüzünüze vurduğu gibi, yarın da bügünkü tezatları yüzünüze vurur. Bugün dünü kötülerken, yarın da bugünü kötüleme handikabından çıkamazsınız.
İstikâmet sistemdir. Eğer siz istikâmet belirten sistem çapında fikre bağlı değilseniz ve zamanı aşma gâyesine bağlı bir fikirle hareket etmiyorsanız, dün yaptıklarınızı bugün yanlış gördüğünüz gibi bugün yapacaklarınızı da yarın yanlış görürsünüz.
Kantin değil devleti kurtaralım diyorsanız, devleti kurtarmanın nasıl ve niçinini izâh etmelisiniz. Gâyeniz devleti kurtarmaksa, bunu hangi şuura sahip kadrolarla yapmayı düşünüyor sunuz?
Şuurlanma, cesaretle, kararlılıkla aksiyonda bulunmayı ve gerektiği yerde gerekeni yapmayı gerektirir ki kantin kurtarma, devlet kurtarmaya eş bir harekettir; aynı şuurun tezahürü ise… Sistem gâyeli bir hareket için, kantin kurtarmak, devleti kurtarmada bir vasıtadır.
Eğer “kantin kurtarma”dan kastınız kuru kavgalar ve yapılan hareketlerin fikre bağlanmamasından dolayı aksiyonlaşamaması ise -ki bu eleştiriyi yanlış bulmayız-, siz bugün hangi fikre nisbetle siyaset yaptığınızı izâh etmelisiniz?
Sizin ve siyasi partinizin amacı iktidarı ele geçirmek midir, yoksa iktidara gelmek mi? Eğer ortaya koyacağınız sistem çapında bir teklifiniz yoksa ve gaye iktidara gelmekse, o zaman diğer düzen partilerinden ne farkınız kalır? Onlar kalksın biraz da biz oturalım mı diyorsunuz?
Bizim anladığımız mânâda devleti kurtarmak, “devlet için insan” reaksiyonundan sıyrılarak fikirsiz slogan seviyesinde kalınmadan “insan için devlet” aksiyonuna sıçrayarak ve gerekiyorsa da “devlet için insan” da diyebilerek, “sistem-tezatsız bütünlük” şuurunun kuşanılmasıyla, tesir edici eser hüviyetiyle, devleti ve milleti putlaştırmadan, insan memuriyetine uygunluk için devleti inşâ edici olabilmekle mümkündür.
Bizim siyaset anlayışımız, asırlarca yaşadığımız vatanımızda devletimize çökenlerin kurduğu rejimi beğenmeme ve daha iyisini isteme hakkına sahip olarak, temel hareket stratejisine bağlı parça hareket niteliğindeki sisteme bağlı bir siyasi parti anlayışıyla “iktidarı ele geçirme” mücadelesi ile “iktidara gelme” mücadelesi arasındaki mâhiyet farkından ve kuşanılan sistem şuuruyla siyaseti, “sistemin vasıtası” kılıcı davranışlarımızla, sistemi “siyasetin vasıtası” kılıcı davranışların mâhiyet farkından anlaşılmalıdır.
Arkasını sisteme dayamayan bir siyasî partide, ister iktidara gelmenin nefs emniyeti ve konforu içerisindeki rehâvet olsun, isterse zorluklar ve rizikolu durumlarla karşı karşıya kalınsın, statikleşme ve kabuklaşma süreciyle beraber çürümenin gerçekleşmesi kaçınılmazdır.
Doğru bir siyasî çizgi olmadan doğru bir siyasî mücadeleden bahsedilemez. Siz hareketinizi bir fikre nisbetle konumlandıramadığınızda artık iş statikleşmeye başlar ve hareketin kendini gayeleştirmesiyle heyecanları pörsütücülüğünden ve gençlik heveslerinin hayal kırıklıklarından öteye geçemez.İlây-ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem niyetiyle çıkılan yol neticesinde pişmanlıklarla neticelenir.
“Ameller niyetlere göredir!” ölçüsünün teselli gölgesine sığınılması da, “Amellere neticelerine göre hükmolunur!” ölçüsünün duvarına toslar!
Müslüman, çağından mesûldür ve bir takım siyasî tavırlara karşı olurken siyasetin dışında değil, üstündedir. İnsanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak eşya ve hâdiseleri zaptetme memuriyetinin gereği devlet, yaşanmaya değer hayatın kurulabilmesi için gerekli en temel vasıtadır.
Fikrinin nizâmına doğru, fikrinin nizâmını kurma yolunda adımlar atanlar, mevcut düzeni koruyucu olmak mânâsına gelen kendini şartlara uydurucu olarak değil, şartları kendisine çevirici olarak hareket ederler.
Devlet, bir fikirdir. Boş bir bina değil. Devleti kurtarmak da fikri hâkim kılma mücadelesidir. Devleti idare edenler ve devlet benim diyenler, devletin ve kurumlarının kime ve neye hizmet ettiğinin izâhını yapmak durumundadırlar. Bugün zaaf gösteren devlet, onu idare edenlerin yanlış politikalarının ve ihanetlerinin bir tezahürüdür.
Devletin temeli adâlettir. Adâletin olmadığı yerde devletin varlığından söz edilemez. Adâletin olmadığı yerde devlet adına faaliyet gösteren çeteler vardır ve devlet bu çetelerden bu hainlerden acilen kurtarılmalıdır.
İşgâl edilen devlet üzerinde, devlet kurucu atalarımızın irfanına bağlı olarak değil, o irfana sahip olarak devlet üzerinde hak iddia edebiliriz.
Her zaman ve zeminde vatanımızı ve dâvamızı iç ve dış düşmanlara karşı koruyucu muhafız mevkiinde olmalıyız. Bu mânâda dâvaya faydalı olamayanların, ne kadar zararlı ve zehirli olduğunu göstererek kendilerine itibar temin etmeye kalkışmalarına da mâni olunmalıdır.
“Siyaset, “iç” ve “dış”a doğru varılacak hedef doğrultusunda, hedeflerin tesbitinin sonuçlandırılışı olarak bir aksiyon ifadesidir; fikri hayata geçirmenin manivelâsı ve sisteme bağlı bir şube…
Siyasetçi, fikre nisbet içerisinde hareket ederken, fikri gerçekleştirmek için iyiyi, doğruyu, güzeli ilhâma açık tarafıyla alarak ibda iradesini belirler ve disiplin altına alır. Bu sayede rengini başkalarına yansıtabilme istidadına kavuşur.
Kurucu, koruyucu, düzenleyici ve yönlendirici rolü ile siyaset; hareket, vasıta, hedef ve gâye olarak, olunması gereken ruh istidadı ve yapılması gereken fikir iktidarıyla “has oda sırrı”na giden yolu döşeyen tertip, âlet, ruh ve fikrin sindirileceği manivelâ olmasıyla beraber, yaşanmaya değer hayat için “nasıl” ve “niçin” mücadele edilmesi gerektiğini izâh edici şuuru inşâ faaliyetiyle “gerektiği yerde gerekenin yapılması” idrakıyla pratikte dâvasını ve rüyasını maddeye nakşetme cehdiyle bilinmedik ve beklenmediklerin mevcelerini zaptedebilme mânâsına marifet ve sanat işi olmakla beraber, tezatsız ve her örgüsü tamam bir dünya görüşüne, “sistem”e nisbet edilmesiyle kıymetlidir…
Topyekûn kurtuluşumuz; doğruyu bildiren, güzeli gösteren, iyiyi öğreten “Mutlak Fikir”in ışığında, sisteme bağlı akıl, nizâm ve ahlâk şuuruyla, adâlet devletini inşâ edebilmekte!..










