MEDENİYET VE UYGARLIK

Burhan Halit KOŞAN

Medeniyet ve uygarlık aynı mıdır, ayrı mıdır? Medeniyet ve uygarlığın parametreleri aynı mıdır, ayrı mıdır? Aziz Türk milletinin kurucu faili olduğu devletlerin hangileri medeniyet odaklı hangileri uygarlık odaklıdır? Atalarımızdan miras kalan Göktürk yazıtları medeniyet merkezli midir yoksa uygarlık merkezli midir? Türkiye yaşanabilir bir yer midir?

SESSİZLİK GÜNÂHSIZ DEĞİLDİR!

Medeniyet ve uygarlık, çoğu insanın zannettiğinin aksine aynı değil, zıt istikametleri takip eden ve birbirlerine çelme takan prensipleriyle tezahür eden iki anlayışı ifade etmektedirler.

Medeniyet, tevhit idrakini yatay ve dikey bir şekilde hâkim kılma anlayışıyla birlikte, eşya ve hadiselere bu anlayışın mührünü vurma arzusuyla hareket eder. Sevap ve günâh, helâl ve haram öznelerinin de tevhit zihniyetinin pratik uygulamalarına gelen karşılıkları olduğu malûmunuzdur…

Takdir edersiniz ki, helâl ile sevap özneleriyle hürriyete ve haram ile günâh özneleriyle de parya veya köleliğe sürükleniriz. Medeniyet, helâl ile sevap yollarını genişletmek, haram ile günâh bataklıklarını da kurutmanın plânlamasını ve projelendirmesini yapmanın adıdır diyebiliriz. Yumak, yumak ifade hürriyeti, inanç ve ticaret hürriyeti ve kalburüstü eğitimle birlikte hakiki şiirin üslûp dili ve kültürün egemen olduğu medeniyet devletinin öbeğinde ise adalet olduğunu bilseniz de hatırlatmaya mecburum.

Medeniyet devletinde ister fizikî otorite ister manevî otorite, dikey istikâmet şiarı ile hareket etmeye mecbur ve mahkûmdur. Aynı zamanda yatay bir durum arz eden ahalinin de dikey otoritenin karar ve kurallarına mutabık olmaya, fizikî otoritenin aldığı kararlara ve kurallara riayet etme mecburiyeti vardır. Otoritenin kırk elekten geçirerek matbû hâle getirdiği varlık ve bilgi hiyerarşisi, toplum katmanlarının hem yatay ilerlemesini hem de dikey yükselişinin pratiğini gerçekleştirir.

Bugün, aziz milletimizin her bir alanda rüyasını gördüğü dikey otorite anlayışının sadece ve sadece “Başyücelik” öznesinde bulunduğu malûmunuzdur. Egemenlik, istikrar ile değil, istikâmet ile eşdeğerdir. Şimdiki zamandan, geçmiş zamana doğru bir yolculuk yapacak olduğumuz takdirde bu anlayışımızı, Göktürkler, Gazneliler, Selçuklular, Yeni Delhi Türk İmparatorluğu ile Osmanlı gibi azametli devletlerimizin her birinde görebiliriz.

Medeniyet devletlerimizin hukuka olan bağlılıklarını, adaletin tecelli etmesi istikâmetinde gösterdikleri genetik uygulama geçişlerini başarıyla gerçekleştirmelerinin sebebini kan ve soy bağından ziyade, medeniyetin müktesebatını ve muhtevasını oluşturan ilâhî geleneğin her bir şubesine olan bağlılıklarında ve uygulamalarında aramalıyız.

Takdir edersiniz ki, şimdiki zamanın hakkını verdiğimizde, gelecek zaman zaten bizim olur. Çözülmemiş geçmiş zaman, şimdiki zamanda ayağımıza dolanmaması için, kalbi kaypak serkeşlere fırsat vermemek için, eşya ve hadiseleri “semantik üçgen” ahenginde tahlil ve analiz ettiğimizin bilinmesini isterim. Türk Töresi başta olmak üzere, tasavvuf, semboller, Göktürk yazıtları, Türkçe, altıgen yıldız, sekizgen yıldız, Mavi Bayrak, gamalı haç, cezbe, merdiven, turan taktiği, alageyik, Hacerül esved taşı, zemzem, tesbih, cezbe, iğne deliği, itikâf, bozkurt, mavi bozkurt, kuyu, mağara ve benzeri sembollerinin her biri ilâhî geleneğin şubesi ve hediyelerinden bazılarıdır.

Elbette ki, bugünü dünde ve dünü bugünde bulabilen zeki insanlar, istikbâlin medeniyetini de inşa edecektir. Bizler, Kur’ân’ın âyetlerini atalarımızın uygulamalarında ve atalarımızın uygulamalarında da Allah’ın âyetlerini işiten kulağa, gören göze ve hisseden kalbe sahibiz. Hani demem o ki, sembol ve hediyelerden bazılarına itiraz eden kardeşim ve kız kardeşim, eşya ve hadiseler karşısında sıcak duygularımızla değil, soğuk beynimizle düşünmemiz ve tefekkür etmemiz daha güzel olmaz mı?

RUHUNU KURTAR

Cüzzamlı Cumhuriyet çok boğucu bir yer. Her bir insanı ya boynuna vurduğu kementle esir alıyor veya boynuna doladığı yağlı urganla sallandırıyor. Bu tespit, teşhis ve tanıma itiraz eden afacan, dört bilinmeyenli denklemi çözemediğin için, sonucunu söylemem bir mânâ ifade etmediğine göre, sürece ve sonuçlarına değinelim.

Uygarlık denen ucube, protoplazmasında bulunan “şirk” anlayışını yatay bir şekilde hâkim kılabilmek, eşya ve hadiselere bu küfür anlayışının mührünü vurma arzusunu dikte eder.

Kendi batıl anlayışının zıddında yer alan hakikat ile şubelerine kesinlikle ve kesinlikle hayat hakkı tanımaz. Uygarlık denen ucubenin, yönetim, bilim, ilim, edebiyat, coğrafya, tarih, din ve benzeri her bir alanda gayrimeşru çocukları vardır. Bu gayrimeşru çocukların her biri de saf düşüncenin yozlaşmış halini, hür tefekkürün çürümüş hallerini temsil eden hümanizma, liberalizm, demokrasi, nihilizm, Marksizm, sosyalizm, kapitalizm, feminizm gibi Yahudilerin icat ettiği görüşleri, uzmanı olduklarını iddia ettikleri (din, tarih vb.) alan üzerinden pirüpak olarak pazarlamaya çalışırlar. Yarın değil, hemen şimdi prensibimizle bir görüntü verelim.

Uygarlık denen ucubenin tetikçilerinden bir tetikçi olan Rasyonalizm; İslâm, İlâhî gelenek, mâneviyat, tasavvuf, metafizik alanına ait ne varsa ya “yok” mührünü basar veya şarlatan bilim adamları ile din kalpazanlığı yapan gayrimeşru çocuklarına havale ederek iki koldan saldırıya geçer ve inkâr şeridine sapar. Bu iptidai anlayış, tercih haklarımızı kısıtladığı gibi, düşünce dünyamızı daraltır ve zihin köleliğini normalleştirir. Zihin kölelerinin düşünceleri başta olmak üzere, giyimleri, kuşamları, gıdaları, beğendikleri veya beğenmediklerinin tek tip olduğunu gözlemleyebilirsiniz.

Uygarlık ucubesinin diktatörlük, totalitarizm, demokrasi gibi gayrimeşru çocuklarından biri de Cumhuriyettir. İnsanların geneli, uygarlığın yönetim tarzlarının birbirlerine karşı sahte karşıtlık sergilediğini göremediklerinden dolayı birbirlerinin zıttı zannederler. Ve insanların karıştırdıkları alanlardan biri de ilâhî geleneğin pratiği olan yönetim tarzları ve uygarlığın yönetim tarzlarını şekli benzerlikten dolayı aynı zannetmeleridir. Monarşi ve saltanatı aynı zannetmeleri bir yanılgı olduğu gibi, otoritenin kendisinden sonra gelecek olanı atamasını ve diktatörlüğü aynı zannetmelerinin bir yanılgı olması gibi.

İlâhî gelenek ve uygarlığın bir kısım yönetim tarzı arasındaki şeklî benzerliklerinden dolayı aynı zannedilenleri ve uygarlığın birbirlerine karşı sahte karşıtlık sergileyen yönetim tarzları arasında nüans farklarına değil, batıl cumhuriyet tarzına mini minnacık da olsa değineyim.

Cüzzamlı Cumhuriyette otorite yatay, yönetilenlerin dikey ekseni takip etmesi kargaşa ve bunalımla eşdeğer olduğu halde görülmüyor, söylenmiyor ve dillendirilmiyor. Doğal olanın zıddı, eşyanın tabiatına aykırı olan bu durum, terörü, kaosu, anarşiyi, ekonomik sıkıntıları ve idari zaafların artmasını tetiklemektedir. Ve Cumhuriyet tarzı yönetimlerin hâkim olduğu yönetim tarzındaki hukukta, gözdağı hilekâr bir üslup veya ima yoluyla gerçekleştirilir. Masum insanlar aileleri üzerinden zihinleri baskı altına alınarak işlemedikleri halde her türlü suçu itirafa zorlanırlar. İşkence doğal, faili meçhûl cinayetler normal karşılanır. İşinde gücünde ve ekmeğinin peşindeki mazlum insanlar, faili olmadıkları cinayetin katili veya satmadığı narko ürünlerin üreticisi olarak suçlanır, derdest edilirler. Asıl suçlular mecliste, bürokrasi içerisinde ve suçluları yakalaması gerekenlerin içindeki birimlerde görev yaptıkları halde her türlü suçun bedelini masumlara ve mazlumlara ödetilir.

Uygarlığın yönetim tarzlarından biri olan Cumhuriyet yönetimlerinde “öfke” duygusu geçici olarak algılansa da veya suç fiillerine karşı zannedilse de müesses nizâmın Türk insanına duyduğu öfke, işkence etme sadizmi, şiddet dürtüsü kişisel değil, yapısal ve kurumsal bir gerçekliktir. Ve başka bir gerçeklikte: Yaşadığı çağın boyunduruğu altında yaşayan ezikler, torbacılar, sinikler, müstemleke milletvekilleri, cinayet çeteleri, çürük aydınlar, beşinci kol faaliyeti yapan akademisyenler, sapkın modacılar aynı zamanda Cumhuriyeti ayakta tutan istikrar abidesidirler.

Çözülme ve inşa aynı anda başlayabilir. Hani demem o ki, kim ne yaparsa yapsın, bizler, medeniyetin pratik yönetim anlayışı olan “Başyücelik” ütopyasının ardı sıra yürüyenler, çalışmakla mükellefiz. Çıplak, çırılçıplak bir şekilde ifade edecek olursam: Bir kısım insanı akşam bekler, bir kısım insanın da akşamı beklemesi gibi, bir kısım insanı istikamet, bir kısım insanı ihtilâl beklerken, güzide insanlar da ihtilâlin şafağını bekler… Olmaz, olmaz deme kardeşim, Allah “Ol” dedi mi yumurtayla da taş kırılır!

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin