‘ŞERİAT GELDİĞİNDE’ ÜZERİNE

Selim Gürselgil

Şeriat Geldiğinde romanı üzerine -romanın ilk okuyucusu- Ramazan Bey’in değerlendirmeleri:

Devletin Melodisi

Şeriat Geldiğinde romanı üzerine ilk notlar

Bazı kitaplar okunur ve biter. Bazıları ise daha ilk sayfalarında okuyucunun zihninde başka kapılar açar. Selim Gürselgil’in Şeriat Geldiğinde isimli romanı benim için ikinci türden oldu. Romanı henüz bitirmedim. Bu satırlar da bitmiş bir okumanın hükmü değil, okuma esnasında zihnimde peş peşe doğan fikirlerin ilk tertibidir.

Çünkü bu romanı yalnız bir roman olarak okumuyorum.

Daha doğrusu yalnız gelecekte kurulmuş bir devlet tasavvuru olarak da okumuyorum.

Benim için asıl soru başka:

Büyük Doğu nedir?

Uzun zamandır kanaatim şu istikamette olgunlaşıyor. Büyük Doğu her şeyden önce bir devlet projesi değildir. Bir iktidar projesi de değildir. Her şeyden önce bir ahlâk devrimidir. Başyücelik Devleti ise bu ahlâkın hukukta, şehirde, iktisatta, ilimde, sanatta ve devlet teşkilatında görünmesinden ibarettir. Ruh ile beden arasındaki münasebet ne ise, Büyük Doğu ile Başyücelik arasındaki münasebet de odur.

Belki de bu yüzden İdeolocya Örgüsü’nün başındaki “Bu eser bir devlet kurma teşebbüsü değildir…” ihtarı ile Kant’ın Ebedî Barış risalesinin girişinde anlattığı, kapısında “Ebedî Barış” yazan mezarlık hanı aynı endişeye bakmaktadır. İkisi de bizi aynı noktada uyarmaktadır: Hayatı kurmadan devlet kurmak, yalnızca daha mükemmel bir mekanizma kurmaktır. Mekanizma ise kendi başına medeniyet değildir.

Romanın daha ilk sayfalarında karşıma çıkan “Her şey yüz gün içinde olup bitti.” cümlesi beni durdurdu. İlk bakışta sıradan bir zaman ifadesi gibi görünse de, Satrancı Urefa’nın yüz makamı ve onların üzerinde bulunan yüz birinci “Vuslat” makamı zihnime geldi. Necip Fazıl’ın Yüceler Kurultayı’nın yüz bir kişilik yapısı da öyle. Belki yalnız bir tesadüf… Belki de romanın zaman mimarisine yerleştirilmiş sessiz bir sembol. Eğer öyleyse, yüz gün ihtilâlin, yüz birinci gün ise medeniyetin başladığı gündür.

Roman boyunca zihnimde dolaşan en önemli sorulardan biri şu oldu:

Yeni devlet kuruldu; peki yeni insan doğdu mu?

Çünkü tarihte devletler çok defa değişti. Fransız Devrimi oldu. Bolşevik Devrimi oldu. İran Devrimi oldu. Cumhuriyet kuruldu. Fakat çoğu zaman yeni sistemler eski insan malzemesiyle çalışmak zorunda kaldılar. Bana göre Büyük Doğu’nun asıl iddiası tam burada başlıyor. Yeni kanun yapmak değil; yeni bir insan tasavvuru ortaya koymak.

Bu yüzden romanı okurken Başyüce’yi aramıyorum.

Yeni kanunları da aramıyorum.

Ben melodiyi arıyorum.

Yıllar önce Bergson üzerine çalışırken beni en çok etkileyen fikirlerden biri şu olmuştu: Büyük ahlâk adamları insanları emirle değiştirmezler. Onlar davet bile etmezler. Varlıkları başlı başına davettir. Bergson bunu, güzel bir melodinin yanından geçen insanları farkında olmadan ritmine katmasına benzetir.

İşte benim aradığım Başyücelik budur.

Kanunların korkusuyla değil; ahlâkın cazibesiyle yaşayan bir cemiyet…

Şeriat yalnız mahkemede değil, çarşıda…

Yalnız mecliste değil, insanın bakışında…

Yalnız cezalandırmada değil, merhamette…

Yalnız nizamda değil, musikide…

Romanın en çok dikkatimi çeken taraflarından biri de Yüceler Kurultayı oldu. Uzun zamandır İbn Arabî’nin Satrancı Urefa’sındaki yüz ahlâk makamı ile Necip Fazıl’ın yüz bir kişilik Kurultayı arasında derin bir fikrî akrabalık bulunduğunu düşünüyorum. Yusuf Hemedânî’nin karakterleri madenlere benzeten tasnifi, Hazret-i Peygamber’in “ruhlar grup grup yaratılmıştır” hadisi ve Necip Fazıl’ın “her sahada hususî ve orijinal fikir ve eser sahibi insanlar” tarifi birleştiğinde bambaşka bir okuma ortaya çıkıyor.

Yüceler Kurultayı uzmanlar meclisi değildir.

Hakikatin farklı tecellilerinin bir araya gelişidir.

Burada yücelik makamdan doğmaz.

Şahsiyetten doğar.

Ben “yüce” kelimesini yalnız siyasî değil, estetik bir kavram olarak da düşünüyorum. Güzel insana hoş gelir. Fakat yüce, güzelden fazla olarak insanı kendinden büyük bir hakikatin huzurunda bırakır. Karizma dediğimiz şey de belki budur. Keramet de… Büyük fikir adamları, büyük sanatkârlar, büyük peygamberler ve büyük mürşidler aynı sebeple büyüleyicidirler. Onların otoritesi makamlarından değil, varlıklarından doğar.

Roman beni iktisat üzerine de yeniden düşündürdü.

Büyük Doğu’nun “sermaye ve mülkiyette tedbircilik” prensibi yıllarca yanlış anlaşılmış olabilir. Burada mesele servet düşmanlığı değildir. Mesele servetin donmasına engel olmaktır. Bergson’un hayat anlayışında olduğu gibi, iktisatta da esas olan harekettir. Donmuş sermaye yalnız ekonomik değil, medenî bir problemdir.

Bu yüzden romanı okurken kendime şu soruyu not ettim:

Bu yeni ekonomik sistem serveti nasıl dağıtıyor? sorusundan önce,

Serveti yeniden hayata katabiliyor mu?

Kapitalizm sermayeyi merkeze alır.

Sosyalizm emeği merkeze alır.

Büyük Doğu ise bana göre ne sermayeyi ne emeği merkeze alır.

Merkeze hayatın ahlâkî dinamizmini koyar.

Bu dinamizm içinde sermaye de emek de yeniden mânâ kazanır.

Şehir meselesi ise bende bambaşka düşünceler uyandırdı.

Şehirler yalnız yaşamak için kurulmaz.

Şehirler insan yetiştirir.

Aristoteles’in Lykeion’unda yürüyerek ders yapılmasını hatırlıyorum. Yolun belirli noktaları hafızayı diri tutacak işaretlerle örülmüştü. Bergson hafızanın katalog olmadığını, geçmişi keyfiyet hâline getirerek kişiliğe dönüştürdüğünü söyler. Modern psikolojide ve telkin çalışmalarında ise insanın farkında olmadan çevresindeki tekrarlarla biçimlendiğini görüyoruz.

Öyleyse neden şehirlerimiz de bir eğitim mekânı olmasın?

Neden evinden çıkan bir insan, meydana ulaşıncaya kadar geçtiği yol boyunca kitabelerle, oranlarla, ışıkla, suyla, meydanlarla, soyut sanat eserleriyle, sessiz sembollerle farkında olmadan iyiye, doğruya ve güzele doğru yürütülmesin?

Belki de gerçek şehircilik budur.

Seyr ü sülûkun taşa dönüşmüş hâli…

Nakşibendîliğin sessiz terbiyesinin şehir planına dönüşmesi…

Bir insan yalnız bir meydana değil; aynı zamanda kendi içine doğru da yürümüş olur.

Romanı okumaya devam ediyorum.

Şimdilik zihnimde oluşan ilk intiba şu:

Bu eser, Başyücelik Devleti’nin nasıl kurulacağını anlatan bir roman olmaktan ziyade, Büyük Doğu’nun nasıl okunması gerektiği üzerine yeniden düşünmeye sevk eden bir vesile hâline geliyor.

Belki de iyi romanların en büyük başarısı budur.

Sana bir dünya göstermeleri değil…

Senin kendi dünyana başka gözlerle bakmanı sağlamaları.

Bir Cevap Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Adımlar Dergisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin