İKİ SORU, MERKEZ VE VASITA
FİKİR ÇAĞI’NDA İSLÂM’A MUHATAP ANLAYIŞ
Adnan DEMİR
İnsanlığın ortak meselesi, ferdî önceliklerin çeşitliliğine rağmen, uzun vadeli varoluşunu ve tekâmül imkânını güvence altına almaktır.
Tekâmül burada salt maddî veya teknik ilerleme değil; olgunlaşma, yetkinleşme ve daha yüksek bir varlık hâline yönelmedir. Çağımız ise bu tekâmülün artık tesadüfe bırakılamayacağı, fikirlerin hem hızla çoğaldığı hem de realiteyi doğrudan şekillendirdiği bir dönem olarak “Fikir Çağı” diye adlandırılabilir. Bu çağda insan genellikle “nasıl” sorusu etrafında meşgûl olur; bunun yanında unutulmaması gereken “niçin”dir.
“Niçin” sorusu samimi biçimde sorulduğunda, insan kaçınılmaz olarak iki temel soruyla karşılaşır: Niçin varım ve niçin yaşıyorum? Bu iki soruya verilen cevap, yapılan her şeye anlam katar. Cevap verilmediğinde veya sürekli ertelendiğinde ise insan, ne kadar yetkin araçlara sahip olursa olsun, hiçlikte kaybolma riskiyle karşı karşıya kalır. Günümüzde yeryüzünde gözlenen kaos -savaş, aldatma, zulüm, adaletsizlik ve değerlerin ayaklar altına alınması vs.- büyük ölçüde bu cevapların yokluğundan veya zayıflığından beslenmektedir. İnsanlık bu iki soruya hakiki cevap bulamadığı sürece, mevcut gidişi tersine çevirecek gerçek bir imkâna ulaşamaz.
İnsan aklı, bu meselelere çözüm üretmek için çeşitli teoriler geliştirmiş ve onları tecrübe sahasında uygulamaya çalışmıştır. Sonu “-izm” ile biten bu teoriler, çözüm üretmek bir yana, çoğu zaman bizzat sorunun kendisi olmuştur. Çünkü onlar “nasıl”a güçlü cevaplar verirken, “niçin”i ya basitleştirmiş ya da kendi çerçevelerine hapsetmişlerdir. Mesele burada düğümlenir: Bütün fikrin gerekliliği ile bütün fikrin kurulamazlığı. Sınırlı tecrübe, sınırlı akıl ve sınırlı zaman diliminde mutlak olanı el yordamıyla ararız; bir şey bulduğumuzu sanır ve iddia ederiz. Oysa bunu söylerken bile hayat devam eder ve yeni meseleler katlanarak kendini dayatır. Öyleyse insan aklının ve tecrübesinin çok ötesinde, aşkın bir kanun olmalıdır. “Tabiat kanunu” veya farklı ideolojilerle tekerleme söyleyenler, mutlak karşısındaki acziyetlerini idrak edip aşkın varlığa yönelmelidir.
İnsanlık tarih boyunca bu aşkın varlıkla ilişkisini sorgulamıştır. Günümüze taşınmış olan İsevîlik, Musevîlik ve İslâm, “niçin varım” ve “niçin yaşıyorum” sorularına bu minvalde cevap aranılan zeminler olmuştur. İslâm inancına göre her üç dinin sahibi aynı İlâh’tır ve İslâm bunu böyle ilân eder; aynı zamanda bir şeriat, yani yol sunar. Batı düşünce dünyası, fikir ve düşünce birikiminin medeniyete dönüşmesinde İslâmî ilimlere çok şey borçlu olmasına rağmen bunu kabullenecek olgunluğu göstermemekte ve çatışmayı tercih etmektedir. Tarihçi Arnold Toynbee gibi isimler bu katkının farkında olmuş ve yüksek sesle dile getirmiştir; ancak asıl mesele tarihçi sözlerinden ibaret değildir.
İslâm, dünya çapında tam uygulama imkânı bulmuş değildir. Tek bir dönemde uygulanmış ve tatbik edilmiştir; o dönem tüm insanlığa model hüviyetinde kalmış, fakat tüm dünyayı içine almamıştır. Bu dönem Asr-ı Saadet’tir: Örnek insan ve örnek dönem. Asr-ı Saadet’i model ve örnek aldıktan sonra “ileri ve geri” meselesi açıklığa kavuşur. Zamanın merkezinde Allah Resûlü vardır; her şey ona göre ölçülür. Ona yaklaştıkça ileri, uzaklaştıkça geri gidilir. Bu, kronolojik ilerleme anlayışının eksikliğini gösterici ve tekâmülün neye göre, nasıl ve niçin olması gerektiğini gösterici zaman ölçüsüdür.
Asr-ı Saadet döneminde insan, baştan beri sorduğumuz o iki soruya hakiki cevabı vermiştir. Merkeze alınacak yön bu şekilde belirlendikten sonra gerisi, işin ruhuna vakıf olmak ve muradı kestirmek davasıdır. İşte tam bu noktada “Fikir Çağı” dememizin gerekçesi ortaya çıkar. Önümüze iki kavram çıkar: İslâm’a muhatap anlayış davası ve vasıta sistem zarureti. Referansımız Büyük Doğu-İBDA çizgisidir. Bu çizgi, “toprağa bağlanmakla ideâli aramak arasında kıvranan insanoğlunun, hakikatin hakikatine nispetle ortaya koyduğu sistem” olarak tanımlanabilir.
İslâm’a muhatap anlayış, Asr-ı Saadet’te verilen hakiki cevabı çağın fikir ve realite dünyasıyla karşı karşıya getirir; onu yalnızca geçmişte kalan bir model olmaktan çıkarıp bugünün meselelerine muhatap kılar. Vasıta sistem zarureti ise bu anlayışın, toprağa bağlılık ile ideâl arasındaki gerilimi taşıyacak bir düzen, bir sistem gerektirdiğini ifade eder. Böylece sınırlı insan aklı Bütün Fikri kendi başına kuramazken, aşkın hükümden gelen hakiki cevap merkeze alınır; tekâmül bu merkeze yaklaşmakla, işin ruhuna vakıf olup muradı kestirmekle mümkün olur. Fikir Çağı’nda ise bu dava, hem muhatap bir anlayış üretmeyi hem de onu taşıyacak vasıta sistemi zarurî kılar. Aksi takdirde hakiki cevap verilmiş olsa bile, çağın dağınık fikir dünyasında etkisiz kalır ve kaos sürer.
Bu anlayış, insan aklının sınırlılığını kabul eder; bütünlüğü insan ürünü teorilerde değil, Asr-ı Saadet’te örneklenmiş aşkın hükümde arar. İleri gitmek, kronolojik olarak daha sonra gelmek değil; o merkeze ve orada verilen iki sorunun hakiki cevabına yaklaşmaktır. Gerisi, o cevabın ruhuna vakıf olarak muradı kavramak ve bunu çağın koşullarında vasıta bir sistemle taşımaktır.










