TARIM ve HAYVANCILIK MESELEMİZ

TARIM ve HAYVANCILIK MESELEMİZ

Dünya nüfusunun artmasına paralel olarak gıda tüketimi de artıyor. Gıdanın temin edildiği iki temel alandan birisi hayvancılık, diğeri tarımdır. İnsan nüfusu ve gıda ihtiyacının artmasına mukabil, sanayileşmeyle beraber gıdanın temin edildiği alan daralıyor. Tarım arazileri yerini betonlara bırakır iken, hayvan üreticisinin meraları da yok oluyor. Biz maişetimizi hayvancılıkla temin ettiğimiz için, tarım konusunu daha ziyade çiftçi ve ziraat uzmanlarına bırakıp, kendi meslekî problemlerimizi dile getireceğiz. Fakat esasta bu iki dava birbirinden ayrılmaz ve özellikle hayvancılığı tarım probleminin dışında düşünmek mümkün olmaz.

İnsanoğlunun gıda ihtiyacı artar iken, bu işle uğraşılan alanların yok olması, tekniği kullanarak, daha az alanda daha çok gıda üretme vasıtaları aranmasına sebep oldu. İş o kadar ileri gitti ki, GDO’lu ürünler aldı başını gitti. Bunlar başka hastalıkları tetikledi, ilaç sektörü büyüdü, farklı problemler birbirini besledi. Zararın neresinden dönülürse kârdır hesabı insanoğlu artık organik – doğal gıda arayışına başladı. Fakat bahsettiğimiz ağır sanayileşmenin ve tabiat dengesinin bozulmasıyla doğal üretim yapan ülke sayısı pek az ve bunlar da o ülkenin ihtiyacını karşılamaktan hayli uzak. Dolayısı ile organik ürün zenginlere özel bir imtiyaza dönüşmüş durumda.

Ülkemiz doğal kaynaklar, iklim ve coğrafî özellikleri nedeniyle tarım ve hayvancılığın en sağlıklı şekilde yapıldığı ve yapılabileceği çok özel bir konuma sahip. Hâliyle bu durum küresel emperyalist çetelerin dikkatinden kaçmıyor. Tarım ve hayvancılık üzerinden de türlü oyunlarla boyunduruk altında tutuluyoruz. Tarımla başlayıp,sığırla geliştirip, koyunla yok edici darbeyi vurmak istiyorlar. Elimizde ne kadar toprağımıza ve iklim şartlarımıza uygun meyve, sebze ve hububat tohumu varsa daha verimli diye verdikleri frankeştayn tohumlarla başladılar yok etmeye ve sömürü planı yerli ineklerle devam etti. Dağlardaki, ovalardaki doğal otlarla, yapraklarla beslenen bin yılı aşkın elimizde bulunan ata yadigârı sığır ve manda ırklarımızın adı artık piç oldu. Yerli kara,yerli boz, Haleplisığırıyerine, artık piçdana, piç inek deniliyor. Eti sütü bol diye, melezlenmiş kültür ırkı ithal inekleri çiftliklere doldurup, kendi hayvanlarımızı kendi ellerimizle yok ettik.

Diyeceksiniz ki, bu ne kör kütük “milliyetçilik.” İnek üzerinden batı karşıtlığı mı olur? İzah edeceğim. İçimizdeki işbirlikçi güruh Avrupa hayvanlarının daha çok süt ve et vereceğini sürekli olarak zihinlere pompaladı ve artık ineklerimiz Avrupalı oldu!  Verdikleri Amerikan ‘holstein’ inekler, Hollanda menşeli inekler, dağlarda ovalarda yayılamadı. Yapıları ve genleri icabı doğadaki otu süte ve ete dönüştüremedi. Sonra bu hayvanlardan süt ve et almak için ahırlara kapattık.Daha fazla yem yedirdik, daha fazla para harcadık,daha fazla hasta oldular, daha fazla masraf ettik ve daha fazla öldüler! Bunun yanında o suni yemlerle beslenen sığırların et ve sütünün doğal yoldan beslenenler kadar sağlık içermediği gerçeği de var.Ahıra kapatılan inek sebebiyle üretici köylünün yem sektörü kanalıyla şehre bağlanması da farklı tahlilleri beraberinde getirecektir. Hayvanlarına yem almak için kredi çekmek zorunda kalan köylü de bankacılık sisteminin ve sömürge ağının bir kurbanı olmuştur artık. Görüyorsunuz, iş nerelerden kıvrılıp nerelere uzanıyor?

Oysa yerli inekler öylemiydi? Dağda otlar, derede sulanır, ihtiyaç kadar ama çok kaliteli süt verirdi. Bugünkü gibi yüksek maliyetlerle üretilip,üretim fazlası satılmayınca dökülmezdi. Çünkü arz talep dengesi orantılıydı. Eti lezzetliydi. Hele birde şimdilerde nesli tükenme noktasına gelen, sulak alanlar kurudukça yok olmaya yüz tutan mandalarımız vardı ki, peynir gibi yoğurdu olur, lezzetine doyum olmazdı. Şimdi onları yeniden yaygınlaştırmak için İtalya’dan manda alıyoruz,  hemde Türk mandası.  Haçlı seferlerinden dönerken götürdükleri Türk mandalarını ıslah edip şimdi bize satıyorlar!

Yol, köprü, inşaat söz konusu olduğunda fütursuzca kıydıkları ormanlarımızın hayvancılığa yasaklanması ile sıkışan yetiştiriciler, meraların gaspıyla tamamen bunalıma girdi. 2/B yasası ile orman vasfını yitirmiş arazilerin kimlere satıldığı muammasını korurken, geriye kalan meralar ülke genelinde yağma edildi. Oteller, tatil beldeleri için usulsüzce zeytin ormanları ile parsellendi.

Tüm bunlara rağmen hayvancılığımız kör topal idare ederken, birden piyasalar yükseldi, canlı hayvan ve et fiyatları hızlı bir çıkış gösterdi. Piyasaların yüksek olması hayvan sahiplerinin ellerindeki damızlık hayvanları,  bu fiyatlar bir daha ele geçmez düşüncesine itti ve damızlık hayvanlar elden çıkmaya başladı. Aslında yaşanan yalancı bahardı ve artık köylerde inek kalmadı piyasa planlı şekilde manipüle edilmişti. Şimdi yeni hayvanlar gelmeli, yandaş spekülatörler, büyük şirketler, yağmur çamur görmeden hayvancılığı yönetmeliydi. Ne de olsa artık hayvan pahalı, yem pahalıydı. Fakir köylü bu durumda bu işi yapamaz. İki keçi onların neyine yetmiyor? Zaten çok süt veren, ‘saanen’ dedikleri papaz keçisi getireceklerdi.

2008 yılına baktığımızda Avrupa çiftçisi batık durumda ve büyük bunalım geçirmektedir.  Ürünlerini satamıyordu. Ellerindeki hayvanlar bizim yerli ırk, sığır koyun ve keçiler gibi mera hayvanları olmadığı için de mecburen kapalı alanda entansif besi yapılıyordu.Yani ürettiği sütü ve eti satamadığında borç altına girip, o hayvanların yaşamaları için yem yediriyorlardı ve yılda 600’den fazla Fransız çiftçi intihar ederek yaşamına son vermişti. Ta ki, seçim zamanları batıya atarlanarak oy avcılığı yapan AKP iktidarı, 2010 yılında onların imdadına yetişene kadar. Sadece 2010 – 2012 yılları arasında Dış Ticaret Müsteşarlığı verilerine göre,  Fransa’dan 250 milyon dolarlık canlı hayvan ve et ithalatı yapıldı. Fransa 2008 yılında başlayan bu krizi AKP hükümetinin yaptığı bu ithalatla aştı. Neyin karşılığında? Türk çiftçisini ve çobanını bitirmek pahasına…

Ne hikmetse ülkemizin canlı hayvan ve et ihtiyacı da bu yıllarda hâsıl oldu. Tamamen tesadüf diyebilirsiniz.Fransa bu iyiliğinin karşılığı dönemin tarım bakanı Mehdi Eker’i‘şövalye liyakat nişanı’ ile ödüllendirdi. Ödülünü Fransa Tarım Bakanı Stephane le Foll verdi. Mehdi Eker, 1883 yılından beri,tam 129 yıl sonra ilk kez bir Türk bakana bu ödülün verilmesini ”bizim iktidarımızda Türkiye tarımda Avrupa birincisi oldu” diyerek savundu.

Aynı dönemlerde Sırbistan çiftçileri, Et Balık Kurumuna hitaben yazdıkları mektupta,“satışında sıkıntı çektiğimiz etlerimizi satın aldığınız için teşekkür ederiz” dediler. Avrupa çiftçisinin buhranı, seçim zamanlarının sözde Avrupa karşıtı AKP eliyle ülkemize ithal edildi. Geçen haftalarda aynı Et Balık Kurumunun ithal edip piyasaya sürdüğü tonlarca ölü ve çürümüş hayvan eti, bir kereliğine olmuş tesadüf değildir.

Elimizde yeteri kadar hayvan olmasına rağmen ithalat ile yerli genleri bitirdiler. Küçükbaş hayvancılıktada çok üstün özellikli seçenekler olmasına rağmen, onları yok etme politikası tüm hızıyla devam ediyor. Gıdada (tarım ve hayvancılıkta) milli olanın sırtı yere gelmez. Bir hükümetin ne kadar milli olduğunu tarım ve hayvancılık politikaları kadar çok az şey özetler.

Hüseyin ÇETİNKAYA – Nisan 2017
Adımlar Dergisi

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: