ÂLİMİN ŞÖHRET BUDALALIĞI, İDEOLOJİK HİZMET AŞKI – HALİL İNALCIK

Selim GÜRSELGİL

İlim bir zevk işidir. İlimden zevk duymayan hiç kimse âlim olamaz. Fakat bu zevk genellikle sarhoşluk veren zevklerden sayılır. İlminin sarhoşluğuyla şuuru zayıflayan âlim, sürekli biçimde kendi ilim çitini aşıp, kendisi için yasak olan meçhuller çayırında at koşturmak ister.

Çünkü bu çayır, ilmin katı kurallarından sıyrılmış bir şuurun sonsuz spekülasyon alanıdır. Meçhuller dünyasında keşif yolculuğuna çıkmak, bir meçhule ilk dokunan olmak, hatta bu dokunuşu bir sansasyona döndürmek, âlimin sarhoşluğudur. Bazıları bu sarhoşluk esnasında gerçekten büyük hakikatlerin yolunu açarlar, bazıları da mânâsız bir kabartıya el sürüp onu büyük hakikat zannederler. Meçhuller dünyasının karanlığı, ilmî faaliyeti zevkli kılan şey olduğu kadar, âlimi budalaya dönüştüren, sık sık onu herhangi bir akıl sahibinin altına düşüren şeydir.

Türkiye’nin tarih alanında önemli âlimlerinden Halil İnalcık, bu tesbitin başlıca delilidir. O, ilmiyle saygı uyandırır. Ama o ilim onu sarhoş edip meçhuller dünyasına sürükleyince, hudutsuz saçmalayabildiği görülür. Mesela “Osmanlı Hilâfeti” konusunda, üstelik bağıra çağıra ettiği laflar, esasen bir tarih talebesinin edeceği laflar değildir. İnalcık’a göre, Yavuz Sultan Selim Abbasîlerden Hilâfeti almamıştır (unutmuş herhalde). Bunu sonradan -siyasî maksatlarla- Abdülhamid uydurmuştur.

Bu lafı bir twitter goygoycusu etse engellersin. Ama bir âlim, üstelik Türkiye’nin tarih alanında üstad kabul edilen bir âlimi edince ne yapacaksın? Bir şey desen, arkasındaki ilmi gösterilir, söylediğin oraya ulaşmaz. Hâlbuki sen arkasındaki ilme bir laf etmiyorsun ki; bu sokak ortasına pisleme kabilinden saçmalığına ediyorsun.

Anlatamazsın.

Dahası, Halil İnalcık’ın sarhoşluğu tam bir sarhoşluk da değildir. Saçmalaması, ilim zevkinin verdiği sekr hâlinden ileri gelen doğal bir saçmalama değildir. Maksatlıdır, artniyetlidir, ideolojik hizmete yöneliktir. O, asıl sarhoşluğunu ilimden değil, Hilâfet davasının kadrini küçültünce, zaten bunu yapmak isteyenler arasında kazandığı şöhretten almıştır.

Bu şöhret onu, daha nicelerinin yanında Osmanlı hanedanının kökeni hakkında saçmalamaya da götürmüştür. Diyelim ki, gerçekten de bu konuda II. Murad öncesine ait hiçbir belge yoktur. Bir ilim adamı, belge olmayan bir alanda susmalı, bilinenlere nisbetle bazı şeyer söyleyip kalmalı değil midir? Ama İnalcık öyle yapmaz. Bu “belge yokluğu”nun üzerine öyle bir abanır ki, ezkaza bir köşeden bir belge çıksa, sırf spekülasyonu zedelenmesin diye o belgeyi yok edecek bir ruhiyata bürünür. Ve der ki: “II. Murad yalan söylüyor. Osmanlılar Kayı boyundan falan değildi. Ne olduklarını ben de bilmiyorum. Çingene falan olsalar gerek.”

Tam da ona daha daha büyük bir şöhret kazandıracak, laik gençleri alkıştan birbirine yapıştıracak, “günün adamının dibi” olmasını sağlayacak laflar. Hani belge yoktu? Varsa da bu saatten sonra olmasın zaten. II. Murad’ın yalan söylediğini İnalcık onun hayalî portresine bakar bakmaz şıp diye anladı ya, kâfi.

Hani tasavvufta derler: “Onun bir kusuru var ki, bütün iyiliğini örter. Oysa mürid tam tersi olmalı. Bir iyiliği olsun ki, bütün kusurlarını örtsün!”

Buradaki müridi siz “âlim” okuyun. Halil İnalcık’ın bir şöhret budalalığı, bir ideolojik hizmet aşkı vardı ki, bütün ilmini çöp ediyordu.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d blogcu bunu beğendi: